/ Devrimci Perspektif / Marksizm ve Din I – Güneş Gümüş

Marksizm ve Din I – Güneş Gümüş

on 16 Aralık 2013 - 17:25 Kategori: Devrimci Perspektif, Güneş Gümüş
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

16 Aralık, 2013

“…ne Britanya burjuvasının dinsel saplantısı, ne de Kıta burjuvasının sonradan hidayete ermesi, yükselen proleter selini durdurabilecektir. Gelenek büyük bir tutucu güçtür, tarihin hızını keser. Ama edilgendir, bu nedenle yenilmek zorundadır. Din de kapitalist topluma uzun süre koruyucu duvar olamaz.” Engels

Marksizmin din konusundaki tutumu, neredeyse Marks’ın ünlü “din, halkın afyonudur” sözüyle özdeşleşmiş gibidir. Oysaki bu özdeşleşme Marks tarafından pek de hoş karşılanmazdı. Çok bilinen ve çokça tekrarlanan bu cümle gerçekliğin sadece bir yanına işaret eder ve sorunun bu şekilde tek yanlı kavranışı Marksizmin diyalektik yöntemiyle hiç de bağdaşmaz. Zaten bu meşhur cümle de içinde yer aldığı etkileyici paragrafın sadece bir parçasıdır. Bu paragrafın bütününden bağımsız olarak “din, halkın afyonudur” tümcesi öne çıkarıldığında Marksizmin din konusundaki tutumunun derinliği ve canlılığı mekanik bir bakış lehine erozyona uğratılmış olunur. Paragrafın bütünü şöyledir:

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanların içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” (1)

Marksizm dini çok boyutlu bir konu olarak ele alır. Bir yandan tanrıtanımaz bir diyalektik materyalist yöntemle dünyayı algılayan Marksizm, dini sömürü sisteminin yardımcısı olarak görür; ancak dinin yasaklanmasını savunmaz, hatta proletaryanın devrimci partilerinin programlarına ateizmin kabulünü şart olarak konulmasına karşı çıkar. Marksizm diğer yandan da dinin sadece halkın afyonu olmadığını, kimi zaman bu düzene karşı ezilenlerin yükselen sesinin taşıyıcısı da olabileceğini söyler. Din konusunda gerçekliğin değişik yönlerine işaret eden bütün bu yaklaşımlar ilk anda Marksizm adına bir tutarsızlık hissi yaratabilir. Ancak çelişkili görünen bu tavırların bir nedeni içinde doğduğu çağın ve toplumun ötesine geçmek, ezene de ezilene de hitap etmek kaygısındaki dinin kendi muğlaklığı; diğer bir sebebi ise yaşamın ve insan bilincinin çelişkileridir. Marksizmin din konusundaki tutumunu çeşitli yönlerden inceleyerek bu konuya açıklık getirelim.

Marksist perspektifle din konusunu ele alırken öncelikle vurgulanması gereken Marksizmin dünya görüşünün diyalektik materyalizm; Lenin’in ifadesiyle “tümüyle tanrıtanımaz ve tüm dinlere kesenkes düşman olan bir materyalizm” temeline dayanmasıdır. Marks ve Engels, felsefenin en büyük sorunu olarak niteledikleri “düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi” ve bunun teolojide aldığı biçimiyle “dünya Tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa bütün öncesizlik boyunca var mı idi?”

sorusuna verilen yanıtlar çerçevesinde filozofları idealizm ve materyalizm kamplarına ayırmışlar ve kendilerini de Tanrının varlığını tanımayan materyalizmin kendi özgün yorumları olan diyalektik materyalizm okulunda değerlendirmişlerdir: “Tinin doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de, son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler… idealizm kampını oluşturuyorlardı. Ötekiler, doğayı esas sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı.” (2) Marksizm, üretici güçlerin belirli bir düzeyine tekabül eden sosyal ve siyasal ilişkiler içindeki insanların sahip oldukları fikirlerin ve inançların kendi yaratımları oldukları düşüncesindedir. Ahlak, din, hukuk, ideoloji gerçek yaşamdan kaynağı alır, onun bir yansımasından başka bir şey değildir; gökyüzüne çıkan yol yeryüzünden yükselmektedir.

Marksizmin dine bakışının en önemli ayağını bütün modern, kurumsallaşmış dinlerin, sömürü sisteminin savunucusu ve yoksul kitlelere ona katlanmanın öğütleyicisi olarak egemen sınıfların yardımcısı, “halkın afyonu” olduğu tespiti oluşturur. Marks’ın yaşadığı dönemde afyon bir uyuşturucu olmanın ötesinde halkın sefaletin sebep olduğu hastalıklar karşısında yaşama tutunmak için kullandığı bir ağrı kesici, ucuz bir ilaç olmuştur. Marks’ın kendisi de mücadelesi uğruna katlandığı sefalet, sağlıksızlık ve yoğun çalışmanın getirdiği bedensel hasarlar karşısında afyon kullanarak dinç kalmaya çalışmıştır. “Halkın afyonu” olarak nitelenen din de yoksul halka, mevcut sömürü koşullarının acımasızlığı karşısında dayanma gücü sağlamakta; bu dünyada bulamadığı refah ve mutluluğa öbür dünyadaki cennette ulaşmayı vaat ederek aldatıcı bir huzur sunmaktadır. Böylece din, var olan eşitsizlikler ve sömürüyü olağan, tanrı buyruğu ya da sabırla aşılacak bir sınav gibi sunarak meşrulaştırmakta; adaletsizliklere karşı mücadele yerine sabırlı, kanaatkar ve itaatkar olmayı öğütleyerek egemen sınıfların hizmetinde çalışmaktadır. Marks, dinin egemen sınıflara bu hizmetini Hıristiyanlık üzerinden şöyle ifadelendirir:

“Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri, ezen bir sınıf ile ezilen bir sınıfın gerekliliğini öğütlüyorlar ve ezilen sınıfa, ezen sınıfın lütfen merhametli davranması için dindar bir dilekten başka bir şeyler vermiyorlar. Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri… bütün rezilliklerin zararının karşılanmasını cennete bırakıyor, böylece de bu dünyada sürmelerini haklı çıkarıyor. Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri, ezenlerin ezilenlere karşı yaptıkları bütün aşağılıkların ya ilk günahın ya da başka günahların haklı cezalandırılması, ya da tanrının, sonsuz bilgeliği içinde, bağışladıklarına uyguladığı sınavlar olduğunu bildiriyor.” (3)

Hakim sınıflar dinin halkın afyonu olma niteliğinden tarih boyunca istifade etmişlerse de din, kendi çelişkilerinin bir ifadesi olarak ezilenlerin tepkisinin taşıyıcısı da olabilmiştir, hala da buna benzer örnekler yaşanmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika’da Che’yi bir aziz haline getirip kutsallaştıran kiliselerden, rahiplerin kurdukları silahlı mücadele örgütlerine* ya da İslam coğrafyasında yeşil komünizm akımlarına** kadar çeşitli örneklere rastlamak mümkündür. Müslümanlar arasından Ali Şeriati, Malcolm X gibi sol söylemli düşünürler ve Halkın Mücahitleri gibi etkili mücadele örgütleri çıkmıştır. Yeşil komünizmin bu temsilcilerinden Ali Şeraiti, İran’da Marksizmle İslam’ı “harmanlayarak” mücadele rehberi yapmış ve önemli bir dönem boyunca İran’ da etkili bir mücadele örgütü olan Halkın Mücahitleri grubuna ilham kaynağı olmuştur. Ali Şeriati, iki tip İslamiyetten bahsetmekle kalmayarak ezen ile ezilen ya da sömüren ile sömürülenin ayrı İslamiyeti temsil ettiğini söyleyecek kadar radikal bir söylem geliştirmiştir:

“İslamiyet’e dönelim demek yeterli değildir. Bu tür bir ifadenin bir manası yoktur. Hangi İslamiyet’e dönmek istediğimizi belirlemeliyiz. Ebu Zerr’in mi yoksa Hükümdar Mervan’ın mı yaşadığı İslamiyet’e döneceğiz. Bunların her ikisi de Müslümandır. Ama ne var ki aralarında dağlar kadar fark vardır. Birisi Halife’nin, sarayın ve hükümdarların hoş ve hoşnut olmasını sağlayan bir Müslüman’dır. Diğeri ise halkın, ezilmişlerin, sömürülmüşlerin hizmetinde olan bir Müslümandır. Bu ikisinden hangisini tercih edecek, hangisinin yolunu izleyeceğiz. Ayrıca, halkı kollayıp gözeten bir anlayışın destekleyicisi olduğunu ileri sürmek de tek başma bir mana ifade etmez. Aynı sözleri Hükümdar’lar da söylemektedir. Gerçek İslamiyet, fakirlerle ilgilenmenin de ötesinde bir şeydir. Mücadelesinin hedefleri arasında adaletin tesisi ve fukaralığın yok edilmesi vardır. Ebu Zerr’in yaşadığı İslamiyet’in bizim için hedef olduğunu, sarayda yaşanan İslamiyet’i seçmediğimizi; adaleti ve gerçek liderliği yeğleyip sultanlara iltifat etmediğimizi; aristokratik önceliklerle ve imtiyazlarla gölgelenmiş sınıf esasına dayalı bir toplumu istemeyip, özgürce gelişen şuurlu bir toplumu hedeflediğimizi; esarete, durgunluğa, atalete ve sükuta hayır dediğimizi açıkça belirtmeliyiz.”(4)

Siyah Müslümanlar Hareketi’nin önderi Malcolm X ise 1960’larda ABD’de siyahların hakları için militanca mücadele yürüten devrimci Kara Panterler örgütünü oldukça etkilemiş; örgüt kendisini Malcolm X’in mirasçısı olarak görmüştür. 1970’lerin ilk yarısında ABD yönetici sınıfının çeşitli komplolar organize ederek Kara Panterler örgütünü dağıtmasının ardından yeraltına inen birçok Kara Panter militanı Siyah Kurtuluş Ordusunu kurmuş ve bu örgüt militanlarının neredeyse tamamı Müslüman olmuştur. Dolayısıyla tarih İslamiyetin de sadece ezilenlerin tepkisinin bayrağı oluşuna değil, devrimci-sosyalist söylemlerle sentezlendiği örneklere de tanıklık etmiştir.

Ezilmenin yoğun yaşandığı coğrafyalarda din protestonun, tepkinin bir unsuruna dönüşebilmektedir. Özellikle toplumsal ve politik yaşamın dinsel normlar etrafında şekillendiği tarihsel dönemlerde maddi temellerden kaynaklanan ayaklanmaların dinsel bir örtü altında (kimi zaman yeni bir din, sahte bir peygamber, “sapkın” bir mezhep ya da tarikatlar, Mehdiler vb.) harekete geçmeleri kaçınılmazdı. Engels bu konuyu şöyle ifade eder:

“Genellikle feodalizme karşı yöneltilen tüm saldırıların, her şeyden önce kiliseye karşı saldırılar olacağı, toplumsal ve siyasal tüm devrimci öğretilerin, aynı zamanda ve her şeyden önce, tanrıbilimsel sapkınlıklar olacağı açıktır. Var olan toplumsal koşullara dokunabilmek için onların kutsal niteliklerini kaldırmak gerekiyordu.” (5)

Ya ş a d ı ğ ı m ı z coğrafyada da çokça isyan kendisini yaratan maddi temelleri dinsel bir söylemle örterek gerçekleşmiştir, eşitlikçi bir toplum özlemindekiler de dahil olmak üzere. Selçuklu döneminde Babailer (Baba İshak) ayaklanması ile Osmanlı iktidarında Şeyh Bedrettin, Şah Kulu ve daha birçoğu verilebilecek örneklerdendir. Alevilik ve heterodoks İslam anlayışlarında, Selçuklu ve Osmanlı devletlerine karşı köylü kitlelerinin toplumsal muhalefetinin yansımalarını görmek mümkündür.

Din hem ezenlerin hizmetinde çalışıp hem de ezilenlerin mücadele bayrağına nasıl dönüşebilmektedir? Bu çelişkiyi yaratan dinin kendi özüdür. Büyük dinler, yüzyıllarca onca farklı topluluk içinde ayakta kalmayı ancak muğlak söylemleriyle, farklı sınıfların kendini bulabileceği önermeleriyle başarmıştır. Din, sadece sömürücülerin istekleri doğrultusunda söylemlere sahip olsaydı, ezilenlerin çığlıklarının hiçbir karşılığı olmasaydı; kendine ezilenler, sömürülenler içinde destekçi bulması mümkün olmazdı. Bu yüzden de din, hem ezilenlere göz kırpar hem de sömürü düzeni en azından tahammül edilmesi gereken bir sınav ya da daha da ilerisi tanrının buyruğu olarak yansıtır. Din, yoksullara sadece yaşadığı haksızlıklara, onun kaynağı sömürü sistemine dayanma fikri aşılamaz, haksızlığa uğradığını da kabul eder ama cezanın kesilmesini öbür dünyaya bırakarak imkansızlaştırır, böylece kitleleri pasifize eder. Diğer yandan toplumsal çelişkiler sınıflar arası büyük bir çatışmayı kaçınılmaz kıldığında, maddi koşullar ezilen toplumsal kesimleri isyan etme noktasına getirecek şekilde ağırlaştığında isyancılar ideolojik dayanaklarını dinsel öğretinin şu ya da bu yanında bulabilirler. Aynısı onları bastıracak olanlar için zaten geçerlidir.

Her ne kadar modern dinlerin tamamı sömürü sistemlerinin hizmetinde olsa da Marksizm dine karşı polisiye baskıların karşısındadır. Bu polisiye baskılarla hem burjuva devlet tarafından gelişecek baskılar, hem de dinin işçi iktidarında yasaklanması girişimleri kast edilmektedir. Marksistler her türlü ezilme ilişkisine karşıdırlar; dolayısıyla dini azınlıkların dinsel kimlik ve ibadetleri üzerinde her türlü baskı, zulüm ve engellemelere karşı mücadele yürütürler. Bolşevikler Rusya’da Yahudilere karşı pogromları (katliamları) engellemek adına fiili direnişler örgütlemiş; Ekim Devrimi’nden sonra Çarlık döneminde büyük baskılara maruz kalmış Müslümanların serbestçe ibadet edebilmesini (dinsel özgürlük sağlayarak) mümkün hale getirmişlerdir***. Marksistler Erfurt programından(1891) bu yana dinin devlet tarafından kişisel bir sorun, özel bir alan olarak ilanını savunurlar:

“Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir. Bunlar, devletten tamamen bağımsız, aynı düşüncedeki kişilerin oluşturduğu kurumlar niteliğinde olmalıdır.” (6)

Marksistler dinin işçi iktidarında da polisiye yöntemlerle baskı altına alınmasına, yasaklanmasına karşı çıkarlar. Engels, Paris Komünü sırasında dinin yasaklanmasını talep edenlere karşı “zulmün halkın tutmadığı inançlara güç vermenin en iyi yolu” olduğunu belirtmiş ve “hala tanrıya yapılacak tek hizmetin, tanrıtanımazlığı dinin zorunlu ilkesi yapmak” olacağını ifade ederek işçi iktidarının dine karşı tutumunu net biçimde ortaya koymuştur.

Marks’ın “din dünyası, gerçek dünyanın yansımasından başka bir şey değildir” sözünün de ifade ettiği gibi Marksistler açısından dinleri var eden maddi koşullar ortadan kalkmadığı sürece dinin ortadan kalkışı da mümkün olmayacaktır. Bu ise zamanla gerçekleşecek ve din, “kendisine vaat edilmiş bulunan doğal ölümle” geçmişte kalacaktır. Bu bağlamda, dine karşı mücadele salt propagandaya dayanmamalı ve dinin yansıması olduğu gerçek dünyaya, onun dayandığı sömürü sistemlerine karşı mücadele esas alınmalıdır. Ancak dini materyalist bir yöntemle inceleyip nasıl ortaya çıktığına ve niteliklerine ışık tutarak kitleleri aydınlatmak Marksistlerin önemli bir görevidir.

Dinin ortaya çıkış sürecini incelemeye geçmeden önce hangi dinden bahsedersek bahsedelim, dinin durağan bir olgu olmadığını; toplumsal ve tarihsel koşullar içinde değişimler yaşadığını tekrar belirtelim. Demek isteriz ki hiçbir din diğerine göre ne daha ilerici ne daha gericidir; bulunduğu toplumsal şartların bir sonucu olarak o biçimi almaktadır. Örneğin dönemin gerektirdikleri çerçevesinde Orta Çağ’da gericiliğin temsilcisi Hıristiyanlık, 20. yüzyılda Latin Amerika’da muhalefetin önemli bir bileşeni olabilmektedir. [“Ne mutlu siz yoksullara!.. Çünkü Tanrı’nın hükümranlığı sizindir. Ama vay halinize, ey zenginler, Çünkü tesellinizi almış bulunuyorsunuz.” (İncil – Luka 6 / 21,24)] Ya da bugün modernizmin gelişmesine ket vuran gerici bir anlayış olarak sunulan İslamiyet, Orta Çağ’da ileri bir medeniyetin gelişimine öncülük etmiştir.

(1) Marks, K., Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 1997, s.192.

(2) Engels, F., Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Ankara: Sol Yayınları, 1992, s.22.

(3) Marks, K., Rheinischer Beobachter’in Komünizmi, Din Üzerine, Ankara: Sol Yayınları, 2002, s.75-6.

(4) Şeriati, Ali, Islam Shenasi, Mashhad: University of Ferdowsi, 1972, s. 14-15, 98.

(5) Engels, F., Köylüler Savaşı, Ankara: Sol Yayınları , 1999, s.47.

(6) Lenin, V.I., Sosyalizm ve Din, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1994, s.11.

* Kolombiya’da ELN örgütü, Küba devriminden esinlenerek bir gerilla savaşı başlatma hedefindeki üniversiteli militanlarla, kurtuluş teolojisini devrimci prensiplerle birleştirmeye karar veren rahipler tarafından kurulmuştur. 1970’lerden 1998’de ölümüne kadar örgütün liderliğini İspanyol rahip Manuel “El Cura” Perez yürütmüştür. (aktaran Özbudun, Sibel; Demirel, Temel, “Kesintisiz Başkaldırı Coğrafyası: Kolombiya”, Kurtuluş, Şubat 2008, Sayı: 4) İsa’nın “size diyorum ki zengin kişi [Göklerin Egemenliğine] güçlükle girer. Ve yine size diyorum ki zenginin Tanrı’nın Egemenliğine girmesinden, devenin iğne deliğinden geçmesi daha kolaydır.” (İncil-Matta; 18/16-24) sözlerini kendisine dayanak alarak Hıristiyanlığın ilkeleriyle ezilenlerden yana bir duruşu birleştirmeye çalışan kurtuluş teolojisinin temelinin, 1955’de toplanan 1. Latin Amerika Piskoposlar Konferansı’nda atıldığı söylenebilir. Hareketin başlıca önderleri arasında, papazlığı bırakıp gerillaya katılan Kolombiyalı Camilo Corres, 1980’de devlet güçlerince öldürülen El Salvador başpiskoposu Oscar Romero ve Che’nin, “aynı yolda yürüyoruz” diye söz ettiği Brezilya başpiskoposu Helder Camara bulunmaktadır. (Latin Amerika’nın “Kurtuluş Teolojisi”, Birgün, 25 Mart 2007)

** 1919’da Afganistan’da İngilizlere karşı yürütülen savaşın hızlandırılmasında görev alan Muhammed Barkatullah baştan başa dolaştığı Orta Asya’da içinde şu söylemin olduğu Bolşevizm ve İslâmî Birliğin Siyaseti isimli broşürünü dağıtır: “Çar aristokrasisinin uzun karanlık gecelerinden sonra insanî hürriyetin şafağı, insanî esenliğin bu gününe ışık ve ihtişam veren Lenin ile birlikte, Rus ufkunda belirdi. (…) Rusya ve Türkistan’daki geniş bölgelerin idaresi emekçilerin, çiftçilerin ve askerlerin eline geçti. Irk, din ve sınıf ayrımı ortadan kalktı. (…) Ancak bu saf ve biricik olan cumhuriyetin düşmanı, Asya milletlerini ebedî kölelik hâlinde tutmayı uman Britiş emperyalizmidir. Britiş emperyalizmi, henüz kökleşip güçlenmeye başlayan mükemmel insanî hürriyetin genç ağacını kesmek amacıyla askerî birliklerini Türkistan’a sevk etti. Vakit artık tüm dünya Muhammedîlerinin ve Asya milletlerinin Rus sosyalizminin asil ilkelerini kavramaları, onu ciddiyetle ve şevkle kucaklamaları vaktidir. Onlar bu yeni sistemin öğretmekte olduğu aslî faziletleri kavrayıp anlamalı ve hakikî hürriyetin müdafaası için gasıpların, despotların, yani Britanyalıların saldırılarını savuşturmak için bolşevik birliklere katılmalıdırlar… Hey Muhammedîler! Dinleyin bu kutsal çığlığı. Lenin ve Rusya’nın Sovyet hükümetinin sizlere yaptığı hürriyet, eşitlik ve kardeşlik çağrısına cevap verin.” (aktaran Dave Crouch, Bolşevikler ve İslam)

*** 4 Kasım 1917’de yeni Sovyet hükümetince yayımlanan ve “tüm Rusya ve Doğulu Müslüman işçilere” çağrı yapan beyanname Çarlık döneminde ezilen halklar üzerindeki baskının önemli bir ayağı olan dini baskıya Sovyet döneminde son verildiğini dile getirir: “(…) tüm camileri ve ibadethaneleri yıkılan, inançları ve gelenekleri Rus çarları ve zalimlerinin çizmeleri altında çiğnenmiş olan Rusya Müslümanları: millî ve kültürel kurumlarınız artık sonsuza dek hürdür ve kutsaldır. Devrimin güçlü muhafazası altında olan tüm diğer Rusya halkları gibi siz de haklarınızı bilin.(…)”

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!