/ Devrimci Perspektif / 90 Yıllık Cumhuriyetin Kürt Sorunu – Emre Güntekin

90 Yıllık Cumhuriyetin Kürt Sorunu – Emre Güntekin

on 2 Kasım 2013 - 16:26 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

2 Kasım, 2013
Cumhuriyetin 90. yılı geride kalıyor. Cumhuriyetin üvey evlatları malesef bu coşkuyu birçokları gibi doyasıya yaşayamayacak. Örneğin bu topraklarda binlerce yıl Türk çoğunlukla beraber yaşamış Ermeniler, dilleri, kültürleri bu topraklarda derin izler bırakan Rumlar bu bayramı kutlayamayacak. En başta bu acı gerçeği hatırlatmak en doğrusu olacaktır. 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin esas düşmanı ne Yunanlılardı, ne de İngilizlerdi. Asıl düşman bu topraklarda ben de varım diyebilecek etnik ve dini kimliklerdi. Ermeniler 1915’te yaşanılan techir ve soykırımın ardından bu topraklarla bağını neredeyse keserken, cumhuriyetin ilk döneminde mübadele ile Rumlar Ege’nin öte yakasına sürülmüşlerdi. 6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul’da yaşanılan ve gayrimüslim azınlıklara yönelen linç ve talan Anadolu topraklarının Türkleştirilme operasyonunun son halkası olmuştu.

Katliamlar ve zorbalık Ermeniler ve Rumlarla olan “problemi” ortadan kaldırdı. Ancak doksan yıllık cumhuriyetin Kürtlerle inatlaşması hala devam etmektedir. Kürtlerin yaşadıkları acı kadar, devletin “çözüm” girişimleri adı altında dayattığı çözümsüzlük de doksan yıldır cumhuriyetle yaşamaya devam etmektedir.

Kürtleri Tetikçiliğe Sürükleyen “Bave Kürdan”

Osmanlı döneminde Kürtler yüzyıllar boyu istikrarlı bir ortamda yaşamışlardı, ta ki Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrü tükenene kadar. Orta Doğu’da etnik ayrışmalar bölgenin önemli bir unsuru olan Kürtleri de etkilerken, sarayı Kürt sorunu üzerine düşünmeye teşvik etti. İmparatorluk öncelikli olarak silah zoruyla Kürtleri denetim altında tutmaya çalışırken, bunun olanaksızlığı çok geçmeden fark edildi. Özellikle 1880’lerde yaşanan Kürt İsyanları (en önemlisi Şeyh Ubeydullah’ın önderlik ettiği isyan olarak görülmektedir.) imparatorluğu demir yumruk ile yönetmeye çalışan Abdülhamid’i Kürtleri sarayın müttefiki haline getirme çalışmalarına yöneltti. 1890’ların başında Kürtlerin eğitimleri özel olarak kurulan Aşiret Mektepleri ile sağlanırken, asıl önemli gelişme 1891’de Hamidiye Alayları’nın kurulması ile gerçekleşti.

Kürtlerle saray arasındaki bu yakınlaşma Abdülhamid’e “Bave Kürdan” yani “Kürtlerin Babası” lakabını kazandırırken, bu ittifakın Kürtlerin koşullarını düzeltmekten ziyade imparatorluğun bekası için önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Hamidiye Alayları’nın en önemli sonuçlarından birisi Kürtler arasında yavaş yavaş oluşan ulusal uyanışın alaylarını oluşturan aşiretler arasındaki mezhepsel farklılıkların ön plana çıkarılması yoluyla parçalanması oldu. Öte yandan Kürtler Osmanlı’nın son döneminde yoğun baskılara maruz kalan Ermeniler ve bölgenin diğer gayrimüslim halklarına karşı kolluk gücü haline getirildi.

Milli Mücadele ve Kürtler

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinin ardından imparatorluğun yeniden ayağa kalkamayacağı ve artık cenaze töreninin yakınlaştığı anlaşılınca daha önceden İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde yer alan Mustafa Kemal önderliğindeki subaylar yeni bir ulus devletin inşasının gerekliliğini çok geçmeden kavradılar. İçerisinde birçok çelişkiyi barındıran bu Milli Mücadele hareketinin Kürtlerle de tarihsel bir sınav vermesi gerekecekti.

Milli Mücadele’nin yönetici kadroları Anadolu topraklarından hem Batı’da hem de Doğu’da bir savaş yürütebilmenin olanaksızlığını görüyorlardı. Doğu’da yeni bir Ermeni Devleti’nin kurulması Sevr Anlaşması’ndan beri yeni egemen sınıflarda adeta bir paranoya haline gelirken, Batı’da Britanya destekli Yunanistan’a karşı bütün olanaksızlıklar içerisinde bir savaş vermek gerekiyordu. Milli Mücadele döneminin imdadına dönemin koşulları yetişti. Ekim Devrimi’nin ardından Batı’daki devrimlerden umduğunu bulamayan Bolşevikler Komintern kararları doğrultusunda gözünü Doğu’nun geri kalmış halklarının emperyalizme karşı verecekleri ulusal kurtuluş savaşlarına dikecekti. Bu kararın önemli uygulama alanlarından birisi ise Türkiye oldu. Bolşeviklerin maddi ve askeri desteği, Yunanistan’da ve Britanya’da işçi sınıfının savaş karşıtı mücadelesi olmasaydı tarihte belki de böyle bir zaferden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Batı’da durumu kurtaran anahtar buydu.

Mustafa Kemal Doğu’da ise Kürt gerçekliğini ve Kürtler yeni rejime eklemlenmeden Doğu’da düzenin sağlanabilmesinin çok erken tarihlerde fark etmişti. Daha 19 Mayıs 1919’da Samsun’a yol alırken, bölgenin önemli aşiret reislerine Kürdistan’ı ziyaret etmek istediğini, Kürtlerden Anadolu’nun işgalden kurtulması için destek istediğini iletmişti. Doğu’da yükselen Ermeni Devleti ve Kürtlerin bağımsızlaşma ihtimaline karşı dönemin Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve Kürt Kulübü’nün üyeleri Kamil Bey ve Cemil Paşazade’ye çektiği telgrafta “Bizim varlığımızın Kürt’lerin, Türk’lerin ve bütün Müslümanların yardımına ihtiyacı var. Genel olarak hepimiz bağımsızlığımızı korumalıyız ve ülkemizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Ben Kürt’ere, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmaması şartı ile onların gelişmesine ve ilerlemesine vesile olacak bütün hukuk ve imtiyazın verilmesinden yanayım.” diyordu. (1)

16 Ocak 1920’de dönemin önemli gazetecileriyle yapılan meşhur İzmit röportajı da Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik de dahil olmak üzere birçok imtiyaz tanımaya hazır olduğunu göstermesi açısından önemli bir belgedir. ” Kürt meselesi bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklik oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir…” (2)

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldığında Mustafa Kemal Koçgiri aşireti liderleri Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmed Ramiz ve Hasan Hayri’yi meclise davet etti. Ankara Kürtleri Doğu’da Ermenilerin devlet kurma tehlikesiyle korkutup kendi saflarında hapsetmek istiyordu. Bölgenin önemli liderlerinin bu korkuya kapıldıkları ve Ankara’yı destekledikleri görülür. 1931 yılında Diyap Ağa meclise katılma nedenlerini şu şekilde anlatacaktır: “Gavur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet, ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu paşanın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş. Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım. Bana ‘gitme ölürsün’ dediler. ‘Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek’ dedim. Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elaziz’e geldim. Elaziz’de bana harcırah verdiler. Oradan yaylı bir araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.” (3)

Ancak Diyap Ağa’nın aksine “Osmanlı’da oyun bitmez.” sözünün yeni devlet için de geçerli olacağını düşünen ve meclise katılanları Kürtlerin davasına ihanetle suçlayan Kürt liderler de olacaktı. 1920’de başlayan Koçgiri İsyanı’nda kendisini gösteren bu ayrışma yeni cumhuriyetin Kürtlerle yakınlaşma çabalarına rağmen, onlara hiçbir zaman dost olmayacağının ilk işareti olacaktı. Mart 1921’de Dersim’e düzenlenen operasyonda 500 Kürt isyancı katledilirken, 2000 kişi Anadolu’nun çeşitli bölgelerine sürüldü.

Yeni Rejimin Kürt Coğrafyasında Otorite İnşası

Dağıtılan bütün mavi boncuklara rağmen Kürtler 1920’lerin ortalarından itibaren devletin en sert yüzünü üzerlerinde görmeye devam ettiler. 1925 yılında yaşanan Şeyh Sait İsyanı bir dönüm noktası sayılabilir. Bu isyanın ardından yaşanan baskı dalgası yeni bir karanlık döneme girildiğinin simgesi gibidir.

Birçokları arkasındaki İngiliz desteğini, dini karakter taşımasını bu isyana sırt çevirmenin bir nedeni olarak görse de tartışılmaz bir gerçek bulunmaktadır ki, Şeyh Said isyanı Kürtlerin ulusal uyanışının bir dışavurumudur. Tarihsel olarak isyanın bu ulusal karakterini es geçmek imkansızdır. Etkileri ve isyanın ardından yaşananlar da bunu kanıtlamaktadır. İsyan karşısında askeri zayıflığını gören Ankara hükümeti isyanın bastırılmasının ardından ilk iş olarak hava kuvvetlerinde İngilizlerin de desteğiyle bir yenileşme başlatmıştır.

Asıl önemlisi Kürt coğrafyası neredeyse 90 yıldır süreğen hale gelen bir olağanüstü hal rejimiyle yönetilmeye başlanmıştır. İsyanın ardından ilan edilen Takrir-i Sükun Kanunu sadece Kürtlerin değil neredeyse bütün muhaliflerin bastırılmasının bir aracı oldu. Bölgede Cemiyet-i Akvam’ın verilerine göre 15-20 bin isyancı öldürülürken, 206 köy, 8758 ev yıkılmıştı. Ankara Hükümeti bu isyanı bastırmak için Milli Mücadele döneminden daha fazla maddi harcama yapmak zorunda kalmıştır (Yaklaşık 20 milyon paund). 1925-1927 yılları arasında İstiklal Mahkemeleri’nde 5110 kişi yargılanırken, 420 idam cezası verilmiş, binlerce Kürt Batı’ya sürülmüştü.

Öte yandan yeni cumhuriyetin kontol etmekte zorlandığı alanlardan birisi olan Dersim için de tehlike çanları çalmaya bu dönemde başlamıştı. 1926 yılında Mülkiye müfettişlerince hazırlanan rapor aynen şöyle başlıyordu: “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hukumeti Cumhuriye için bir çibandır. Bu çiban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir.” (4)

Bundan sonrası herkesçe malum. Tayyip Erdoğan’ın 2011’de açıkladığı resmi belgelerde Dersim’de 13,160 kişinin katledildiği belirtilirken, 11,818 kişinin sürgün olarak gönderildiği aktarılıyor. Dersim’de isyan katliam için bahane edilse de devletin bu bölge üzerindeki baskıların günümüze kadar eksik kalmadığı açık bir gerçektir.

Cumhuriyet’in 90. Yılında Kürtlerin Durumu

Tarihi kesitlerden de anlaşılabileceği üzere Kürtler bu coğrafyada yeni rejimin üvey evlatları olmaktan kurtulamamıştır. Kürtlerle Türklerin et ve tırnak kadar ayrılmaz bir bütün olduğu edebiyatı her seferinde uzayan tırnağın kesilmesiyle sonuçlanmıştır. Cumhuriyetin başında verilen vaadlerin gelip geçici, egemenlerin günü kurtarma telaşının birer sonucu olduğu açığa çıkmıştır.

Peki bugüne kadar geçmişle hesaplaşma gayretinde olan, her seferinde CHP’nin tek parti döneminde yaptıklarını eleştiren iktidarın Kürt sorunundaki tavrı gerçekten bu ilk dönemle ne derece farklılık gösteriyor?

AKP, 11 yıldır Kürt sorununda mehter adımlarından vazgeçmiyor. Atılan göstermelik, günü kurtarmaya yönelik bir adımı mutlaka yeni bir saldırı dalgası izliyor. Daha önce başlanılan “açılım” projesi on binlerce Kürt siyasetçinin, gencinin, sendikacının, gazetecinin hapishanelere doldurulmasıyla sonuçlanmıştı. Dersim’de, Koçgiri’de yapılan vahşeti aratmayacak Roboski gibi bir katliam bizzat iktidarın insiyatifinde gerçekleşmişti.

Bugün de durum çok farklı görünmemektedir. Son bir yıldır yaşanan, özellikle Suriye kaynaklı gelişmeler iktidarı Kürt sorununda adım atmaya zorlamıştı. Geçtiğimiz yıl Öcalan’la başlanan diyalog herkeste bir umut yarattıysa da, AKP ile bu umutların çok fazla yeşeremeyeceği çok geçmeden anlaşıldı. Son olarak iktidarın ve medyanın günlerce reklamını yaptığı ve 30 Eylül’de açıklanan demokratikleşme paketinin Kürtlere yeni haklar verme açısından tam bir fiyaskoyla sonuçlanması sürecin ciddi bir tıkanmaya girdiğinin göstergesiydi.

Bugün gelinen noktada iktidarın Kürt ulusal hareketinin ve halkının taleplerine yanıt vermekten ziyade, hareketi kendi unsurları arasında ayrıştırmaya dönük adımlar attığı görülmektedir. AKP iktidarı elindeki otoriteyi gerektiğinde Kürt siyasetinin üzerinde bir sopa olarak kullanacağını göstermektedir. Örneğin, Öcalan’la görüşmeye katılan Selahattin Demirtaş’ın ufak bir eleştirisi onun İmralı’ya gitmesinin iktidar tarafından engellenmesiyle sonuçlanabilmektedir.

Suriye’de ise iktidar destekli İslamcı çeteler eliyle Kürt halkının iç savaş ortasında var olma mücadelesi ve elde ettiği kazanımlar engellenmeye çalışılmaktadır. PYD’nin ve Kürt halkının benzerini Irak’ta gördüğümüz şekilde özerkliğe doğru attığı adımlar, Suriye sınırında Kürtler arasına duvar örmeye itecek kadar büyük bir korku yaratabilmektedir.

Dolayısıyla 90 yıllık cumhuriyet artık Kürt ulusal sorununa çözüm getirme potansiyelini kaybetmiştir. Burjuva cumhuriyet yaşadığı sürece de bu sorunun ötelenmeye devam edileceği, giderek bir kangrene dönüşeceği ve bu topraklar üzerinde barış içinde yaşama umutlarını tamamen tükeceği açıktır. Bu cumhuriyet altında bu sorunun ne çözümü ne de kalıcı bir kardeşleşme mümkün olacaktır; aksine bu cumhuriyet, halklar birbirine düşman olarak kaldığı sürece kendisini huzurlu hissedecektir.

Bu konuda çözümün yolu tektir: burjuva cumhuriyetin yerine sosyalist bir cumhuriyet, kapitalist asalakların kalkanı olan bir “demokrasi” yerine proletarya demokrasisi! Türk, Kürt, Alevi, Sünni bütün ezilenler, sömürülenler bu amacı gerçekleştirebilecek sürekli devrim bayrağı altında bir araya gelmelidir!

Kaynakça

(1) Ayşe Hür, Osmanlı’dan Bugüne Kürtler ve Devlet-2, Taraf, 21 Ekim 2008 http://www.taraf.com.tr/haber/osmanlidan-bugune-kurtler-ve-devlet-2.htm

(2) http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/298-sayi-224/953-demokratik-ozerklik-demokratiklesme-baris-esitlik-ve-kardesligin-yolunu-acar

(3)Ayşe Hür, Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife, Radikal, 10 Mart 2013

(4) (http://gundem.bugun.com.tr/kan-donduran-haber-176371-haberi.aspx )

*Marksist Bakış’ın 32. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!