/ Devrimci Perspektif / Filistin Direnişinin Dönemeçleri – Emre Güntekin

Filistin Direnişinin Dönemeçleri – Emre Güntekin

on 2 Ağustos 2014 - 19:43 Kategori: Devrimci Perspektif, Emre Güntekin
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

2 Ağustos, 2014

FİLİSTİN DİRENİŞİNİN DÖNEMEÇLERİ

İsrail’in bugün gerçekleştirdiği toplu kıyım son yüzyılda Ortadoğu’da emperyalist kapitalist sistemin siyasi başarısızlığının en doğal sonucu olarak karşımızda duruyor. Ne bölgedeki kalıcı ulusal sorunlar, ne dinsel ve mezhepsel çatışmalar, ne de bölge halklarının döktükleri gözyaşını durdurabilecek bir siyasal alternatif, bölgenin geleceğinde mümkün görünmektedir. Aksine alternatifler tükendiği ölçüde, savaş ve şiddet, coğrafyanın üzerindeki siyah örtüyü daha da kalınlaştırmaktadır.

Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketinin Kısa Geçmişi

Dünyanın en büyük ordularından birine sahip olan İsrail, bugün büyük bir savaş yürütüyor. Peki, kime karşı? Attıkları füzeler İsrail’in Demir Kubbesi’nde eriyip giden Hamas’a mı, neredeyse yirmi yıldır Batı’nın Filistin içerisindeki uzantısı haline gelen El Fetih’e mi yoksa elinde savunacak eti ve kemiğinden başka bir şey kalmayan Filistinlilere mi?
Bugüne kadar 1948, 1967 (Altı Gün Savaşları) ve 1973 (Yom Kippur Savaşı) yıllarında olmak üzere Arap ülkeleri, İsrail’e karşı üç ciddi savaş verdiler. Ancak her üç savaşta bölgedeki Arap milliyetçisi rejimlerin Filistin halkının kurtuluşu için çare olamayacağı, çok açık bir şekilde anlaşılır hale geldi. Filistin ulusal kurtuluş hareketinin en güçlü siyasal ve askeri unsurları 1960’lı yılların devrimci politik atmosferinin tüm dünyayı sardığı bu süreçte ortaya çıktı: 1959’da El Fetih, 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü, 1967’de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 1969’da Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi…
Filistinli ulusal kurtuluş hareketlerinin mücadelesi 1970’lerin başından itibaren en prestijli dönemlerini yaşadılar. 1967’de Arap devletlerinin düzenli ordularının İsrail ordusu karşısında aldığı ağır ve travmatik yenilgi, Filistinlilerin kendi mücadelelerini daha fazla ön plana çıkaran ve orantısız askeri güç karşısında daha kolay manevra imkânı sağlayan gerilla savaşına altın bir çağın kapılarını açar. Bunu uluslararası bir çekim gücü yaratabilmesinden de görebilmek mümkün. Bölge ülkelerinin devrimcileri Filistinli örgütlerin kamplarına gelerek gerilla eğitimlerinden geçerler. Türkiye’den de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi dönemin gençlik önderleri de bu kamplarda gelecek mücadelelere hazırlanırlar. Bu ilişki bir süre sonra daha radikal boyutlar da kazanır: Eylül 1970’te Leyla Halid’in de yer aldığı uçak kaçırma olayına katılan Nikaragualı Patrick Arguel şehit düşer. 30 Mayıs 1972’de Japon Kızıl Ordusu Tel Aviv Havaalanına saldırı düzenleyerek 24 kişiyi öldürür, 80 kişiyi yaralar. Ulusal hareketler de mücadeleyi uluslararası alana taşır. En çarpıcı örneklerden birisi Kara Eylül örgütünün 1972 Münih Olimpiyatları sırasında 11 İsrailli sporcunun ölümüyle sonuçlanan saldırısıdır. Kuşkusuz Filistin ulusal kurtuluş hareketindeki bu safi şiddete doğru kayış şaşırtıcı değildir.
Bu mücadele içerisinden daha önceki dönemlerdeki mücadele kültürünün aksine Filistin’de fedai kültürü daha fazla öne çıkar. Çarpıcı saldırılar, kitlesel ölümler, suikastler bu mücadele biçiminin en basit araçları olur. Bu dönemin simgesi olarak Filistin hareketinde istisnai bir şekilde kadın olarak ön plana çıkan Leyla Halid’i göstermek mümkündür. Halid kendini şöyle tarifler: “Che bir kahraman olarak yaşadı ve bir kahraman olarak öldü. Ben ise ‘devrimci’ bir kadın olarak, uzaklardaki Kuveyt’in sakin ortamında yaşıyordum; oysa halkımın Che ayarında kahramanlara ve devrimcilere ihtiyacı vardı. Ben de devrimin saflarına katılmaya karar verdim. (…) Bedenimin atomlarıyla bombalar yapacak ve ruhumun lifleriyle yeni bir Filistin dokuyacağım.” (1)
Bu süreçte Filistin mücadelesi kendi esin kaynaklarını görüldüğü üzere Che Guevara gibi dönemin popüler devrimci figürlerinden alır. Ayrıca soyut ve eklektik de olsa Marksizm ve Leninizm neredeyse dönemin bütün gerilla örgütleri gibi seküler, Arap milliyetçisi ulusal hareketlerin ideolojik sığınağı olur. Bu hareketlerin en önemli güç kaynağı ve diğer taraftan çelişkisi de Filistin toprakları dışında sürgün bir şekilde yaşayan milyonlarca Filistinlidir. Ürdün, Lübnan ve Suriye bu örgütler tarafından üsleri için elverişli birer ortamdır. Ancak burada bulunan Arap rejimlerinin Filistinli ulusal kurtuluş hareketleriyle aynı ruh dünyası ve ülkülere sahip olduğu ve misafirperver davrandıkları söylenemez. Mart 1968’de Ürdün’den İsrail’e bir füze fırlatılması, Eylül 1970’te Kral Hüseyin’e yapılan suikast girişimi ve isyanlar sonrasında Ürdün çok sert yanıt verir. Sivillerin de aralarında bulunduğu 3500 kişi öldürülür, 10 bin kişi yaralanır. Bu süreç “Kara Eylül” olarak adlandırılır ve hala hüzünle hatırlanan bir tarihsel süreçtir.
1980’li yıllarda ise Filistin kurtuluş hareketinde artık eksen kayması kaçınılmaz hale gelmiştir. Ulusal mücadelenin en güçlü öznesi olan El Fetih, bir zamanlar dünya solunda emperyalizme karşı mücadelenin bayraktarlarından birisi olarak görülen Yaser Arafat öncülüğünde artık diplomatik çözüm arayışının girdabına girer. 1985’te El Fetih, Filistin halkının resmi otoritesi olarak Birleşmiş Milletler’e gözlemci devlet sıfatıyla girer. Bu süreç nihai noktasını 1994 yılında yapılan Oslo Anlaşmaları ile bulur.

Oslo ile Başlayan Süreç

Oslo süreci, Filistin ulusal mücadelesinin tarihinde bir dönemeci ifade eder. Hem Arap dünyasının ve İsrail’in hem de Arafat ve FKÖ’nün pragmatizmi on yıllardır savaşan her iki kampı bir masa etrafında buluşturmaya yetse de Filistin halkı için diplomatik çözüm umutlarının son kırıntıları da bu masada dağılır. Oslo anlaşmalarıyla Filistin’de uluslararası anlamda kabul edilen tek otorite olan Arafat ve FKÖ, tarihsel Filistin iddiasından vazgeçer ve iki devletli, İsrail sınırları içerisinde güvenli yaşamayı şart koyan bir yönelime girer. Ancak bu tutumun kabul görmesini, İsrail’in elde kalan son Filistin toprakları üzerindeki kolonizasyon sürecini hızlandırması izler. Filistin toprakları üzerinde neredeyse % 60’a yaklaşan bir oranda İsrail egemenliği kurulurken, geri kalan topraklarda Filistin otoritesi giderek İsrail devletine bağımlı hale gelir. 1993-2001 yılları arasındaki süreçte Filistin topraklarındaki İsrailli yerleşimci sayısı 110 binden 213 bine yükselir ve Filistin halkının kendilerine ait bağımsız bir devlet olabilme hayalleri yerle yeksan olur. Bu tarihten itibaren İsrail’de şiddet ve savaş üzerine kurulu programı benimseyen politik öznelerin iktidara geçişine tanıklık eder. Oslo Anlaşmaları’na imza atan İzak Rabin 1995’te radikal sağcı bir Yahudi tarafından öldürülür. Sırasıyla iktidara gelen Simon Peres, Ariel Şaron ve Binyamin Natenyahu, katı güvenlikçi bir söylem inşa ederler. 90’lı yıllar bütün diplomatik çabalara rağmen Filistin halkı için eskinin geri dönüşünden başka bir şey değildir. Tarık Ali bu yıllarda şiddetin topluma nasıl sirayet ettiğini şu çarpıcı notla aktarır: “…Filistin okullarında da öğretmenler, çocukları derse ısındırmanın çaresi olarak, İntifada taşlarıyla İsrail tanklarının resimlerini çizdirmekten daha iyi bir yol bulamayacaklardı.” (2)
El Fetih’in Oslo’da ihanet ettiğini düşünen Filistinliler için sahnede yeni direniş hareketlerinin güç kazanması gecikmeyecektir. Ortadoğu’nun birçok ülkesinde 1980’ler boyunca İslamcı hareketler, hem geçmiş unsurların yenilgilerine karşı sığınılacak hem de gündelik hayatta oluşan boşlukları dolduracak bir mekân oluşturmuşlardı. Kökleri 1930’lara ve bu dönemde Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler’e dayanan Hamas, 1987’de belden aşağısı felçli olan ve hareket tarafından kutsal bir mertebede tutulan Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulur. 1988’de oluşan siyasal programlarıyla İsrail’in varlığı reddedilirken, hareket programatik olarak İslami bir toplum yaratarak Ürdün’den Akdeniz’e kadar bütün Filistin topraklarının kurtarılmasını benimser.
Hamas, kurulduğu günden bugüne hem Filistin üzerindeki otoritesini oldukça önemseyen El Fetih’in hem de İsrail’in baskısıyla karşı karşıya kalır. 1994’te Oslo Anlaşması’na karşı çıkarken, diğer taraftan 9 militanları FKÖ tarafından öldürülmüştü. Bu yıl aynı zamanda Hamas’ın Müslüman Kardeşler geçmişiyle bağını da sembolize eden İzzeddin El Kassam Tugayları’nın kuruluş yılıdır. İzzeddin El Kassam Filistinli ulema bir ailenin oğludur. 14 yaşında El Ezher Üniversitesi’ne girer ve burada 1928 yılında Hasan El Benna tarafından kurulmuş olan Müslüman Kardeşler’e katılır. 1930’larda manda yönetimine karşı verilen büyük isyanlar sırasında öldürülür. Hamas’ın da liderlikleri benzeri akıbeti hareketin tarihi boyunca defalarca kez paylaşacaktır: Kurucu Şeyh Ahmed Yasin 22 Mart 2004’te, onun yerine geçen Abdülaziz Rantissi’de 17 Nisan 2004’te öldürülür. Sonraki lider Halid Meşal ise güvenlik nedeniyle Şam’da sürgün hayatı yaşamak zorunda kalır. Meşal’in Şam’daki ikameti hareketin Ortadoğu’da Batı’ya karşı bir denge unsuru oluşturan İran-Suriye ve Hizbullah eksenine bağlanışının sembolik bir ifadesidir. Hamas 2000’li yıllarda İran’dan aldığı destekle İsrail’in saldırılarına karşı ayakta durmayı başarır.
Hamas’ın yanında sahneye çıkan İslami Cihad da “Kıyamete kadar cihad!”, “Cihad için İntifada” sloganlarıyla İslami yönelimin bir başka ürünü oldu. Filistin direnişi dinselleşirken İsrail’de de dinci akımlar güç kazandı. Ortadoğu’da yükselen antisemitizm, uzun yıllar solun enternasyonalist bir temel üzerinde sahiplendiği Filistin davasının meşruiyetine büyük zararlar indirdi. Türkiye’de 90’lı yıllarda özellikle Milli Görüş’le birlikte bu çizginin nasıl bir zemin kazandığını hatırlayın. Tersinden İsrail devleti de özel bir “terörist” imgesiyle Yahudi toplumunu büyük bir korku içine hapsetmeyi başardı. Yahudi toplumu kaçınılmaz bir şekilde ardı ardına sağ iktidarların güvenli limanlarına sığındı. Bu kutuplaşmanın milenyumun hemen başında derin bir toplumsal patlamaya dönüşmesi kaçınılmazdı.

Hamas’ın Tıkanması

28 Eylül 2000’de, Ariel Şaron’un yanında 1500 muhafız ve polisle Kudüs’te Haremü-s Şerif’i ziyaret etmesi fitili ateşledi. Şaron, ne İsrailliler için, ne de Filistinliler için sıradan bir figürdü: Beyrut Kasabı olarak hatırlanmasına neden olan ve çocuklar da dâhil olmak üzere binlerce Filistinlinin katledildiği Sabra ve Şatilla katliamlarının mimarı, hayatını Yahudi paramiliter örgütü Haganah’tan başlayarak Siyonizme adamış eski bir askerdi. İktidara gelişi de İsrail’in “terörizme karşı savaş” adı altında bölgeyi terörize etmenin bir adımıydı. Kazanan Şaron’du ve kaybeden hem İsrail’deki barış yanlısı Yahudiler, hem de Filistin halkı oldu. ABD’de tıpkı Ortadoğu’daki kaması İsrail gibi “terörizme karşı savaş” sloganıyla Irak’a girmeye hazırlanıyorken, Filistin’de şiddeti hâkim kılmanın bundan daha iyi bir zamanlaması olamazdı. Şaron’un ziyaretine Filistinlilerin tepkisi İkinci İntifada’yı başlatmak oldu. İsrail’in orantısız ve katıksız şiddeti karşısında Filistinliler hayatları da dâhil olmak üzere ortaya her şeylerini koydular. İntifada boyunca 3 bin Filistinli katledildi. Filistin direnişinin pratik yöneliminde değişim de dikkat çekiciydi. Birinci İntifada’da İsrail tanklarına taş atan çocuk imgesinin yerinde artık her türlü bedeli göze alan intihar komandoları ve fedailer vardı. Edward Said’in deyişi ile İslamcı hareket, Filistin halkını “bitmeyen dinî çekişme ve modernleşme karşıtı çöküşün menziline sürüklemektedir”(3). Hamas hem direniş alanındaki gücünü hem de El Fetih’in yolsuzluk-pasifizm ve ihanet sarmalındaki krizini de kullanarak 2006’daki seçimlerde ciddi bir zafer elde etti ve bu başarı Filistin direnişinde fiziki bölünmenin artık coğrafi bir bölünmeye doğru evrilmesine yol açtı. İç çatışma sonrasında Gazze’de kontrol Hamas’a geçerken, Batı Şeria’da El Fetih hüküm sürmeye başladı.
Ancak Hamas’da kendisinden önceki hemen hemen bütün ulusal hareketler gibi Ortadoğu’da pragmatik bir ilişki içerisine girmeden ayakta kalınamayacağının farkındaydı. Uzun yıllar Şii ekseniyle ortaklık kurmasına rağmen Arap Baharı hareketin ittifaklarında da değişim yarattı. Hamas bir yandan Ortadoğu’da liderlik hayalleri kuran Erdoğan’la saf tutuyor, diğer taraftan Mısır’da Mübarek’in ardından iktidara gelen tarihsel akrabası Müslüman Kardeşlerle ilişkiye giriyordu. Bu durumda dengelerin değişmekte olduğunu sanan Hamas lideri Meşal de uzun yıllardır korunduğu Esad rejimini satarak Şam’dan Esad’ın can düşmanı Katar’a taşındı. Bu, aslında Hamas’ın da emperyalizm tarafından evcilleştirilmeye başladığına dalaleti. Ancak rüzgâr kısa bir sürede tersine döndü. Bir yandan AKP ve Erdoğan bölgedeki popülaritesini yitirirken, diğer taraftan Mısır’da Müslüman Kardeşler darbeyle devrildi ve Gazze’nin can damarlarından birisi kesildi. Katar’a sığınan Hamas’a İran da artık yüz vermiyordu. Bu durum son bir yılda Hamas’ı ciddi bir iktisadi kriz içerisine sürükledi. Hamas, artık Gazze’de maaşları ödeyemiyordu. Emperyalist çatlaklar içerisinde kendisine yol açmaya çalışan Hamas o çatlakların tam içine düştü.
Gazze Ezher Üniversitesi’nden İbrahim İbraç, “Hamas hükümet olarak kötü bir performans sergiledi. O, mali olarak da başarısız oldu. Ekonomi berbat. Hamas maaşları ödeyebileceği hizmetler sunmayı başaramadı” derken, Filistinli siyaset bilimci Ebu Sada’ya göre İsrail saldırısı gerçekleşmeseydi, Hamas ciddi bir işçi sınıfı muhalefetiyle karşı karşıya kalacaktı. Ancak Hamas böyle bir krize karşı önlem olarak Nisan ayında iktidar gücünden feragat ederek Gazze’de El Fetih’le uzlaşma sağlamıştı. Kısacası Hamas yolun sonuna gelmişti ki İsrail’in Gazze saldırısı geldi. Bu, Hamas’a verilen bir hayat öpücüğünden başkası değildir. Neticede İran da İsrail ile savaşan Hamas’a desteğini yeniden arttırmıştır.
Ancak her ne olursa olsun İsrail’in saldırganlığı hem Hamas’ı hem de gelecekte Filistin toplumunda yeşermesi beklenen daha radikal İslamcı unsurlara güç verecektir. Zira Ortadoğu’da özellikle son dönemde Irak ve Suriye’de güçlenen IŞİD benzeri radikal İslamcıların şiddetle sarmalanmış Filistin toplumunda yer bulması ihtimal dâhilindedir. İ

Sonuç

Peki, Filistin halkı nasıl kurtulacak? Filistin, tek başına İsrail’i durduracak güçte değildir. Filistin’in yardımına Tayyip gibi diktatörlerin, kralların, şeyhlerin, Ortadoğu’daki diğer kan emicilerin gelmeyeceğini belki bin kez yaşayarak gördük. Arap milliyetçisi BAAS rejimlerinin, Filistin’i kendi topraklarına katmak istemek gibi tutarsızlıkları bir yana, İsrail’e bir şey yapamayacağını tarih ispatlamıştır. Bu yüzden tek çözüm, Ortadoğu çapındaki birleşik sosyalist mücadeleden geçecektir. Devrimci işçi hareketi, Filistin halkının tek çıkış yolu, halkların kardeşliğinin tek garantisidir. Filistin halkı için tek umut, Ortadoğu’yu saracak bir sürekli devrim fırtınasıdır.

Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi Osmanlı İmparatorluğu’ndan El Kaide’ye, İletişim Yayınları, 2014, s.125
Tarık Ali, Bush Bağdat’ta Irak’ın Yeniden Sömürgeleştirilmesi, Agora Yayınları, 2003
Mete Çubukçu, İsrail Filistin ve Solun Açmazı, Birikim, Sayı:167, http://www.birikimdergisi.com/Birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=152&dyid=490&yazi=%DDsrail%20Filistin%20ve%20Solun%20A%E7maz%FD

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!