/ Devrimci Perspektif / Aydınlanmadan Yanılsamaya (V.U. Arslan)

Aydınlanmadan Yanılsamaya (V.U. Arslan)

on 12 Aralık 2014 - 22:00 Kategori: Devrimci Perspektif, V. U. Arslan
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

AKP’ye karşı muhalefetin ideolojik cephaneliği, aydınlanma üzerinden devşirilebilir mi? Kemalizm adına belki, ama komünizm adına bu mümkün değil. Aydınlanmayı, kabaca, dinsel olanın karşısına laik olan, dogmanın karşısına bilim, kralın ilahi egemenliği yerine halkın egemenliği(!) olarak cumhuriyet şeklinde özetleyip AKP’yi de din-dogma-padişahlıkla eşitlerseniz elbette ki propagandif bir çıkış noktası elde etmiş olursunuz. Ama bu tarif ve söylemler, komünist işi olmayacaktır. Komünistler, dünyaya sınıf gözlükleriyle bakarlar, gördükleri de sınıf mücadelesi ve buradan kaynaklanan ideolojik çatışmalardır. O halde aydınlanmanın kendisi de sınıf mücadelesi perspektifinde kendi çelişkileri çerçevesinde ele alınmalıdır. Kemalist solcularsa hayatta çağdaşlaşma ve karşısındaki gerici kuvvetlerin çatışmasını görürler ve bu noktada da dillerden düşmeyen “cumhuriyetin kazanımları” açıklık kazanmış olur. Mustafa Kemal’in kendisinin de Aydınlanma’dan ne kadar etkilendiğinin anlatılageldiği düşünüldüğünde Kemalist dünya görüşünün izleri daha açık hale gelmiş olur. O zaman ilk önce Aydınlanma’nın bağrında yatan çelişkileri ardından Cumhuriyetin kazanımları ve Aydınlanma’nın bizlere bugün için bir çıkış noktası sağlayıp sağlayamayacağını tartışalım. 

Aydınlanma’nın Çelişkileri

17. ve 18. yüzyılda atılım yapan Aydınlanma düşüncesini, genel olarak, burjuva dünya görüşünün şekillenişi olarak ifade edebiliriz. Bunun ilk adımlarını Rönesans’ta ve Protestan Reformu’nda takip edebiliyoruz. 17. yüzyıla gelindiğinde kuzeybatı Avrupa, 16. yüzyılın korkunç mezhep savaşlarını ve 30 Yıl Savaşları’nı geride bırakmış, politik istikrar ve iç barışın hakim olduğu bir atmosferde ticaret ve üretimle gelen ekonomik büyümenin tesirlerini hissetmeye başlamıştı. Yeni kıtaların keşfinin ardından sömürge imparatorluklarının liderliğinde ilk defa bir dünya ekonomisi şekilleniyordu. Yükselen burjuvazinin Orta Çağ’ın feodal kalıplarına sıkıştırılması, mümkün değildi. Sınıf mücadelesi kaçınılmaz bir şekilde şiddetleniyordu. Bu mücadelenin ideolojik ayaklarının da gelişmesi kaçınılmazdı. Aynı zamanda bu dönemde gerçekleşen Newton, Galileo, Descartes, Laplace, Boyle gibi bilim adamlarının öncülük ettiği bilimsel atılım, “ilerleme”nin mutlak çekiciliğine ve önünde durdurulamaz bir güç olduğuna dair kesin kanıt niteliğindeydi. Bu ilerlemenin siyasal sonucu olarak Orta Çağ düzeni tasfiye edilmek zorundaydı. Bu tasfiyenin en çetin geçtiği yer olan Fransa’da Aydınlanma düşüncesi, en uç olmasa da en meşhur ifadesini Rousseau’da bulan, radikal sonuçlara ulaşıyordu. Fransa’daki gerilim nihayetinde Büyük Fransız Devrimi’ne kadar taşınacaktı. 19. yüzyıla gelindiğinde artık ortaya çıkmıştı ki artık burjuvazinin çağı başlıyordu. Açılan bu çağla birlikte, çok geçmeden Aydınlanma’nın vaadlerinin (eşitlik, kardeşlik, özgürlük) havada kaldığı da ortaya çıkacaktı. Burjuvazinin son, işçi sınıfının ilk devrimcisi olarak anılan Babeuf’tan ilk işçi kalkışması Lyon Ayaklanması’na kadar olanki dönem bile ne eşitliğin ne kardeşliğin ne de özgürlüğün “modern” Avrupa’da kendisine yer bulabileceğini göstermişti. Marksizm de bu çıkış noktasından başlattığı eleştirisiyle Aydınlanma’nın söylem ve vaatlerinin yarattığı hayallere son noktayı koymuş olacaktı. Hayata sınıf perspektifinden bakıldığında aklın üstünlüğü ve ilerleme ideolojisinin çelişkileri ve sınırları çok açık bir şekilde görünüyor. Yine de kendi zamanı içerisindeki devrimci rolü ve sınırları çerçevesinde Aydınlanmayı biraz betimlemek faydalı olacaktır. 

Aklın Egemenliği

Aydınlanma, en radikal ve zirve temsilcilerini 18. yüzyıl Fransa’sında bulan yeni bir dünya görüşüdür. Diderot, Voltaire, Montesquieu, Rousseau, Helvetius bunların başında gelir. Aklın aydınlattığı kesin bilgiler yoluyla dinsel dogmaların köleliğinden ve payandası olan geleneksel gerici kurumlardan kurtulmak ve bilimin egemenliğinde sürekli mutluluk ve özgürlüğe doğru ilerlemek, bütün bu düşünürleri kesen ortak Aydınlanmacı ülkü durumundadır. D’Alambert ve Diderot’un Ansiklopedisi, Aydınlanma yüzyılının sembolü olacaktır:

“Aydınlanma düşünürleri devrimci değillerdi. Onlar, üst sınıfları sponsorları olarak gören muhalif entelektüellerdi. Umutlarını toplumun yıkılmasına değil, düşünce savaşını kazanmak yoluyla onun ıslah edilmesine bağlamışlardı… Ayrıca Aydınlanma düşünürlerinin çoğunun, mevcut kurumları ve düşünceleri, en azından halkın önünde eleştirmeye hazır oluşlarının bir sınırı vardı. Dolayısıyla Voltaire, dinin hurafelerine ateş püskürebiliyor ve kutsal kitaptaki mucize öykülerini yıkıcı bir eleştiriye tabi tutabiliyor, ama d’Holbach baştan sona ateist bir çalışmayı… yayınlayınca bundan çok rahatsız oluyordu… İskoç David Hume, din üzerine kendi vahşice saldırılarını hayatta iken yayınlamadı. Voltaire, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde mevcut toplumsal kurumlara karşı olumsuz tutumuna itiraz ederken, Rousseau da Voltaire’in dine karşı olan ‘olumsuz tutumu’nu reddediyordu” (Harman, Halkların Dünya Tarihi, s.243-4).   

Diğer taraftan Aydınlanma filozoflarının bu temellerden yola çıkarak ulaştıkları sonuçlar da birbirlerinden bir hayli farklıdır. Antik Yunan filozofları gibi farklı yönetimi biçimlerini sınıflandırmaya ve bunları karşılaştırmaya düşkün olan Montesquieu, devlet biçimlerini cumhuriyet, monarşi ve despotizm diye üçe ayırırken despotizmin korkuyla cumhuriyetin ise yurttaşların erdemiyle yaşatılacağını savunur. Burada Aydınlanma’nın öne çıkardığı yurttaş kavramını biraz açmak gerekir. İktidar hakkını Tanrı’dan alan Kral ya da soyluların tebası karşısında doğal hakları ve aynı zamanda ödevleri olan yurttaş, toplumun temel yapıtaşı olarak ele alınır. Güçler ayrılığı ilkesini ortaya atarak anayasal burjuva sistemlerin kuramsal gelişimine büyük katkılar sunan, kendisi de soylu sınıfının bir parçası olan Montesquieu, Fransa için Britanya’daki ılımlı meşruti monarşi tarzı bir yönetimin taraftarıdır. Diğer taraftan yurttaştan yola çıkarak çok daha radikal sonuçlara ulaşan isimse Rousseau olacaktı. Toplum Sözleşmesi (Hobbesi Bodin) kavramı, modern egemenlik anlayışını ortaya koyarak meşru iktidarların kaynağını çok daha seküler bir şekilde açıklamaya girişiyordu. Rousseau Toplum Sözleşmesi’ni yurttaşların katılımını kurucu unsur olarak ele alarak modern demokrasinin temellerini atar. Yurttaşların yönetime aktif katılımı, kendi kendini yönetmesi, Rousseau’nun cumhuriyetçi özgürlük idealinin gerçekleşmesidir. Buna göre yurttaşların tümünün en genel çıkarlarını ifade eden genel irade ile tek tek yurttaşların özel iradeleri birbirlerinden ayrılır. Genel irade karşısında, cumhuriyetçi yurttaş olmanın getirdiği erdemler karşısında; tek tek bireylerin özel irade ve çıkarları feda edilebilmelidir. 1789’da Büyük Fransız Devrimi’ni hazırlayan düşünsel gelişimde en baş köşenin Rousseau’ya ayrılması boşuna değildir. Jakobenler, karşı devrime ve daha sonra da diğer karşıtlarına karşı uyguladıkları yaygın terörü açıklamak için Rousseau’nun cumhuriyetçi erdemlerini referans göstereceklerdi. Yani Rousseau’da özgürlük, kolektif cumhuriyet idealine sürekli ve etkin katılımı ifade eder. Bütün bu duygudaşlık ve ortak ülkünün sürmesi içinse Rousseau, ekonomik eşitsizliklerin en aza indirgenmesi gerekliliğine vurgu yapmıştır: “Bir toprak parçasını çitle çevirip ‘burası benim’ diyen ve insanların kendisine inanacak kadar naif olduğunu keşfeden ilk kişi; sivil toplumun gerçek kurucusu işte o kişidir. Çitleri söküp ya da açılan hendeği doldurup çevresindekilere ‘bu sahtekarı dinlemeyin; yeryüzünün kimsenin malı olmadığını unutursanız işiniz biter’ diyerek kaç suçu, savaşı ve cinayeti önleyebilir, insanlığı sayısız dehşetten ve beladan kurtarabilirdi” (Rousseau’dan aktaran Faulkner, Marksist Dünya Tarihi, s.168).

Diğer taraftan Aydınlanma’nın başka bir kanadının, özel çıkarlar peşindeki bireylerden oluşan ticari toplumların savunucusu olan diğer düşünürlerin, Rousseau’nun savunduğu fikirleri kabul etmesi mümkün değildi. Bu kanadın üyelerinin ağırlıklı kısmı, ekonomi-politiği geliştiren İskoç Aydınlanmasına aitti. Bunlar içerisinde belki de en meşhuru zenginlerin toplumsal açıdan faydalı olduğunu iddia eden Adam Smith idi. Herkesin kendi çıkarı peşinde koştuğu piyasada görünmez bir el her şeyi düzenler ve kendi özel çıkarları peşinde koşan bireyler de bilmeseler de toplumun çıkarlarına hizmet ederler. Üreticiler ve tüketiciler, tamamen kendi şahsi çıkarlarını yüksek tutmak için piyasaya katılırlar ama neticede bu kendiliğindeliğin içerisinden arz-talep dengesi ortaya çıkar. İnsan doğası da değiş tokuş etme eğilimi üzerinden açıklanır. Piyasa sistemi, devlet karışmadığı sürece katılanları son kertede ödüllendiren ve kendi kendisini düzenleyen bir sistemdir. Ayrıca, Smith’e göre ticari toplumun genişlemesi eşitsizlikleri çoğaltsa da yeni düzen, geçmişteki daha eşit, ama daha fakir olan toplumlardan daha ileridir. İskoç Aydınlanmasının bir başka ünlü ekonomi politikçilerinden Malthus, doğrudan Fransız devriminin demokratik eşitlikçiliğine saldırdı. Ona göre yoksulluk ve eşitsizlik aslında gayet “doğal” sebeplerden kaynaklanıyordu. Nüfus Üzerine Bir Denemeadlı çalışmasında nüfusun geometrik oranlarda artmasına karşın gıda üretiminin sadece aritmetik oranda artabildiği iddiasında yola çıkan Malthus, bolluk dönemlerinde artan nüfusu beslemeye yetmeyecek gıda miktarının önünde sonunda açlık ve sefalete yol açarak nüfusu yeniden azaltacağını ve nüfustaki azalmanın etkisiyle de tekrar refah dönemine girileceğinden ortaya kısır bir döngünün çıkacağını iddia eder. Yani eşitsizlik doğa yasalarından kaynaklanmaktadır. Smith’in kaldığı yerden devam eden bir başka politik iktisatçı Ricardo ise çok daha ileri gidecekti. Parlamenter ve iktisatçı olarak yüksek siyasette dönen vergilendirme ve dış ticaret tartışmalarının yön verdiği egemen sınıf içi çatışmalarda taraf olan David Ricardo, çalışmalarının üzerinde durduğu bu meselelerde kesin formüllere ulaşmak için değer üzerine durdu. Daha sonra Marks tarafından da devralınacak olan emek değer teorisini bu şekilde geliştirdi: “Bir malın değeri ya da takas edileceği başka bir malın miktarı, üretimi için gerekli olan görece emek miktarına bağlıdır.” Smith’e göre fiyat kar, kira ve ücretlerin bir çeşit bileşkesiyken Ricardo’ya göre fiyat bunlardan bağımsızdır ve onu üretmek için gerekli emek miktarına bağlıdır. Yani ücretlerdeki bir artış piyasada malın fiyatındaki bir artışa yol açmayacağı için buna denk gelen karşılanma kapitalistlerin gelirinden düşmek zorunda olacaktır. Yani Ricardo’nun ulaşmış olduğu nokta sınıf çatışmasından başka bir şey değildir. Fransızlar gibi despotizmle boğuşmayan, meşruti monarşi idaresinde ekonomik atılımın merkezinde yaşayan Britanyalı politik iktisatçılar, modernizmi ticaretin gelişmesi üzerinden ifade ederken toplumu geçinme biçimleri üzerinden açıklıyorlardı ve böylelikle tarihin materyalist yorumuna kapı aralamış oluyorlardı. Despotizme karşı halkın kalkışmasına ve halk iradesine yaslanan Rousseau, büyüyen eşitsizliklerin cumhuriyetçi yurttaşlık erdemlerinin ve duygudaşlıklarının gelişmesi önünde engel olacağının farkındaydı. İskoç aydınlanması ise açılan yeni çağı, serbest ticaretin dinamiğine dayanan ekonomik bir evren olarak görüyorlardı.  Ekonomik eşitsizliklerin bu yeni dünyanın bir parçası olduğunun gayet farkındaydılar. Ayrıca Fransız aydınlanmacılardan farklı olarak mevcut yönetimleri devirmek ve bu çerçevede halkın aktif katılımına ve devrimci gücüne dayanmak gibi bir durumu olmayan ekonomi politikçiler, eşitlikçiliğe de hiçbir yakınlık duymuyorlardı. 

Ricardo vergi vb. tartışmalarda hep toprak soyluluğuna karşı yeni serpilen kapitalistlerin yanında yer aldı. Emek değer teorisi, zenginliğin kaynağını emek olarak açıklarken aslında emeği eski feodal yöneticilerin kontrolünden özgürleştirmek gerektiğini anlatıyordu. Bu tespitler, zenginliği yaratan şey emek ise sermayeyi yaratanın da emek olduğu ve değerde sermayenin hakkının olmadığı sonucuna kapı açıyordu. Bu durum, daha sonra emek-değer teorisinin tu kaka ilan edilmesine neden olacaktı.

Aydınlanmanın en önemli belgelerinden olan 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefforson’un durumu Aydınlanmanın çelişkilerini gayet açık bir şekilde anlatır. Bildirge’nin en meşhur kısımlarından birisi “bütün insanlar eşit yaratılmıştır; yaratıcıları tarafından onlara devredilemeyecekleri kimi haklar verilmiştir; bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutlu olma hakları vardır” şeklinde olduğu halde Jefferson hayatı boyunca hep bir köle sahibi olarak kalmaya devam etmiştir. Aydınlanma’nın müjdelediği yeni çağın esasında ücretli köleler olan işçi sınıfının ezilişi üzerinden yükseldiğini de çok geçmeden en iyi işçi sınıfı anlayacaktı. Fransız Devrimi sonrasında eşitlik, kardeşlik, özgürlük sloganının bir dönem söylemi olmanın ötesinde bir anlam taşımadığı gözükmüştür. Britanya’da durum zaten başından beri aynı şekilde idi. Burjuvazinin kralları devirmediği daha gerinden gelen ülkelerde de burjuvazi asla emekçilere yakınlık göstermeyecek ve işçi sınıfından korku ağır bastığından feodal gericilikle ele ele verilmekte tereddüt edilmeyecektir. 

Kemalizm ve Aydınlanma 

Batı Avrupa ve ABD’de Aydınlanma’yı forse eden asıl güç yükselen burjuvazi idi. Burjuvalar, feodal sınıfsal yapıyı tasfiye etmek için tarih sahnesinde yeni bir dünya görüşüne sahip bir sınıf olarak çıkmak zorundaydılar:

“Aydınlanma düşüncesi, raslantısal olarak ve basitçe belirli düşünürlerin kafasından çıkmadı. Bunlar insanlar arasındaki ilişkilerde yer alan değişikliklerin -Britanya ve Hollanda’da en ileri noktasına varmış değişikliklerin- hiç değilse kısmen yansımasıydı… Aydınlanma, gerçek hayatta meydana gelen bu değişikliğin düşünce alanında kabul edilmesiydi. Onun… eşit insanların dünyasına ilişkin tasavvurları, ellerindeki malları alıp satmayı kabul etmek ya da etmemek konusunda eşit olan insanların dünyasının bir soyutlamasıydı. ‘Rasyonel’ devlet, keyfi engellemeler olmadan bunun gerçekleşebileceği bir devletti” (Harman, age, s.246-7).

Burjuvazi siyasal hedeflerine ulaştıktan sonra da devrimci bir rol oynama kapasitesini tümden yitirdi. Artık bir zamanlar devrimci savaşta öne sürdükleri mülk düşmanı baldırıçıplaklar ordusundan kendileri korkuyordu. Bu yüzden de orta ve doğu Avrupa’da ayrıcalıklı aristokrat ve krallara karşı girişilen kavgalarda halkın yanında yer almadılar. 1848 Avrupa Devrimi’nde bu durum ayan beyan ortaya çıkmıştı: “Paris’te, 1848 Şubatında ilan edilen ‘toplumsal’ devrim… zafere ulaşan Viyana, Milano ve Berlin ayaklanmalarıyla yankılanınca, Rusya sınırına kadar bütün Avrupa harekete sürüklenince, daha sonra Haziran ayında Paris’te proletarya ile burjuvazi arasında iktidar uğruna ilk büyük savaş verilince, kendi sınıfının zaferi bile bütün ülkelerin burjuvazisini, yeniden, henüz az önce devrilmiş bulunan kralcı-feodal gericiliğin kollarına atılacak kadar” sarsmıştı. (Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları – Giriş)

Aydınlanma’nın ilerleme, mutluluk, refah ve sonsuz ilerleme vaadlerinin içinin boş olduğu da yine bu dönemde ortaya çıkacaktı. Aksine burjuvazi, vahşi sömürü koşullarına karşı başkaldıran emekçilere karşı kanlı bastırmalara, sonu gelmez kriz ve savaş döngüsüne ve nihayetinde de en modern Avrupa ülkesinde Nazi iktidarına bel bağlayacaktı. Kısacası Aydınlanma zamanına göre görkemli bir devrimci atılımdı, ama kapitalizm utkun olduğu bir evrede Aydınlanma ile hayatı açıklamak mümkün olamaz.

Kemalizm, özelde de Mustafa Kemal Aydınlanma’dan etkilenmiş midir? Diyelim ki evet, ama yine de elimizde aydınlanmış bir despottan başka bir şey olmayacaktır. Kaldı ki Osmanlı’nın modernleşme çabalarını, Kemalizm’den önceki “Aydınlanmacıları” nereye koyacağız? Denebilir ki monarşiden cumhuriyete geçildi, laikleşmede de bir sıçrama yaşandı, bu yüzden bir kopuş var. Ama esas mesele bu değil zaten. Marks, hayata aklın ilerlemesi olarak bakan ve bu çerçevede bütün siyasal ve entelektüel yoğunlaşmasını din karşıtlığı çerçevesine veren sol Hegelcileri aşarken din üzerine şu meşhur çıkışını yapar: “din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkların afyonudur.” Yani Marks, dini var eden toplumsal koşulların, ezilmenin, yabancılaşmanın altını çizer. Tarihsel materyalist görüş, dini var eden toplumsal koşulların değiştirilmesinin öncelik verir. Kemalist solcuların sandığı gibi aydınlanma diye söylenip durarak kimsenin dinsellikten bilimselliğe geçeceği falan yoktur.

Türkiye’nin modernleşmesine tarihsel maddecilik ışığında bakarsak karşımıza çıkacak olan şudur: Emekçi halkın sırtından türedi zenginler yaratılması, azınlıkların kanla bastırılması, sosyalistlere ve emekçilere göz açtırılmaması, burjuva mekanizma ve buna uygun insan kaynağının hazır edilmesi için çaba sarfedilmesi… Peki sonuç ne oldu? Tepeden modernleşme hamlesinin sefillik içerisinde yaşamaya mahkum edilen emekçi halk için bir kıymeti harbiyesi olmamıştır, olması da beklenemezdi. Sistemdeki merkezkaç unsurlardan sosyalistlere her daim nefes aldırılmadığı için toplumsal muhalefet enerjisinin İslamcı kanallara akması da eşyanın tabiatı gereğidir. Yani Menderesler, Özallar ve Tayyipler burjuva cumhuriyetin kendi mantığının doğal ürünleridir. Bu yüzden cumhuriyet için ağlayıp sızlanmanın, Aydınlanma üzerinden demagoji yapmanın bir anlamı yok. Yapılması gereken hayata sınıf perspektifinden bakmak, emekçi halkı yaşam biçimleri üzerinden bölen politikalara alet olmamak ve sınıf mücadelesini yükseltmektir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!