/ Devrimci Perspektif / Adalet Yürüyüşü Üzerine Bir Polemik – Emre Güntekin

Adalet Yürüyüşü Üzerine Bir Polemik – Emre Güntekin

on 25 Haziran 2017 - 18:45 Kategori: Devrimci Perspektif, Emre Güntekin
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bilindiği üzere Sosyalist Emekçiler Partisi başından bu yana burun kıvırmadan, dudak bükmeden sosyalistlerin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü”nde neden var olmaları gerektiğini anlatıyor ve yürüyüşe aktif olarak katılıp kendi sloganlarını kullanıyor.

Peki Neden?

CHP’nin yönetici elitlerinin ne kadar kararlı ve mücadeleci olduğunu düşündüğümüz için mi? Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda verdiği desteği haklı bulduğumuz için mi? Veya sopalı ve hileli referandumun ardından KK’nın tabandaki tepkiyi görmezden gelerek hemen 2019 planları yapmaya başlamasını doğru gördüğümüz için mi?

Sosyalist sol içerisinde “Adalet Yürüyüşü”ne burun kıvıranların yazdıklarını çizdiklerini okuyunca gerçekten insan nasıl da bunları düşünemedik diyebiliyor. Hatta abartırsak ne kadar da safmışız ki bu CHP’nin ve KK’nın yaptıklarını, toplumsal muhalefetin enerjisini soğurmaya çalıştığını görememişiz! Hemen CHP’nin arkasına yedeklenivermişiz!

İşin şakası bir yana çok temel bir gerçeği hatırlatarak başlamak gerekiyor: Sosyalistler, özellikle de böylesi baskı dönemlerinde, ellerine geçen bütün mücadele fırsatlarını değerlendirmek zorundalar. Tarihten bir örnek: 1900’lerin başında Rusya’da Çarlık yaklaşan işçi sınıfı patlamasına önlem olarak Zubatov önderliğinde polis sendikaları kurmuştu. Bolşevikler ne yaptılar, ilk işleri bu sendikalara girmek ve içerisinde yer alan işçilerle somut bağlar kurmak oldu. İşçileri polis ajanlarıyla başbaşa bırakmadılar. Biliyoruz ki Lenin’in en nefret ettiği şeylerden birisi, ihtiyatlı donukluk ve donmuş prensipleri sekterce tanrılaştırmaktır. Fiili mücadelenin uç verdiği, eylem sahasına inildiği, haklı taleplerin sokağa taştığı bir durumda Lenin’in öğrencileri, kitleleri düzen içi uzlaşmacı önderliklerle başbaşa bırakmamak için elinden gelenin en iyisini yapmalıdır.

Sosyalist Emekçiler Partisi‘nin yapmaya çalıştığı şey de tam olarak budur. Hanımefendiler, beyfendiler bir zahmet “nasıl bir ortam var” diyerek yürüyüşe bir gözlem yapmaya gelselerdi yürüyüşte sadece KK’nın ve CHP’nin yönetici elitlerinin olmadığını toplumun hemen hemen tüm kesimlerinden insanın olduğunu ve bu kitleyi CHP liderliği ile başbaşa bırakmamanın gerekli olduğunu görürlerdi.

İşin garip yanı şu: Yürüyüşe katılanları kıyasıya eleştirenlerin başında Cumhuriyet Mitingleri‘nde bayrak sallayan ulusalcı solcuların da bulunması. Belki de yürüyüş sadece laiklik temasıyla yapılmadığı için burun kıvırıyorlardır. Fakat yürüyüşte somut olarak bulunanlar göreceklerdir ki özellikle bayram tatiline girilmesiyle sayısı üç dört katına çıkan kitlenin radikalizmi, sola sempatisi ve mücadele enerjisi Cumhuriyet Mitingleri’ne katılanların çok çok ötesinde. Dün Bolu yakınlarında mola sırasında masa üzerine koyduğumuz Marksist Bakış dergilerinin çok kısa bir süre içerisinde tükenmesi bunu doğruluyor.

Gazete Manifesto’da Türkiye Komünist Hareketi’nden Kurtuluş Kılçer “Adalet Yürüyüşü: Türkiye Solunda Tuhaf Bir Tartışma” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “…düzen solu olarak görülmesi gereken CHP’nin, Adalet Yürüyüşü üzerinden bir tartışma yürüyor. Destek veriyor musun, vermiyor musun, bu yürüyüşe katılıyor musun, katılmıyor musunuz diye herkes birbirine soruyor. Bu tuhaf bir durumdur çünkü bir siyasi partinin yaptığı eyleme başka bir siyasi partinin “katılım” zorunluluğu bulunmuyor…

Şunu baştan söylemeden geçemiyor insan: Her fırsatta ellerine Türk bayrağı alıp “Cumhuriyet Cumhuriyet” diye ağlayıp sızlayanların kendileri de düzen solundan başkası değil. Bunu bir kere ortaya koyalım. Diğer taraftan Marksistlerin tarihsel meselesi, sosyal demokrat partilerin tabanındaki kitlelerin nasıl düzen dışına çekileceğidir. Bunun en temel yolu, kendi siyasi bağımsızlığından ve eleştiri hakkından ödün vermeden bu tabanla eylem içerisinde etkileşime geçebilmektir; eyleme uzaktan bakmak yerine onlarla omuz omuza verip reformist liderliğin olası ihaneti sırasında bu tabanla yanyana olmaktır.

“Kılıçdaroğlu şöyle, CHP böyle” diyerek bu mücadele de sosyal demokrat emekçilere yalnız bırakmak, yalnızca mücadeleden umudunu kesmiş, hareket etmeye mecali olmayanların yapacağı iştir. Hoş neye şaşırıyoruz ki? Kılçer’in içinden geldiği Stalinizm, vakt-i zamanında sosyal demokrat emekçileri sosyal faşist olarak niteleyerek Hitler’in zaferinin taşlarını döşemişti. Fakat partimiz sosyal demokrat emekçilere yönelik Troçki’nin o dönem Almanyasında faşizme karşı birleşik cephe politikasının derslerini çıkararak sosyal demokrat emekçilere nasıl yaklaşılması konusunda mücadele yöntemleri geliştirmektedir. Bugün yapılan da budur: Bayrakları karıştırmadan, birlikte yürü!

TKH, KP türevlerinin yaklaşımını anlarız. Stalinizmin hastalıkları zaten bu gelenekle geleceğe taşınıyor. Fakat kendisini “devrimci Marksist” olarak tanımlayanların bu gelenekle paralel şeyler söylemesi tam bir garabet. DİP‘in yayın organı Gerçek Gazetesi “Adalet talebi haklı, Kılıçdaroğlu’nun peşine takılmak yanlış” başlıklı yazısında şunları söylüyor: Kılıçdaroğlu’nun belirlediği siyasi çerçeve Türkiye halkını istibdada karşı seferber etmek değil, Kılıçdaroğlu’nun her demecinde ısrarla vurguladığı gibi ‘bütün dünyaya haklı olduğunu göstermek’tir. Bir ülkenin ikinci büyük partisinin haklılığını halka değil de dünyaya anlatmak üzere yürüyüş yapmasının manası üzerinde düşünülmelidir. Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının Katar krizinin arkasından geldiğini ve Katar krizinin iç politikadaki yansıması olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Kılıçdaroğlu bu krizde son derece ironik bir biçimde Suudi tezlerinin Türkiye’deki savunuculuğuna soyunmuştur.” Sosyal demokrasinin egemen sınıf ve onun yabancı ortaklarıyla bağlarının olması meselesi evrensel, tarihsel bir olgu; ama Adalet Yürüyüşü’nde hak arayan belki milyonlara ulaşan kitlelerin eylemini Katar-Suudi krizi üzerinden açıklamaya çalışmak Perinçekvari akıllara zarar bir yaklaşım. El insaf! Kanımızca DİP üyeleri yürüyüşe katılmamanın gerekçesi olarak daha iyi bahaneleri hak ediyor.

Yürüyüşe sosyalistlerin katılmaması gerektiğine dair en elle tutulur gerekçeyi Devrimci Parti lideri Ufuk Göllü “kendi bağımsız politik duruşunu korumak gerekir” ifadesiyle ortaya koyuyor. Ülkenin içinden geçtiği çetin koşullara aldırış etmeden suya sabuna dokunmayıp steril kalmaya çalışmak politik bağımsızlık değil, siyasetsizliktir. Siyasi bağımsızlık, ancak sen kendi sloganlarını kullanmıyorsan, kendi politikalarını insanlara götüremiyorsan, tabanla değil de yöneticilerle kendini bağlayıp eleştiri hakkını kullanamıyorsan kaybedilir. Sosyalist Emekçiler Partisi, delegasyon düzeyinde Adalet Yürüyüşü’ne katılıp tutuklu gazetecilerin yanında Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ için ajitasyon yapıyor; Nuriye ve Semih hocalar için kitleye slogan attırıyor, kendi dövizini taşıyor, dergisini satıyor… Gerçek Gazetesi‘nin “…Kılıçdaroğlu’nun önde elinde “adalet” yazılı bir pankartla etrafında korumalar olmak üzere yürümesiyle ve arkasında yürüyenlere kendi düşüncelerini ifade edecek pankart, döviz, flama vb. taşımalarına asla müsaade edilmeyerek uygulamaya konuyor.” ifadeleri ise gerçeği bilmediklerinin, uzaktan yorum yaptıklarının bir göstergesi. Ufuk Göllü‘nün bağımsızlık konusundaki hassasiyetini ise keşke uzun yıllar boyunca Kürt siyasi hareketine karşı da görebilseydik.

Sonuç

Devrimcilik, herkesin bildiği formülasyonları papağan gibi tekrar edip “CHP düzen solu, CHP düzen solu” diye bağırmak değil; kendi slogan, söylem ve araçlarıyla haklı taleplerin olduğu bir eyleme müdahale etmeye çalışmaktır.

Sosyalist Emekçiler Partisi CHP’ye rağmen, sosyal demokrat emekçileri örgütlemek ve sola çekmek gibi bir görevi önüne koymuştur. Bunun için bahane üretmeden, rahatını bozmaktan bir an bile kaçınmadan haklı taleplerin yer aldığı bütün mücadele alanlarında yerini almaktadır. KK’nın “adalet” talebinin altı boş olabilir. Fakat önemli olan, oraya giderek arkasındaki kitlelere adaletin nasıl sağlanabileceğini anlatmaktır; taleplerin somutlaşması ve emek merkezli olacak şekilde güçlendirilmesi gerektiğini göstermektir. Kısacası yorulmadan bıkmadan usanmadan düzen değişmeden en basit adalet talebinin bile karşılık bulmayacağını anlatmaktır.

Sosyalistlere son derece sempatik olan tabandaki sosyal demokrat emekçiler ve gençler bunu çok rahat anlar da mücadeleden kaçmak için türlü türlü bahaneler uyduran bu rahat düşkünlerine anlatmak gerçekten zor vesselam.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!