/ Devrimci Perspektif / Adalet Yürüyüşü, Yeni Bir Gezi İhtimali ve Saddamlaşma! – V.U.Arslan

Adalet Yürüyüşü, Yeni Bir Gezi İhtimali ve Saddamlaşma! – V.U.Arslan

on 6 Temmuz 2017 - 15:14 Kategori: Devrimci Perspektif, V. U. Arslan
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

CHP milletvekili ve tanınmış gazeteci Enis Berberoğlu’nun 25 yıl hapis cezasına çarptırılmasından sonra başlayan “Adalet Yürüyüşü”, AKP cephesinde büyük infial yarattı. Aslında CHP’yi ve lideri Kılıçdaroğlu’nu sokağa inmek zorunda bırakan AKP’den başkası değildi. KK açısından bakıldığında dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet demenin vebali ağırdı. Zamanında yapılan onca uyarının işaret ettiği gibi HDP’den sonra sıra CHP’ye ve aslında muhalefet eden herkese gelmişti. Bu yüzden KK, Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından büyük baskı altındaydı. 16 Nisan sopalı ve hileli referandumu sonrasında sokağa çıkmaya yanaşmayan KK, ağır eleştiriler almış; “böyle bir şey olabilir mi”nin ötesine gidemediği için dalga konusu haline gelmişti. Neticede Berberoğlu’nun 25 yıla mahkum edilmesi sonrasında KK adına sokağa çıkmak dışında yapacak fazla bir şey kalmamıştı.   

Sokağa çıkmanın yöntemi olarak Ankara’dan İstanbul’a yürüme tercihi oldukça akıllıcaydı. Şu aşamada kitlesel ve barışçıl bir tarzda ilerlemek, mümkün mertebede süreyi uzun tutmak ve bir slogan temelinde kampanya ile ülke gündemini belirlemek gerekiyordu ki Adalet Yürüyüşü bunları başardı. Bunu mümkün kılansa halkın tabandan gelen basıncıydı. Gelgelelim bu momenti radikal bir emek programıyla ileriye taşıyıp sadece demokratik haklar meselesine duyarlı olan kesimlere değil, yoksulluk ve güvencesizlik içerisinde yaşayan ve çoğunlukla AKP’ye destek olan on milyonlara güçlü ve inandırıcı bir şekilde hitap etme fırsatı kaçırıldı. Adalet söylemi, “toplumsal adalet” söylemi bağlamında farklı ve ileri bir boyuta taşınabilirdi. Ne var ki CHP liderliğinin patronlarla ve küresel kapitalizmle uyumlu çizgisi, söylemi fakirleştirdi, içeriği zayıflattı ve bir kez daha dip akıntısının önündeki dalgakırana dönüştü. Aslında RTE’nin kutuplaştırıcı dili, radikal ve tutarlı bir emek söylemi ile tesirsiz bir hale getirilebilir, tüm topluma bu şekilde seslenilebilirdi. İngiltere, Fransa ve ABD’de emek ve toplumsal adalet merkezli sol söylemin (reformist içeriğine rağmen) toplumda ne kadar büyük bir heyecan ve etki yarattığı da belli ki CHP yönetiminin pek ilgisini çekmiyordu.

Adalet Yürüyüşü’nün halihazırdaki başarısı da esas olarak kitleler sayesinde mümkün oldu. Büyük kalabalıklar 15 Haziran sabahında Ankara Kızılay Meydanı’nda buluşunca polis, geri adım atmak zorunda kaldı; oysa müdahale için hazırlardı. Böylece başlayan “uzun yürüyüş” AKP’den rahatsızlık duyan her kesimin desteğini alarak büyük ses getirdi ve AKP’nin karın ağrıları da yol boyunca arttı. Başta RTE olmak üzere AKP’li kurmaylar ve tetikçi gazetecileri, küfürler ve tehditlerle yıpratma kampanyası düzenledilerse de yürüyüşü polis ve asker kullanarak durdurmaya kalkışmadılar. Elbette yürüyüş düzenleme hakkına saygılı olduklarından değil. 

Kirli Yöntemlerde Sınır Yok

AKP diktasını korkutan, yeni bir Gezi’nin patlak verme ihtimalidir. Farkındasınızdır, toplumsal barometrenin yükseldiğini hissettiklerinde polis terörü derhal geri çekiliyor. Küçük gruplara karşı bütün hışmıyla saldıranlar, kalabalıklar artınca gayet dikkatli davranıyorlar. Bunu 16 Nisan sopalı ve hileli referandumun ardından başlayan eylemlerde görmüştük. Kadıköy, Beşiktaş gibi merkezlerde günlerce süren eylemlere polis müdahale etmemişti. AKP diktası, kendince Gezi deneyiminden ders çıkarmış ve öfkeli insanlar yürürken onlara gaz atılmasının kalabalığı daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacağı sonucunu çıkarmış. Aynı şekilde Adalet Yürüyüşü için sıcağı sıcağına on binler toplanmışken eylemcilere saldırmak yerine izin vermeyi tercih ettiler. 

Polis saldırısına girişmediler, ama her zamanki kirli oyunlarına ve yıpratma taktiklerine başladılar. Toplumu ger, eylemcileri vatan haini ilan et, kutuplaştır, teröristlikle itham et, insanları korkut, tehdit et… Bunları en tepede RTE de yapıyor, tüm AKP sözcüleri ve yardakçı basın da… AKP diktasının pis işlerinde kullandığı tetikçilerden Fatih Tezcan, KK için “Şunu öldürmeseler de ne diyeceğini görsek” gibi ifadelerle tehdidin boyutunu tutuklamadan suikaste kadar tırmandırabiliyor örneğin. Amaç, eylemi yıpratmak, katılımı düşürmek, toplumu sindirmek, protesto düzenlenmesinin normalleşmesini engellemek, CHP’yi etkisizliğe mahkum etmek vb. Ama en çok da toplumu kutuplaştırmak. AKP diktası gayet iyi biliyor ki toplumun kendisini destekleyen diğer yarısı “sağlam” durduğu sürece “sıkıntı yok”. O yüzden sürekli kendi destek tabanını konsolide etmek zorundalar. Bunun için de Gezi umacası, terör umacası, vatan haini umacası vb’leri sayesinde kendi tabanını diri tutmaya çalışıyorlar. 

Yeni Bir Gezi’den Neden Korksunlar ki?

Evet gerçekten de neden korksunlar ki? Nasıl olsa canını sıktıkları zaman sal polis terörünü, bastır eylemcileri, gerekirse öldür, sakat bırak ve hapislere at! Emekçilerin desteği olmadan, AKP’nin destek tabanı ciddi boyutta geriletilmeden, politik önderlik şekillenmeden, politik olgunlaşma yaşanmadan, radikalleşme ve örgütlülük olmadan salt protesto hareketiyle AKP’nin devrilmesini bekleyemeyiz. Yani AKP diktası yeni bir Gezi’yi bastırmaya bastırır, ama onların asıl korktuğu bahsettiğimiz bastırma hareketinin sonuçlarıdır. Şöyle ki 2013’te değiliz. Bastırma derken artık Kılıçdaroğlu’nun bile hapse konabileceği, sadece Kürtler ya da sosyalistlerin değil, CHP’nin de ezildiği ve mutlak anlamda bir otoriterleşmeden bahsediyoruz. AKP diktası bu noktaya gelmek istemiyor. Şöyle bir açmaz içerisindeler: Bir yandan CHP’den bile gelse herhangi bir çatlak ses duymak istemiyorlar. Bu anlamıyla son derece baskıcılar, ama diğer yandan da serbest seçimleri kazanan Türk halkının meşru demokratik lideri olmak da istiyorlar. Ama 16 Nisan referandumu sonucu, onca sopa ve hileye rağmen onlar için epey bir korkutucu oldu. 7 Haziran’da da aynı korkuyu yaşamışlardı, tek başına iktidar bir anda ellerinden kayıvermişti. Aradaki 1 Kasım seçim zaferi ise istisnai şartlarda elde edilmişti. Sanayi, ticaret, turizm merkezleri, üniversiteler, gençlik kesimleri AKP’ye karşı bilenmiş durumda. 16 Nisan tercihleri bunu ispatladı. Ülke o noktaya geldi ki Adalet Yürüyüşü gibi popüler protestolar, AKP tabanını bile etkileyebilir. Yani az biraz demokraside bile Türkiye’deki toplumsal muhalefet, boş durmayacak ve sesini yükseltecek. AKP diktası ise daha da hassas hale gelecek. Üstelik Demirtaş hapiste, HDP komada. Oradaki bir toparlanma da hiç işlerine gelmeyecek. 

Peki, yeni bir Gezi vesilesiyle gelişecek bir ezme harekatıyla AKP diktası bu sıkıntılardan topyekün kurtulamaz mı? Böylelikle 2019 seçimleri de bir formaliteye dönüşür ve astığı astık kestiği kestik bir iktidar olarak yola devam edilir. Peki bu öyle kolay mı? Bu, öyle kolay değil. Bahsettiğimiz şey Saddamlaşmaktır. Ama Saddam olmak öyle kolay iş değil ki! Saddam’ın, Kaddafi’nin, RTE’nin o çok öykündüğü Putin’in sınırsız petrol paraları var(dı). Türkiye’nin ise borçla çevrilen, tek silahı ucuz iş gücü olan, niteliksiz ve verimsiz bir ekonomisi var. Ve bu zayıf ekonomi, başta AB olmak üzere dışarıya göbekten bağlı. Bakmayın siz RTE’nin öyle atıp tuttuğuna, ekonomik açıdan tepetaklak olmak öyle kolay ki! Üstelik bu diktatörlerin ülkelerinde demokratik gelenekler oldukça zayıftı. İçlerinde toplumsal muhalefet damarının güçlü olduğu Irak’ta Saddam, halka karşı defalarca katliam yapıyor, sivil halkı kimyasal silahlarla katlediyordu… Yani Saddam olmak basit bir şey değil, bu bir; Saddam olmaya çalışırken sonunda Saddam muamelesi görürsünüz, bu iki; ülkenizi üzerinde operasyon yapılan bir konuma, iç savaşa ve toptan bir yıkıma götürürsünüz, bu da üç.

Bütün bunlardan ötürü AKP diktası, halkı topyekün bastırmaya, KK’yi hapse atıp CHP’yi bile yasadışı ilan etmeye henüz hazır değil. RTE’nin istediği CHP ve HDP etkisiz olsun, sokak rahat dursun, ekonomi az biraz yolunda olsun, 2019 seçimleri bir şekilde(!) bizim olsun. Ama işte 16 Nisan referandumu, başta Nuriye ve Semih Hocalar olmak üzere KHK ile çıkarılan solcu kamu emekçilerinin direnişleri ve son olarak da Adalet Yürüyüşü canlarını sıktıkça sıkıyor. Toplumsal muhalefeti bastırmaya çalıştıkça, bu topraklar bir yolunu bulup diktaya teslim olmayacağını ilan ediveriyor.    

Sonuç

AKP karşıtı toplumsal muhalefet de yeni bir Gezi konusunda oldukça temkinli. Kendiliğinden kalkışmanın ötesine geçilmesi gerektiğinin hemen herkes farkında. Öyle olmasaydı, 16 Nisan gecesi Kadıköy’de sokağa çıkan yüzler ya da binler, saatler içerisinde yüz binler olurdu. Ama insanlar, önderliksiz biçimde hazırlıklı olmadıkları bir kavgaya girmek istemiyorlar. Bunun yerine iyi tasarlanmış, kitlesel eylemler ve politik bir zemin ciddi bir kanal haline gelebiliyor. Koşulların kendisini dayatmasıyla patlak veren Adalat Yürüyüşü, bu imkanı sunduğu için başarılı oldu. AKP’nin Adalet Yürüyüşü’ne bu kadar saldırmasının bir sebebi de AKP tabanının bir bölümünün de eylemi destekliyor olmasıdır. Bunu biz değil, Eski Star yazarı Lütfü Oflaz ve ANAR GM İbrahim Uslu söylüyor. 

Diğer taraftan Adalet Yürüyüşü yetmeyecektir. Zira kaba tabirle AKP’nin %50’si eritilmeden yol almak mümkün olmayacaktır. Bahsettiğimiz gibi bunun yolu da sistem karşıtı bir söyleme geçmek, emek merkezli bir radikalliği güçlendirmektir. CHP liderliğinin kapitalizm ve emperyalizm karşıtı bir noktaya gelmesini beklemiyoruz, ama tek çözüm bu. Bu yüzden de 2019 seçimlerine ve CHP’ye bel bağlayıp bekleyemeyiz. Tabi ki CHP, sokak ve kitle eylemliliğine yöneldiğinde kendi politikamızla CHP tabanının yanında olacağız; bu, aynı zamanda emek merkezli sosyalist bir alternatifi güçlendirmek için de olmazsa olmaz bir çabadır. Ama aslolan sosyalist güçlerin ülkede odak haline gelmesidir.  

Yoksulluk sınırının AKP yandaş örgütü Memur Sen’in açıkladığı verilerle 4738TL yükseldiği bir ortamda asgari ücret sadece 1400 TL. İşsizlik ve hayat pahalılığı tavan yapmış durumda. Sayabileceğimiz bunun gibi yüzlerce nedenden dolayı inandırıcı, samimi ve radikal bir söylemle ülkede emek gündemini inşa etmek zorundayız. Emeğin gücü olmadan, gençlikte heyecan yaratmadan, örgütlülüğü arttırmadan, cesareti akılla birleştirmeden bir çıkışımız olmayacak. Ama bu topraklar bu öncü gücü kendi içerisinden çıkarabilir. Yeter ki biz sosyalistler çalışalım, gücümüzü arttıralım, umut olalım. 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!