/ Devrimci Perspektif / Batı Solunun Kritik İkilemi: Suriye’de Demokrasi-Emperyalizm – Güneş Gümüş

Batı Solunun Kritik İkilemi: Suriye’de Demokrasi-Emperyalizm – Güneş Gümüş

on 11 Eylül 2013 - 10:19 Kategori: Devrimci Perspektif, Güneş Gümüş
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
11 Eylül, 2013

 ABD Suriye konusunda bir karara varma noktasında. ABD başta olmak üzere Batı’da halkın önemli bir çoğunluğu savaşa, herhangi bir müdaheleye (sınırlı ya da değil) karşı iken emperyalistler müdahale için adım atma konusunda sıkışmış durumdalar. Bir yandan da Suriye’de iç savaşın giderek karmaşıklaşması işleri daha da zora sokuyor. Suriye’de rejime karşı muhalefetin belirleyici gücü El Kaide bağlantılı selefiler durumunda; Özgür Suriye Ordusu’nun esamesi artık pek okunmuyor. Dolayısıyla Esad sonrası Suriye’de nasıl bir manzaranın ortaya çıkacağı sorusu hem Batı halkları hem de emperyalistler açısından Suriye konusundaki tutumlarda belirleyicilik yaratıyor. ABD operasyondan yan çizmenin yollarını arıyor gibi bir görüntü veriyor; önce kararı gerekli olmadığı halde Kongre’ye götürülmesi, şimdi de kimyasal silahlar teslim edilirse vurmayabiliriz ifadeleri. Savaş karşıtı bir hareket için olabilecek en uygun koşullar (kitlelerin savaşa karşı çıkması, emperyalistler arası çelişkiler ve birlik yokluğu, selefiler gibi gerici güçlerin etkinliğinin yarattığı hoşnutsuzluk…) var olduğu halde neden Irak Savaşı’ndaki gibi bir kitlesel hareketle karşı karşıya değiliz o zaman? İşte bu noktada kitlelere önderlik etmesi gereken siyasal örgütlerdeki ideolojik tutulma etkisini gösteriyor. Sonuçta kitleler, özel dönemler dışında kendiliğinden harekete geçmezler. Örneğin Irak savaşı sırasında İngiltere’den kalkan uçaklar Irak’ı bombalamaya giderken “Savaşı Durdur” koalisyonunun çağrısıyla dünya tarihinin en büyük eylemi 2 milyon kişinin katılımıyla gerçekleşmiş; bugün İngiltere’nin Suriye operasyonuna katılmamasında bu hafıza etkili olmuştu. Bir eylem çağrısı, bir kampanya varsa kitleler tepkilerini ifade edecek bir adres bulurlar, yoksa halkın tepkisi anket sonuçlarının ötesine doğrudan yansımaz. İşte bugün eksik olan kitlesel bir savaş karşıtı hareketi yaratacak bir önderliğin eksikliğidir; fiziksel yokluğu değil yaşadığı ideolojik tutulmadır. 

Suriye devriminden, Esad’ın bu devrimci güçlerle savaştığından bahseden bir sol (radikal partilerden sendikal liderliğe kadar), ne kadar emperyalist müdahaleye karşıyız derse desin söylemleri bu müdahaleyi reelde kabul edilebilir, hatta istenir kılmaktadır. Örneğin İngiltere’de Irak Savaşı sırasında “Savaşı Durdur” koalisyonlarıyla tarihsel bir savaş karşıtı eyleme imza atan Uluslararası Sosyalist Akım’ın merkez üssü niteliğindeki Sosyalist İşçi Partisi bugün “Batı’nın savaşı Suriye devrimini zayıflatacak” demektedir. Böyle bir söylemle isterseniz savaş karşıtı eylemler organize edin; dediklerinizin mantıksal sonucu müdahaleye evettir. Düşünün bir kere eğer “devrimciler” Esad’la savaşıyor, hele bir de Esad’ın kanlı saldırılarına (kimyasal silah gibi!) hedef oluyorsa ve de asıl önemlisi onların bu savaşı sonlandırma şansı yoksa o zaman insanlar Esad’ı ABD devirsin sonra bu “devrimciler” en azından en azılı düşmandan kurtulduğundan yollarına rahatlıkla devam edebilirler diye düşünür; alttan alta da operasyona destek verir. Ki Batı solunda olayı emperyalist müdahaleye destek boyutuna kadar taşıyanlar da yok değil: “Sosyalistler olarak pasifist değiliz ve bu nedenle muhalefetin saldırıya evet deme ve bunun askeri avantajını elde etme hakkını reddetmiyoruz. Onlar ne isterse -kendini savunmak için kendi silahlarını- edinemiyorlar. Bu yüzden, elbette gelecek hava saldırılarına karşı değiliz.” (Gote Kilden, Benny Åsman; İsveç’ten Birleşik Sekreterya üyeleri) 

Bir yanda “ülkeyi 40 yıldır yöneten ve devrimin başlangıcından beri halkına karşı en dehşet verici gaddarlıkları gerçekleştiren korkunç tiranlığa son vermek için kahraman şekilde savaşan isyancılar”dan bahsedeceksiniz, sonra da emperyalist müdahale olmasın diyeceksiniz; kitlelerce hangi sözleriniz dikkate alınır dersiniz! Hele bir de emperyalistlerin yoğun “demokrasi, insan hakları” demagojileri altında. Bir de yetmezmiş gibi “Çıkış başka olmalı: isyancılara tam destek. Bunun anlamı, koşulsuz ve acil olarak, Suriye’deki direniş için ilaç ve ekipman gibi her türlü malzeme ve ağır silahlar göndermek ve Esad’a karşı savaşmak isteyen savaşçılar ve yardım için ulusal sınırları açmaktır.” diye çağrı yapacaksınız. (http://www.litci.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=2345:out-with-bashar-al-assad-no-to-the-imperialist-intervention&catid=78:statement-iwlfi-europe&Itemid=65

Örneklerini daha uzatabileceğimiz bu tutumların Marksizmle, Leninizmle alakası olmadığı aşikardır. Lenin, emperyalist bir savaşta kendi egemen sınıflarından yana taraf olanlarla yollarını ebedi olarak ayrıştıran bir devrimci önder olarak tarihe geçmiştir. Batı’daki solun önemli bir kısmı ise Batılı emperyalistler eliyle silahlandırılan güçleri “devrimciler” olarak selamlamakta; onlara destek sunarak kendi egemen sınıflarıyla aynı safta yerini almaktadır. Bu direnişçilerin “devrimciliğini” tartışmasını birazdan dönmek üzere bir kenara bırakalım; devrimci Marksistlerin doğru tavır alması için sadece kendi egemen sınıflarının emperyalist amaçlarının desteklenmemesi ilkesinin sağlanması yeterlidir. Troçki, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde emperyalist bir savaşa karşı tavrın karşıdaki güç ne ölçüde gerici olursa olsun nasıl olması gerektiğini ortaya koymuştur:

En basit ve açık örneği alacağım. Brezilya’da şu anda bütün devrimcilerin sadece nefretle bakabileceği yarı faşist bir rejim hüküm sürüyor. Herhalükarda, yarın, İngiltere’nin Brezilya ile askeri bir çatışmaya girdiğini varsayalım. Size işçi sınıfının bu çatışmada hangi tarafta olacağını sorarım. Ben şahsen bu durumda “demokratik” Büyük Britanya’ya karşı “faşist” Brezilya’nın tarafında yer alırım. Neden? Çünkü aralarındaki bu çatışmada sorun demokrasi ya da faşizm sorunu olmayacaktır. Şayet İngiltere kazanırsa, Rio de Janerio’ya başka faşistleri yerleştirecek ve Brezilya’yı çifte zincire vuracaktır… İngiltere’nin yenilgisi aynı zamanda Britanya emperyalizmine darbe indirecek ve Britanya proletaryasının devrimci hareketi için bir itici kuvvet olacaktır. Doğrusu, birinin dünyadaki karşıtlıkları ve askeri çatışmaları demokrasi ve faşizm arasındaki mücadeleye indirgemesi için içi boş bir kafaya sahip olması gerekir. Tüm maskelerin altından sömürücüleri, köle sahiplerini ve haydutları nasıl ayırt edeceğimizi bilmemiz gerekir.” (http://www.bolsevik.org/content/kurtulusun-anahtari-anti-emperyalist-muc…)

Troçki’nin sözleri yeterince açık ama biz yine almak istemeyen kafalar için tekrar edelim. Karşıdaki küçük devlet ne ölçüde gerici güçlerin elinde olursa olsun emperyalizm çağında emperyalistlerin zaferine alkış tutulmaz, hele ki bu emperyalist hayallerin/gayelerin sahibi senin kendi egemen sınıfınsa.

Ne yazık ki bugün Batı solu (sosyal demokratları saymıyoruz bile) demokrasi söylemlerinin büyüsü altında kendi egemen sınıfının kuyruğuna takılmış gitmektedir. Arap Baharı dalgasıyla Suriye’de Esad rejimine karşı başlayan direniş gerek ülkenin etnik kimlikler temelinde bölünmüşlüğünün gerekse emperyalistlerin müdahalesiyle sekter bir iç savaşa dönüşürken, Batı solu demokrasicilikle gözleri kör olmuş biçimde diktatörlüğe karşı kim savaşırsa savaşsın destekleriz düsturuyla muhalefeti devrimci ilan edivermiştir. Hatta kendi pozisyonlarını haklı çıkarmak için Suriye’de Esad karşıtı direnişin emperyalistlerle ilişkisi yok sayılmaya çalışılmaktadır: “Şunu çok iyi görüyoruz ki bu bir buçuk yıl içinde, Rusya ve İran’ı saymazsak, emperyalizmin doğrudan bir askeri müdahalesi söz konusu değil.” (http://iscicephesi.net/uluslararasi/ortadogu/1730-suriye-devrimci-solu-b…)    

Peki öyleyse bu direnişçilere Türkiye hayrına mı sahip çıkmaktadır? Ya da Körfez ülkeleri Türkiye’ye bu hizmeti adına değil de hayrına mı milyon dolarlar vermektedir? Neden diktatörlüğe karşı ayaklanan Bahreyn’deki direnişçiler yabancı bir gücün, Suudilerin işgaliyle bastırılırken Batı’dan bir ses çıkmazken konu Suriye olunca Batılı emperyalistler ayağa kalkmaktadır. Suriye’deki iç savaşın bir cephesini ÖSO ve selefiler yürütücülüğünde Batılı emperyalistler ve onun Körfez’deki ortakları olduğunu görmemek mümkün değildir. Bu güçlerin de gerek Suriye gerekse Ortadoğu’ya daha iyi bir gelecek sunamayacakları (Batı destekli Mısır’daki darbeye baksanız yeter) açıktır.

Gelelim “Suriye devrimi”, “devrimciler” demagojilerine. Öyle bir devrim tahayyül edin ki bir etnik gruba kin bilesin, onu katletsin, iktidarı aldıktan sonra onları yok edeceğinin müjdesini versin. Bugün “Suriye devrimi” denilen kanlı iç savaşın asıl gücü olan selefiler sadece Nusayrilere değil, yakın zamanda görüldüğü gibi, Kürtlere de (daha doğrusu onların katı toplumsal yaşamını kabul etmeyenlerin tamamına) kan kusturmaya yeminlidir. Daha birkaç gün önce gazeteler saatlik nikahlarla Kürt kadınlarına sırayla tecavüz eden selefilerin hikayeleriyle doluydu. Nasıl devrim ama! ÖSO’cular da onlardan geri kalır çeteciler değildir. Savaşın ilk dönemlerinde, ÖSO’nun adını iç savaşta hala duyabildiğimiz dönemlerde, onların ele geçirdiği yerlerde halk ÖSO yağmasına, zulmüne karşı eylemler yapıyordu. Şimdi denilebilir ki ÖSO bir bütün değil biz içindeki solu, devrimcileri destekliyoruz. O devrimci denilen unsurların ÖSO gibi insanlığın asıl düşmanı emperyalistlerin güdümündeki çetelerle ne ortak işi olabilir, bir direniş örgütlenecekse bağımsız olmaları gerekir tartışması bir yana bahsedilen sol, devrimciler bir elin parmaklarını geçmeyen, Suriye içinde esamesi okunmayan, bu unsurların temsilcisi olarak boy gösterenlerin bile Suriye’nin çevre ülkelerine dağıldığı küçük bir insan topluluğundan öte bir şey değildir. Bu unsurlara bakılarak da Suriye’deki iç savaş üzerine politika yürütmek mümkün değildir. Böyle davranırsanız da demokrasiciliğin zokasını yutmuş olarak söylemlerinize Suriye’nin bile dışındaki sosyalistleri meze yapmış (ki onlar da kendilerini meze yaptırmışlardır) olursunuz. Sonra da “devrimcilere” ağır silah yardımı çağrısı yapar durumda kendinizi bulursunuz. 

Yazımızı uzatmadan Troçki’nin şu önemli vurgusuyla bir son verelim:

Proletaryayı emperyalistlerin “demokrasi” maskesi ile gizlenmiş savaş arabalarına zincirlemek isteyen, o işçi sınıfı “liderleri” şimdi emekçilerin en kötü düşmanları ve doğrudan ihanetçilerdir. İşçilere, emekçilerin bilinçlerini zehirledikleri için emperyalizmin ajanlarından nefret etmeyi ve onları aşağılamayı öğretmeliyiz.” (http://www.bolsevik.org/content/kurtulusun-anahtari-anti-emperyalist-muc…)

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı