/ Devrimci Perspektif / Corbyn’in Zaferi, Neo-Reformizm ve Devrim | V.U. Arslan

Corbyn’in Zaferi, Neo-Reformizm ve Devrim | V.U. Arslan

on 10 Haziran 2017 - 11:16 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sinyaller geliyordu ve başardı. Corbyn, bu sol kanat reformcu lider, Britanya standartlarına göre “mini devrim” sayılabilecek bir zafere imza attı. Dünyanın halen içinden çıkamadığı son kapitalist kriz, sürpriz figürleri öne çıkarmaya devam ediyor. Bu seferki sürpriz, neyse ki Trump gibi bir “şey” değil. Kapitalizmin en eski ülkesi, köklü gelenekleriyle sınıfsal aidiyetlerin, tarzlar ve alışkanlıkların yerleşik olduğu Britanya, tam da bu sınıfsal ayrışma temelinde olmaz deneni oldurdu.    

Durumu abarttığımız düşünülebilir, ne de olsa Corbyn ve liderlik ettiği İşçi Partisi, erken genel seçimlerde ikinci oldu. Ama durum gözüktüğü gibi değil, gerçek kazanan net bir şekilde Corbyn’dir. Aslında “kazanmak” yerine “zafer”den bahsetmek, daha güçlü bir ifade olarak durumu daha iyi anlatıyor. Muhafazakarların %42’sine karşılık Corbyn’li İşçi Partisi tüm anketleri geride bırakarak %40’a ulaştı. İşçi Partisi’nin oylarını son seçimlere göre yaklaşık %10 arttırması, Corbyn’in zaferini anlatmak için yeterli değil. Şöyle anlatalım; Corbyn bir buçuk ay içerisinde 20-25 puan gerilerden gelerek farkı 2 puana indirdi ve Tory’lerin meclisteki salt çoğunluğunu ve belki de Teresa May’in siyasi kariyerini sonlandırdı. Bu büyük sürprizi mümkün kılan Corbyn’in seçim programıydı. Kritik sektörlerdeki özelleştirmeleri geri çevirmek, parasız eğitim, iyileştirilecek sağlık hizmetleri, gelişen sosyal politikalar, asgari ücretin yükseltilmesi, artan oranlı servet vergisi, sosyal konutlar, evsizlere ev… Emek merkezli bu sol program, işçi sınıfını ve öğrenci gençliği politize ederek akın akın kendisine çekti, bütün planları bozdu ve adeta oyunun kurallarını baştan yazdı. Yani ne sınıf çatışması bitmişti, ne de piyasa yanlıları yenilmezdi. 

Corbyn’in sistemi eleştiren emek merkezli söylemi, hiç de söylemini bulandırmadan ve taviz vermeden şoven-milliyetçi UKİP tabanını ciddi ölçüde kendisine çekmeyi başardı. Benzer şekilde İskoç emekçilerin önemli bir bölümü de İskoç Ulusal Partisi ve İskoç milliyetçiliğinden koparak İşçi Partisi’ne destek verdi. 

Emek ve sosyal adalet odaklı program, “zayıf” Corbyn karşısında “yeni demir lady” şeklinde pazarlanan Teresa May’in bütün yaldızlarını döküverdi. May, gelenek olduğu üzere TV’lerde yapılan ve liderlerin kozlarını paylaştığı tartışmalarda Corbyn’in karşısına çıkamadı, çünkü Corbyn’in programı karşısında söyleyecek sözü yoktu. Yani May’in kötü performansı kendinden menkul bir şey değil, Corbyn’in agresif politikası sayesinde gerçekleşti. May’in Britanya’daki elitlerin sözcüsü olarak Corbyn karşısında zor durumlara düşmesi kaçınılmazdı.

Corbyn’in seçim zaferi Britanya’daki büyük sermayeye, onların medyasına ve satılık kalemlerine kocaman bir tokat oldu. en başta da İşçi Partisi içerisindeki Tony Blaircı elitlere. İşçi Partisi’ndeki bu piyasacı ana damar, Corbyn’i parti başkanlığından indirmek ya da başkanlığını sabote etmek için en başından beri elinden geleni yaptı yapmasına ama belki, en büyük kaybedenler onlar oldular. Burjuva medyaya çıkıp en kaba ifadelerle Corbyn’in, İşçi Partisi’nin başına gelmiş en büyük felaket olduğunu söylüyorlardı. “Bu adamla seçim kazanmamız imkansız” diyorlardı. Oysa şimdi İngilizlerin deyimiyle sinirden şapkasını yiyenlerin başında onlar geliyor.  

Gerçekteyse Corbyn, İşçi Partisi’nin kurtuluşu oldu, zira önceki liderler Ed Miliband ve Gordon Brown zamanında İşçi Partisi %30’ları bir daha göremeyeceğini göstermişti. “İdeolojiler bitti”, “sınıf mücadelesi geride” argümanıyla İşçi Partisi’ni piyasacı, emperyalist savaş yanlısı bir parti haline getiren Tony Blair iktidarları boyunca İşçi Partisi bütün varlık nedenlerini sağcı partiler karşısında kaybetmişti. Neticede İşçi Partisi’ne başkan dayanmıyordu ki Corbyn partinin bu yaşamsal krizi esnasında devreye girdi. Yani aslında İşçi Partisi içerisinde de sınıf savaşı verildi ve kazanan Corbyn oldu. Şimdi Corbyn’in bu galibiyetinin gereğini yapıp parti içerisindeki burjuva unsurları saf dışı bırakması gerekiyor. 

Neo-Reformizm

Yanlış anlaşılmasın Corbyn ile işçi sınıfı kazanmıştır, ama neticede bir işçi iktidarının falan kurulduğu yoktur. Corbyn’in de öyle bir perspektifi yoktur, kendisi de bir devrimci Marksist falan değildir. Ama Corbyn’in devreye girmesi ve başarısı, Britanya’da rüzgarın yön değiştirmesini sağlamış, dengeyi işçi sınıfı lehine döndürmüştür. 

Devrimci hedeflere ulaşmak ise devrimci araçları gerektirir. İşçi Partisi’nin böyle bir araç olmadığı aşikardır. Peki, devrimci Marksistler kendi siyasi gündemleriyle daha büyük mücadeleler için devreye girebilecek midir? İşte, çözülen sosyal demokrasinin alternatifi olarak devrimci bir partinin sürece müdahil olamaması, sol retorik kullanan, emek söylemli, popülist siyasi öznelerin halktan yana vaatlerle hızla öne çıkmasını beraberinde getirdi. Buna son krizle beraber dünyanın çeşitli yerlerinde rastladık. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos, ABD’de Bernie Sanders, Fransa’da Melanchon ve son olarak Britanya’da Corbyn. Yani “refomizm” Blaircilikle reform yapma iddiasından vazgeçerek varlığını dayandırdığı tek özelliğini de yitirmiş, bu yüzden de iktidar deneyimlerinin ardından kendisini tüketmişti. Neo-reformizm ise krizin zorladığı şartlarda emeği yeniden hatırlayıp sola kayışı hayata geçiriyor.   

Nitekim bütün örneklerde emek merkezli “radikal” söylem, kendisini sistem dışında göstererek işçi sınıfı ve gençliği mıknatıs gibi kendisine çekmeyi başarıyor. Bu durum tabii ki biz devrimcilerin temel tezi ve hayat tarafından doğrulanıyor. Bu doğrulamayı test etmek ve gençlikteki sola kayışın heyecanını görmek sevindirici tabi. Diğer taraftan madalyonun bir de öteki yüzü var. Syriza iktidar deneyimi, tam anlamıyla bir fiyasko oldu. Syriza ve lideri Tsipras, emperyalist kapitalizm adına bir taşerondan öte olmadıklarını sosyal kesinti paketlerini uygulayarak gösterdiler. Gelgelelim Yunanistan’da Syriza çöken bir ekonomiyi devraldığı için reformizmin iflası çok hızlı ve çok net biçimde kendisini ortaya koydu. Britanya’da ise durum epey farklı. Corbyn, şayet iktidara gelebilirse vaatlerinin en azından bir kısmını gerçekleştirebilir. Ama neticede Corbyn’in ufkunun insani bir kapitalizmin sınırlarını aşmadığını unutmayalım. Kapitalizmi yıkmak isteyen bizlerinse kendi derimci partilerini inşa etmeleri ve işçi sınıfına kendilerini alternatif olarak göstermeleri gerekiyor. Peki bunun bir örneği dünyada halen mevcut mu? Mevcut, Arjantin‘de. O da başka bir yazıya.          

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

bolsevik.org | Sosyalizm Kazanacak!