/ Devrimci Perspektif / Senaryo Oynanıyor: Medeniyetler Çatışması (Oğulcan Sönmez)

Senaryo Oynanıyor: Medeniyetler Çatışması (Oğulcan Sönmez)

on 24 Ağustos 2014 - 21:01 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
24 Ağustos, 2014

Egemen güçlerin arka bahçesi saydığı Ortadoğu’da yaşananlar, bu coğrafyanın insanlarını her geçen gün dönüşü olmayan bir bataklığın içine doğru çekiyor. Etnik ve mezhepsel gerilimlerin doruk noktasının yaşandığı şu günler, katliamların neredeyse günlük bir iş haline geldiği, ölümlerin normalleştiği bir tablo çizmekte. Bu bataklığı yaratanlar, bizim cephemizden gayet açık bir şekilde görünürken, başta ABD ve İsrail olmak üzere birçok emperyalist güç; sanki bu yaşananların hiçbiriyle alakaları yokmuş gibi, yıllardır planlı bir şekilde bu terörü yaratmamış gibi mide bulandırıcı açıklamalar yapmaktalar. Filistin halkının üzerine bombaların yağdığı şu günlerde İsrail’e destek açıklamalarından başka bir şey yapmayan ABD’nin, IŞİD çetesi Bağdat’a doğru ilerlerken yaptığı müdahale tehditlerini; değişen dengeleri kontrol alma çabasını halen izlemekteyiz. ABD ve emperyalist ortakları, Ortadoğu’da kullanabilecekleri özneleri yaratıp harcamaya devam etmekteler. Bu politika yüz binlerce masum insanın katliama uğramasını da beraberinde getiriyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan katliamların arka yüzünü incelemeden önce Samuel Huntington’ın medeniyetler çatışması tezini hatırlamakta fayda olacağını düşünüyorum. Bu tez: Sovyetler

Birliğinin dağılmasından sonra artık sınıf çatışmasının, başka bir değişle sömüren-sömürülen savaşının bittiğini, 21. yüzyılda yaşanacak olan çarpışmaların temelini medeniyetler mücadelesinin oluşturacağını ve bunun bütün halklar tabanında meşruluk kazanarak her kültürün bir parçası haline geleceğini söylemiştir. Bu tezin bizim nezdimizde herhangi bir gerçekliği olmasa da, kapitalizmin koruyucu halkalarından biri olması itibari ile anlaşılması gereken bir olgudur. Öyle ki bu; geleceksiz kalmış milyonları, ezilen-sömürülen halkları, işçileri, emekçileri bölmenin; yani temel olarak dünya işçi sınıfını ayırmanın yoludur. Zira bu kitlelerin birleşmesinin; yani Alevi-Sünni, Kürt-Türk demeden ortaklaşıp mücadele etmenin, emperyalizmin karşısındaki yegâne kurtuluş olacağının farkındayız. Bu tehdidin farkında olan emperyalist-kapitalist sistem, başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere bütün dünyada bu tezi hayata geçirmek için çalışmaktadır. Büyük ölçüde başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Somut bir örnekle hareket edersek; Arap coğrafyası: İran’dan İspanya’nın güneyine kadar uzanan, uçsuz ve bir o kadar da yeraltı zenginlikleri bakımından verimli bir coğrafyadır. Bu coğrafyadaki yeni gençlik kuşağının; özgürlüğe, demokrasiye ve iyi bir yaşama olan özlemleri, emperyalist kapitalist sisteme ve onların işbirlikçi diktatörlüklerine karşı bir isyanı tetikleyebilir. Bu ihtimal, onları korkutan asıl gerçekliktir. Arap baharına burun kıvıranlar marifetleriyle övünsün; meydanları dolduran, Tahrir sokaklarını egemenlere zindan eden emekçiler, emperyalist sistemi epeyce tedirgin etmiştir. Mısır’daki hareket; kimlik ayrımı gözetmeksizin bütün emekçi halkın daha iyi bir yaşam için, demokrasi için, özgürlük için sokağa döküldüğü bir harekettir. Yani, sosyalist figürlere kapılarını açmış bir sınıf ve gençlik söz konusudur. Böylesi kitlesel bir eylemliliğin başarısızlığı ya da askeri bir darbeyle sonlanması, devrimci bir partinin olmayışı ya da sosyalist örgütlerin güçsüzlüğü ile açıklanabilir. Eğer ki Tahrir’deki olağanüstü güç, Marksist bir rehberlikle ilerleseydi, Ortadoğu’nun geleceği çok daha farklı olurdu, bundan eminiz. Biz bunu nasıl bu kadar rahat ifade edebiliyorsak, yani sosyalistlerin öncülüğünde Ortadoğu’daki bataklığın kuruyacağından nasıl eminsek, emperyalistler de en az bizim kadar bu “tehlikenin” farkındalar. Buna bağlı olarak uzun yıllardır Ortadoğu halklarının üzerine mezhepçi, psikopat radikal İslamcı çeteleri bela etmişlerdir. Bu çetelerin misyonu kısaca şöyle açıklanabilir: Sünni-Şii çatışmasında birer taraf olmuş radikal İslamcı çeteler, masum halkın kanını dökmekten başka bir şey yapmazlar. Bu onların iyi yaptığı tek şeydir zaten. Buna bağlı olarak yaratılan iç savaş ortamında halklar arasında düşmanlık tohumları ekilir ve açılan yaraların kapanması bazen hiç mümkün olmaz. Burada ortak düşman (yani bu savaşı başlarına bela eden emperyalizm) unutulur, yerine yeni düşmanlar kazanılır. Örneğin bugün Irak’ta Şii halkın tek düşmanı, onları gördüğü yerde öldüren ve Şii erkeklerin eşlerine helal diyen IŞİD çetesidir. IŞİD’e hissedilen düşmanlık, IŞİD kendisine Sünni dediği için Sünni halka karşı oluşan bir düşmanlığa dönüşür. Böylece yoksulluğun, sefaletin, ezilmişliğin yarattığı öfke böylesi sonu olmayan bir çatışmanın içerisinde tüketilir ve emperyalizm kendini korumuş olur.

Bunun Türkiye’de denenmesi; 70’lerde yaşanmıştır. Devrimci mücadelenin önüne geçmek amacıyla bizzat ABD ve Türkiye egemenleri tarafından tasarlanmış Alevi-Sünni çatışması, birçok ilde vahim katliamların önünü açmıştır. Bu katliamları gerçekleştiren unsurlar ABD’nin ve Türkiye egemenlerinin maşası olan ülkücü faşist çetelerdir. Bu örnekten yola çıkarak günümüz Ortadoğu’suna bakacak olursak; ABD’nin ve emperyalizmin maşası olan terör çetelerini daha iyi anlarız. Örneğin El-Kaide denilen örgüt, bizzat ABD tarafından Afganistan’daki SSCB işgaline karşı savaşmak amacıyla yaratılmıştır. Hatta yine kendi yarattıkları bu örgütü kullanarak Afganistan’ı işgal etmişlerdir. Ancak emperyalistlerin her şeye muktedir olamayışının bir kanıtı olarak yarattıkları bu bela bugün kendileriyle savaşmaktadır. Çünkü bu tip radikal unsurlar uzun vadede kullanışlı olamazlar. Motive oldukları cihad fikrinden uzaklaşmaları tabanlarını kaybetmeleri ve sürekli savaş halinde olan bir coğrafyada eriyip gitmeleri anlamına gelir. Bu sebeptendir ki IŞİD ve Taliban gibi psikopatlıkta birbiriyle yarışan çeteler, nihai amaçları içinde savaş vermelidirler. Bu bağlamda

Taliban bugüne kadar binlerce ABD askerini öldürmüştür. Bu tip örnekleri, sayısız kez çoğaltabiliriz. Diğer taraftan bu kayıplar, ABD egemenleri için tolere edilebilir, oyunun kuralı olan kayıplardır. Neticede IŞİD vb’ lerinin yerine getirdiği misyon, ABD için orta ve uzun vadede muazzam faydalıdır.

IŞİD’in Ortaya Çıkışı

Günümüze geri geldiğimizde ise Irak’ta yaşanan son gelişmeleri IŞİD’in ortaya çıkışına bir göz atarak değerlendirelim. IŞİD, El-Kaideye bağlı bir yapılanma olarak ABD’nin Irak işgaline başladığı ilk yıllarda kurulmuştur. İlk lideri Zarkavi adında El-Kaide içerisinde yetişmiş bir cihatçıdır. İşgale karşı direniş gösteren IŞİD, o dönemde hatırı sayılır bir büyüme kaydetmiştir. Örgütün temelleri Irak’ta atılmıştır. IŞİD’in aktifleşmeye başladığı dönem ise Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden sonra buna şiddetle karşılık verileceğini söyleyen ve birçok intihar saldırısına imza atan Ebubekir El Bağdadi ile olacaktır. Anlaşılacağı üzere El-Kaide’ye kökten bağlı ve sadık bir yapılanmadır. Diğer taraftan bu durum, daha sonra temellerinden değişecektir. Bugünkü IŞİD ise Suriye’de mayalanacaktır. Suriye iç savaşında bölgedeki diğer İslamcı unsurlara karşı herhangi bir din kardeşliği hissetmeyen IŞİD, yeri geldiğinde onlarla çatışmış ve tek cihatçı unsurun kendisi olduğunu her fırsatta söylemiştir. El-Kaide’nin IŞİD’ı tasfiye etmek amacını ortaya döken bir ses kaydı, karanlık bir şekilde El-Cezire’ye sızdırıldıktan sonra,

ipler iyice kopacaktır. Buna bağlı olarak El-Kaide’yle arası açılmış ve “bağımsız” bir örgüt olmuştur. Suriye’de uzun bir süre diğer İslamcı örgütlerle çatışarak büyük kasabaları hatta kentleri kontrol eder noktaya gelmiştir. Fakat elbette IŞİD’in bu ani büyümesi, kendi başına gelişen bir durum olmayacaktır. Buna bağlı olarak, Türkiye üzerinden bu unsurlara yıllarca para, silah yardımı yapılmış, yaralı çeteciler Türkiye sınırları içerisinde tedavi edilmiştir. “Tırlar dolusu silah” denilince aklımıza gelmesi gerekenler bunlardır. Aslına bakarsanız AKP’nin açıktan desteklediği bu çete, Türkiye sınırları içerisindeki politikalarını destekler bir biçimde karşımıza çıkmakta. Yani AKP’nin geldiği geleneğin köklerinde bulunan mezhep ayrımı; bugün RTE’nin temel politikası olmuşken IŞİD’in açıktan desteklenmesi, Türkiye sınırları içerisindeki kutuplaşmayı da daha görünür kılıyor.

Emperyalizmin Suriye’deki nihai hedefi BAAS rejimini ortadan kaldırmak ve kendi maşası olan bir iktidar yaratmaktır. Ancak gelinen şu noktada bu planın geçerliliğinin kaldığını söyleyemeyiz. Nitekim IŞİD, ABD’nin bölgedeki en kullanışlı unsurlarını bir bir tasfiye etmiştir. Kısacası ABD, rejim değişikliği hedefini gerçekleştiremese de Suriye paramparça edilmiş bir ülke haline getirilerek devre dışı bırakılmıştır. Suriye, öyle bir iç savaş bataklığına saplanmıştır ki geçmişin Afganistan’ını ve Somali’sini geride bırakarak dünyanın en korkunç yeri haline gelmiştir. Irak’ın da benzer bir durumda olduğunu hatırlarsak ABD ve Türkiye gibi müttefiklerinin marifetini daha iyi anlamış oluruz.

IŞİD Tehditi Büyüyor!

IŞİD’in Suriye’deki savaş süregiderken oradaki güçlerini asgari seviyeye düşürerek birden bire Irak’a neden geldiği ise başlı başına bir merak konusu. Bu soru çok önemli noktaları da cevabında barındırmaktadır. Musul kenti nasıl oldu da birden bire düştü? Kısaca cevaplamadan önce şunu belirtmek gerekir ki; Musul’un alınışı ve sonrasında yaşanan gelişmeler; burjuva basının yarattığı algının aksine IŞİD’in askeri gücüyle alakalı değildir. Takip edenler, IŞİD’in ilerleyişi esnasında Musul’un savunmasındaki askerlerin silahlarını dahi bırakarak kaçtıklarını görmüşlerdir. Bunun temeli Saddam’ın devrildiği sürece kadar uzanmaktadır. Kısaca hatırlayacak olursak; Sünni-Şii gerilimi, 2006 yılında çoğalan silahlı eylemlerle doruğa ulaşmış; İslamcı Sünni çetelerin yaptığı silahlı eylemlerin akabininde, Şiilerin karşılık vermesiyle çok kanlı bir iç savaş yaşanmıştır. Saddam rejiminin yerine kurulan ABD maşası iktidar ise Saddam’ın artıklarını tamamen silmek amacı ile çoğunlukla Şiilerden ve Kürtlerden oluşmuştur. Bu durum; Şii iktidarın baskılarını artırmasına sebep olarak, Sünnilere karşı oluşan bir baskı rejimi yaratmıştır. Görüldüğü gibi Maliki rejiminin içinde halen devam eden bu derin çatlaklar, Selefi bir örgüt olan IŞİD’in Musul’a doğru ilerlerken öncesinde Sünni aşiretlerle anlaştığı buna bağlı olarak ordudaki Sünni askerlerin savaşmayı reddettiği ve Şiilerin kaçtığı bir ortam yaratmıştır. Zaten Sünni halkın Maliki’den bıkmış olduğu gerçeği bugünlerin temelini atmıştır.

Unutulmamalıdır ki IŞİD, Irak’ta, Suriye’de olduğundan daha güçlüdür. Çünkü çetenin Suriye’de ki tabanı, oradaki yerel halktan çok, başka ülkelerden gelmiş cihatçılardan oluşur. Ancak durum Irak’ta böyle değildir. Maliki rejiminin Sünni halka uyguladığı zorbalıklar IŞİD’in doğrudan bölge insanından beslenerek mezhepsel ayrımı kendi lehine kullandığı bir ortam yaratmıştır.

Elbette ki bu durum ABD, Türkiye ve bölgedeki jandarma rolünü üstlenmiş İsrail için bulunmaz bir fırsattır. Türkiye devleti başka bir maşa olan Barzani ile yaptığı antlaşmalar doğrultusunda, Kerkük üzerinden gelen petrolü doğrudan piyasaya sürecektir. Bu yüzdendir ki Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının önemi birden Türkiye’yi ilgilendiren bir hal almıştır.

Unutulmamalıdır ki IŞİD Irak’ın en büyük ikinci petrol rafinerisini şu anda elinde tutuyor. Ve karşılıklı ilişkiler doğrultusunda Türkiye üzerinden bu petrol dünyaya er ya da geç servis edilecektir. İsrail ise; kurulduğu günden bu yana Siyonist amaçlarına ulaşmak için Filistin halkını katletmekte. Bugün RTE meydanlarda Filistin halkının üzerine bomba yağdıran İsrail’e yalandan ve tamamen göstermelik bir şekilde lanet okumakta olsa da İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret antlaşmaları ve ekonomik ilişkiler herhangi bir zarar görmeden tıkırında işlemektedir. Kısacası bu bataklık görüldüğü üzere kuruyacak gibi durmuyor.

Ortadoğu halkları uzun yıllardır zulümden, sefaletten, katliamlardan başka bir şey görmüyor. Bu yazının yazıldığı şu günlerde mazlum Filistin halkının üzerine bombalar yağmakta. Irak’ta, Suriye’de insanlar; doğuştan sahip oldukları ırkları ya da mezhepleri yüzünden öldürülmekte. Yazının başında bahsettiğimiz medeniyetler çatışması fikri emperyalist güçlerin güdümünde hız kesmeden yayılmakta. Bugün Ortadoğu’daki bütün katliamların, zulmün ve sefaletin tek sorumlusu emperyalizm ve onun maşası olan çetelerdir. Onların yarattığı suni ayrışmalar, tarihi kan dolu bu coğrafyayı yaşanmaz bir hale getirmiş, insanları evlerinden, yurtlarından etmiştir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!