/ Devrimci Perspektif / Birleşik Emek Cephesi Neden Zorunlu? – Derya Koca

Birleşik Emek Cephesi Neden Zorunlu? – Derya Koca

on 1 Ağustos 2013 - 10:09 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
1 Ağustos, 2013

(Bu yazı Marksist Bakış dergisinin 29. sayısında yayınlanmıştır.)

AKP hükümetinin kalfalık dönemi icraatları piyasacılık ve baskıcılığın yanında siyasi rakiplerini de saf dışı bırakmayı içeriyordu. Ustalık dönemi ise artık uluslararası emperyalist politikalara aktif bir taşeronluk yaparak Ortadoğu coğrafyasında söz sahibi, lider bir ülke olmak ve bunun önkoşulu olarak siyasal ve iktisadi “istikrar”ın yolu  (ki seçim çalışmalarında AKP’nin temel sloganlarından birisi idi) emeğin yoğun sömürüsü ve muhalefetin baskı aygıtlarıyla susturulmasından geçiyor. TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına sermayenin her türlü rengi AKP’nin sağladığı rantla zenginleşirken, emekçi sınıflar iş kazalarında dünyada başa oynayan, sömürü ve esnekleşmenin en acımasız hallerini dayatan bir ülkede yaşamak zorunda bırakılıyor.

 Sınıf Örgütlülüğü

Karşımızda artık kendisine güveni tam ve bahçesindeki “ayrık otlarını” temizlemiş bir AKP var. ABD’nin bölgedeki taşeronluğu doğrultusunda emperyalist azgınlığın yürütücülüğünü üstlenmeye soyunması da bu nedenle mümkün olabiliyor. Cezaevlerinin hücrelerine hapsedilen muhalif sesler, susturulan basın, satın alınmış kalemler, sokaklardaki polis terörü, hiçleştirilen sendikalar, tutuklanma korkusunun topluma aşılanmış olması ve daha nice baskı politikası bu anlamda AKP’nin şu an can simidi.

Marks; tarih sınıflar savaşımının tarihidir diyordu. O tarihte avcı ile aslanın uzlaşmaz savaşımı var.  Ancak şimdilerde biz hep avcıların kahramanlık hikâyelerini dinliyoruz. 12 Eylül’ün açtığı yoldan giden AKP’nin ve sermaye sınıfının en büyük avantajı da bu; işçi sınıfı cephesinde mücadelenin çok geri boyutlarda seyretmesi.

Emekçi sınıfların AKP hükümetleri altında maruz kaldığı saldırganlığa göz atacak olursak aslında içinde bulunduğumuz kuyunun dipsiz olmadığını; kuyunun derinliklerine hangi yollardan itildiğimizi, dolayısıyla da çıkış yolunu görmüş olacağız.

Konuya AKP hükümetinin emeğe yönelik saldırılarının emekçilerin örgütlü gücünün kırılabildiği oranda yoğunlaştığını ve başarıya ulaştığını söylemekle başlayabiliriz. Sendikaların temsiliyet gücünün gerek yasal sınırlandırmalarla gerekse de işyerlerindeki yandaş sendikalara üye olunması yönünde uygulanan baskıyla bitirildiğini pek çok örnekle görmek mümkün. Toplumsal muhalefetin en önemli unsuru olan KESK, en radikal unsur olarak hala emekçilerin en militan kesimini içinde barındırsa da hem KCK operasyonları ile hedef haline getirilmesi nedeniyle hem de yöneticilerince adeta atıllığa teslim edildiği oranda büyük kan kaybetti.

Piyasacılık Kıskacında İşçi Sınıfı

Şimdilerde küresel kapitalist krizden çıkış yolu olarak başta Avrupa olmak üzere egemen sınıfların uygulamaya koymaya başladığı acı reçeteler Türkiye’de çok önceden uygulanmaya başlanmıştı. Dolayısıyla ülke sermaye için güvenli ve bol karlı bir alan haline getirildi. Bu nedenle içinden geçtiğimiz krizi Türkiye egemen sınıfı “teğet” geçebildi. Ama ne teğet! Milyonlarca işsizle ve birçok önemli hakkın budanmasıyla…

Büyüme rakamları bu zemin üzerine kuruldu. Kadrosuz, sendikasız, güvencesiz ve geleceksiz bir işçi sınıfı o zeminin gerçeği. Ancak bu noktaya gelene kadar pek çok direniş mevzisini da ne yazık ki mağlubiyetle terk ettik. Yine de yerel de olsa emek cephesinden direnişler devam ediyor. Fakat hem güçsüz hem de yerel düzeyde kalan bu eylemler sermayenin önümüze diktiği barikatta yarılmaya sebep olamıyor. TEKEL işçilerinin mücadelesinden çok büyük dersler çıkaran AKP, geliştirmiş olduğu stratejileri de devreye sokarak büyük direnişlerin önüne geçmeye çalışıyor. Hatırlayacak olursak TEKEL işçilerinin büyük direnişi ülkenin çeşitli yerlerindeki direnişlere cesaret vermiş; Tariş, Çemen Tekstil, Marmaray ve İstanbul İtfaiye işçileri direnişe geçmişlerdi. Ve aynı zaman diliminde meclisin gündeminde olan modern köleliğin kibar ifadesi olan özel istihdam büroları projesi ertelenmek zorunda kalmıştı. AKP, hiç yaşamadığı kadar zor anlar yaşamış iktidara büyük bir panik havası hâkim olmuştu. İktidar bu nedenle çok sayıda emekçinin maruz kalacağı özelleştirme, iş yasasında değişiklik gibi saldırıları parçalı ve kademeli yaparak kitlesel bir mücadelenin önüne geçme taktiğini izledi.  Ya da Torba Yasa’da olduğu gibi ileri demokrasi sosu eklenmiş bir torba dolusu zehri tek seferde geçirerek emek cephesindeki direnişi kırma yoluna gidiyor. Şu an geldiğimiz noktada ise kadrosuz ve güvencesiz çalışan sayısının her geçen gün arttığı, taşeron çalışmanın AKP döneminde bir milyonu aştığı, iş kazalarının tavan yaptığı (2012 yılında en az 878 işçinin iş cinayetlerinde öldürüldüğünü biliyoruz), kıdem tazminatının kaldırılmasının hatta bölgesel asgari ücretin egemen sınıfların gündeminde olduğunu biliyoruz. Buradan baktığımızda ne yazık ki emekçi sınıflar adına durum pek parlak değil. AKP’nin büyüme rakamları çakıldıkça sömürü de yoğunlaşıyor. Çalışma saatleri artıyor, kayıt dışı çalışma yaygınlaşırken işsizlik giderek artıyor. Patronlar, piyasanın daha karlı alanlarına daha az zararla geçme ya da üretimin maliyetlerini düşürürken üretim sürecindeki genişleme ya da daralmayı hızlandırmak için geçici veya kısa süreli sözleşmelerle istihdam sağlıyorlar. Bunun doğrudan adı ise güvencesizlik. Resmi rakamlara göre Aralık 2011’den 2012’ye kadarki zaman dilimine ait veriler belki bu tablonun korkutucu boyutlarını daha net ortaya koyabilir:

·     Geçici çalışanların sayısı % 34 artarak 1 milyon 333 binden, 1 milyon 789 bine yükseldi. (1)

·     60 saat ve üzeri çalışanların sayısı 1 milyon 379 bin kişi artarak 4 milyon 708 binden 6 milyon 87 bine ulaştı. Haftalık 72 saatin üzerinde çalışanların sayısı yüzde 30 artış ile 1 milyon 320 binden 1 milyon 718 bine çıktı. (1)

·     İşsizlik oranı ise %16,4,  4 milyon 859 bin kişi olarak gerçekleşti. (1)

·     DİSK-AR’ın Çocuk İşçiliği Raporu’na göre toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı 1999’dan bu yana %41’den %56’ya çıkarken.2006-2012 yılları arasında çalışan çocukların sayısı %64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi. (2)

·     Açlık sınırın 1061 TL, yoksulluk sınırı ise 3354 TL.  (3)

Suriye Savaşı, Anayasa, Otoriter Rejim

Emekçi halklara saldırılar sadece ekonomik temelli değil. İktidar iktisadi olarak sermayeyi rahatlattığı ve emekçi sınıfların belini kırabildiği ölçüde, uluslararası emperyalist kapitalist sistemin savaş politikalarına ortak olabiliyor. AKP de tam olarak birinci aşamadan başarı ile çıktığından gözünü daha büyük emperyalist kapitalist projelere dikti.

AKP iktidarının ustalık dönemi icraatlarının önceki dönemlerden en büyük farkı toplumsal muhalefet odaklarının üzerinde kurmuş olduğu baskının kendisine verdiği güven. AKP’ye baskı politikasının sağlamış olduğu hareket kabiliyeti ile artık ustalık projelerinin piyasaya sürülmesi yani ülkenin burjuva siyasetinde yapısal müdahalelerde bulunmasını gündeme taşıdı. Yeni bir anayasa ve başkanlık sistemi; bunun içeride sağladığı stabil bir otoriterliğin yanı sıra ekonomik büyüme ve Ortadoğu’da büyük bir güç olma hayali. Bu doğrultuda Ortadoğu’nun şekillendirilmesi görevine taşeronluk vasfı ile Suriye’de iki yıldan uzun bir süredir devam ettiren AKP, savaş politikaları ile emekçileri büyük bir ateş çemberinin içine itmiş bulunuyor. Reyhanlı’daki katliam, bu savaşın ortasına doğru çekilmenin ödeteceği büyük bedelleri halka göstermiş bulunuyor. Emperyalist müdahale söz konusu olduğu, AKP taşeronluk rolünü sürdürdüğü takdirde de halklar bir sonraki bombanın nerede patlayacağı korkusuyla yaşamaya devam edecek.

Yani Türkiye emekçi sınıflarının omuzlarındaki yük sadece kendi sınıfsal talepleri için sokağa çıkmak değil Suriye üzerinden yürütülen kirli savaşın taşeronu olan AKP hükümetini tüm bölge halklarının geleceği adına durdurmak. Türkiye proletaryası bölgede bunu başarabilecek düzeyde politikleşmiş, mücadele geçmişi bulunan ve Ortadoğu’daki neredeyse bütün ülkelerden daha fazla örgütlülük bilincine sahip olan bir özne olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda atacağı bir adım milyonlarca emekçinin bu kan deryasından kurtarılması, bütün bölgede yaratılan etnik ve mezhepsel çatışmaların/gerilimlerin emekçilerin enternasyonalist mücadelesi ile aşılması anlamına gelir.

Çıkış Nerede?

Çıkışa giden yolu tartışırken üç temel soruya cevap vermek önemli. Emekçi sınıfların sessizliğinin ve bölünmüşlüğünün nasıl aşılabileceği, toplumdaki tepkiselliğin hangi araçlarla ve nasıl bir söylemle kitlesellik kazanabileceği ve son olarak sınıf hareketinin sosyalist saflara nasıl kazandırılacağı soruları öne çıkıyor.

Birinci sorudan başlayacak olursak en zor kısmı cevaplamış olacağız, hem de bu cevabın mantıksal sonuçlarını iki ve üçüncü sorunların çözümleri olarak ortaya koymuş olacağız. Marks, “kapitalistleri iktidarda tutan sihir, işçiler arasındaki bölünmedir” derken tam da bu soruya cevap arıyordu. Yakın tarihten dersler çıkarmak, bu anlamda çok önemli. AKP hükümetinin Kemalist kadrolarla savaşımında laik – anti-laik gerilimini beraberinde getirmişti. Türban sorununun emekçileri AKP’nin henüz şimdiki kadar güçlü olmadığı bir dönemde bölmüş olması, aslında yenilginin başladığı noktalardan birisine işaret eder. AKP hükümetinin yaşam tarzlarına yönelik saldırısının, muhafazakâr bir yaşam biçimini dayatan baskıcı uygulamaların aşılmasının yolu olarak izlenen elitist ve bir o kadar da yaşam tarzına dayanan tepkiler; bu hatanın devam etmesine, dolayısıyla da AKP’nin iktidarını pekiştirmesine yarıyor. Sadece laiklik tartışmasında değil tüm etnik ve mezhepsel söylemlerin sınıf kardeşliğinin önüne geçmesi, var olan ayrımın derinleşmesinden başka bir işe yaramıyor. Bu sebeple AKP’nin sadece ülke içinde değil bütün bölgede çok güçlü bir manipülasyonla yürüttüğü mezhepçi politikaların önüne geçebilmek için de aynı şekilde bu sınırları aşabilen bir emek söylemi geliştirebilmek çok önemli. Yine TEKEL işçilerini hatırlayalım. Onlarca ayrı şehirden, etnik ve mezhepsel kökenden, siyasi görüşten olan TEKEL işçileri, 4-C ‘ye karşı birlikte omuz omuza mücadele etmişler;  etnik ve mezhepsel ayrımları da mücadele içerisindeki deneyimleri ile aşmasını bilmişlerdi. Yani kısacası emekçilerin şu an içerisinde bulunduğu derin sessizlik ve bölünmüşlük halini aşmak, tüm suni ayrışmaların ötesinde birleştirici bir emek söylemi ile mümkün olabilir.

Reyhanlı’daki katliamın ardından bunun aciliyetini ve hayattaki karşılığını bir kez daha görmüş olduk. Katliamın ardından büyük bir acı yaşayan Reyhanlı halkı her ne kadar geneli itibariyle milliyetçi ve muhafazakâr bile olsa “Hükümet istifa” diyerek sokaklara çıkmış ve AKP hükümetine doğrudan en ortak ve en yakıcı sorun olan Suriye gündeminden yüklenmiştir. Aynı şekilde Hatay halkı içinde mezhepsel gerilim yaratılması çabalarına karşı halk, kardeşlik söylemi ile yürüyüş düzenlemişti. Bu söylemi emperyalist savaş karşıtlığı ile hükümete karşı muhalefeti örgütlemek için kullanırken emek adına mevziler kazanarak bu eylemi gerçekleştirmek sola bambaşka bir soluk getirebilir. Kendisini emekçi halkla karşı karşıya bulan AKP hükümeti içerideki kaygıları arttığı oranda da savaş politikalarına devam ederken tedirginlik duyacak, böylece yeni katliamların önü yine emekçi halkın sokağa dökülmesi ile alınabilecektir. Diğer bir deyişle emekçilerin bölünmüşlüğünün önüne geçmek, sadece doğrudan sınıfsal taleplerin hayata geçmesi için değil, bölgedeki kirli savaşa karşı politik bir karşı duruşu sağlayabilecek için de bir zarurettir. Yani işçi sınıfının uluslararası kaderi bu birleşmenin gerçekleştirilmesi ile değişebilir.

Birleşik İşçi Cephesi

Toplumdaki tepkisellik nasıl bir söylemle kitlesellik kazanabilir sorusunun cevabı da aslında böylece verilmiş oldu. Ancak hangi araçlarla yapılabileceğine dair soruna açıklık getirmekte fayda var. Bu noktada sendikaların atıllığından bahsetmiştik. Ancak yine de KESK başta olmak üzere sendikaların da mutlaka içerisinde bulunduğu bir direniş hattı örülmelidir. Emek örgütlerinin ortak bir direniş hattını ortak talepler etrafında şekillendirmesi, mücadelemize taze bir nefes ve başarı öyküsü kazandırabilir. Bunun küçük olmasına rağmen anlamlı bir örneği içinde birçok örgüt ve sendikanın bulunduğu Herkese Sağlık ve Güvenceli Gelecek kampanyasında görmüştük. Örgütlerin kendi bağımsızlıklarını korumaya devam ettikleri, yani ayrı yürüyüp birlikte vurduğu bu model, diğer bir adı ile Birleşik İşçi Cephesi şu an ihtiyacımız olan şey.

Birleşik işçi cephesinin toplumsal muhalefet için emek eksenli bir cazibe merkezi olması, emekçiler arasındaki bölünmenin emek talepleri etrafında aşılması ile mümkün olabilir. Buradan çıkacak bir başarı öyküsü, solun yeniden emekçiler için umut olmasını mümkün hale getirecektir. Böylece her kazanılan mücadele sola güven ve büyüme olarak geri dönebilecektir. Üçüncü sorumuza yani sınıf hareketinin sosyalist sola nasıl kazandırılabileceği konusuna da böylece Birleşik İşçi Cephesi taktiği ile açıklık getirelim. Sosyalist solun Birleşik İşçi Cephesi’nin parçası olarak aktif siyaset yürütmesi gerekmektedir. Örgütsel bağımsızlıkların korunarak taleplerin birlikte yaşama geçirilmesi çabası doğrudan sosyalistlerin bu işin yürütücülüğünü yapması anlamına da geliyor.

Sokak hareketini, ulusalcı reflekslerle örgütlenen eylemleri saymazsak, elinde tutan sosyalist hareket, aslında şu an niceliksel boyutlarının çok üzerinde bir kapasitede ses getirebiliyor. Türkiye’de devralınan devrimci gelenekle cesur ve gözüpek bir mücadele anlayışını zaten sol içinde barındırıyor. Bu geleneğin devamcısı olan gençlik hareketi, zaman zaman oldukça radikal fakat bir o kadar da yanıp sönen eylemliliklere girişiyorsa da bunun emekçilerden kopuk bir zeminde gerçekleşmesi, AKP iktidarını en fazla ürkütür, tek başına geri adım attıramaz. Gençliğin kıvılcımları bile AKP’ye zor anlar yaşatıyor, meşruiyetini sarsıyor. Ancak AKP’yi yutan ve onun yerine devrimci bir dönemin kapılarını aralayabilen bir hareket için gençlik tek başına yeterli değil. Bir bütün halinde emekçilerin kazanılması ve ortak talepler etrafında birleşmesi gerekir. Bu nedenle sosyalistlerin günü kurtarmaya yönelik takvim eylemlerinden değil, sınıf mücadelesinin acil ihtiyaçlarını karşılayacak stratejilerden konuşması gerekir. AKP’nin üzerimizdeki baskısı ve toplumsal muhalefet üzerine saldığı korku, sokakları boşaltmadan önce perdeyi yırtmak oldukça önemli. Kaybedecek zamanımız yok.

 Sonuç

Neoliberal azgınlığın kararlı yürütücüsü AKP hükümeti, gücünü esas olarak emekçilerin alternatifsizliğinden alıyor. Dolayısıyla yeni bir alternatifi yaratmak, doğrudan AKP’nin hegemonyasına yönelik bir saldırı anlamına geliyor. Mevcut durumda sosyalist solun ağırlık merkezi, olması gerektiği gibi sokaktır. Zaten AKP gidecekse de sokaktan gidecektir. Ama sokak hareketinin geniş emekçi yığınlarına umut verebilmesi için bir takım kazanımlara ihtiyaç var. Bu bakımdan sosyalist solun dağınıklıktan kurtulması, büyük önem taşıyor. Bunun için, belirli somut konularda birleşerek saldırılar karşısında bir direniş ekseni yaratılması, hedefi belirginleştirip safları netleştireceği için dağınıklıktan yavaş yavaş çıkılmasını beraberinde getirecektir.

Bugün Suriye ile savaş da bambaşka bir yakıcılıkla önümüzde duruyor. Bu konuda sorun, artık, sadece AKP ile cisimleşen sermaye devletinin Türkiye işçi sınıfı ile olan amansız savaşımı değil, aynı zamanda Ortadoğu halklarının ölüm kalım savaşıdır. Dolayısıyla bir emekçi baharı yaratmak salt ülke sınırlarının değil, AKP hükümetinin ilişki içinde bulunduğu bütün emperyalist politikaların da zeminin sarsılması, enternasyonalist dayanışma bilincinin ilerlemesi anlamına gelecek. Bunun için de birleşik işçi cephesinin sınıfsal talepler etrafında yaratılması saldırılara karşı birlikte göğüs gerilmesi şarttır.

1. http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1488

2. http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1498

3.http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1453

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!