/ Devrimci Perspektif / Taşları Yerinden Oynatan 10 Yıl – Güneş Gümüş

Taşları Yerinden Oynatan 10 Yıl – Güneş Gümüş

on 11 Kasım 2012 - 01:31 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

AKP’li bir on yılı geride bıraktık. On yıl gibi kısa bir zaman Türkiye tarihinin en keskin dönüşlerinden birine tanıklık etti. Egemen sınıf içi ilişkiler, büyük kırılmalar olmadan farklılaşmayacak kadar büyük değişimler geçirdi. Taşlar yerlerinden oynadı. Yaşananlar AKP’nin özel bir başarısı mı, yoksa Ümit Cizre’nin dediği gibi AKP “…doğru zamanda, doğru yerdeydi ve doğru işi” mi yaptı ya da bu gelişmeleri zorunlu kılan tarihsel koşullar AKP’yi var edip onunla başarıya mı ulaştı? Bu soruların cevaplarını vermek ve Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü anlamak için AKP’nin iktidardaki on yılına iç siyaset açısından birlikte bakalım.

Türkiye’de Burjuva Gelişimin Belirleyicileri

AKP döneminde egemen sınıf içinde değişen güç dengelerini anlamak için Türkiye modernleşmesinin niteliğini kavramak gerekir. Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülkelerde burjuva demokratik dönüşüm, burjuva güçlerin yokluğu ya da güdüklüğünde ülkedeki tek dinamik unsur olan askeri-sivil bürokrasinin eliyle gerçekleşmiş; bu güçler kapitalist gelişmenin zorunlu bir parçası olarak yerli sermayeyi yaratma görevine soyunmuşlardır. Ortada eski rejimin bağrında gelişerek kabuğuna sığmaz hale gelen burjuva unsurların imza attığı burjuva devrimler değil, sivil-askeri bürokrasi tarafından yaşama geçirilen kapitalist dönüşümün tepeden dizayn edilmesi vardır. Sivil-askeri bürokrasinin sunduğu fırsat ve imkanlarla ortaya çıkan burjuvazinin serpilip gelişmesi zaman almış, bu süreç boyunca hep bürokrasi karşısında boynu bükük kalmıştır ve de bu güdüklük, ürkeklik burjuvazinin kimliğine damgasını vurmuştur. Kapitalistlerin 1950’li yıllarda uluslararası sermayeyle işbirliği içinde gelişip büyümesi üzerine bürokrasinin biçtiği gömlek burjuvaziye dar gelmeye başlamış ve devletlü kesimlere karşı ilk ataklar start almıştır. Ancak kapitalistlerin soluğu bu süreci tamamlamaya yetmemiş; 1960’lı ve 70’li yıllarda ise bu döneme damgasını vuran sınıf hareketi ve sosyalist hareket, ortak düşmana karşı egemen sınıfı birleştirerek bu kavgayı geleceğe ötelemiştir.

12 Eylül darbesinin devrimci sınıf hareketine öldürücü darbeyi indirerek egemen sınıfın domuz topu gibi birleşmesine neden olan koşulları ortadan kaldırmasıyla iç kavganın yeniden gündeme gelebileceği ortam açığa çıkmıştır. 1980’li yıllar sadece radikal sol ve işçi hareketinin belinin bükülmesi anlamında değil iyice palazlanmış burjuvazinin küresel sermaye ile entegrasyonunun getirdiği güç dolayımıyla da egemen sınıf içi ibrenin sermayeden yana dönmesi için ataklar, özellikle de Turgut Özal ile birlikte kendini göstermiştir.

Dünyayı hakimiyeti altına alan yeni paradigma (neoliberalizm) bağlamında değişen devlet yapılanması anlayışı da egemen sınıf içi çatışmanın ateşine kömür atmıştır. Şöyle ki, neoliberalizmle birlikte devletin, özellikle ekonomi alanında, etki alanının sınırlandırılmasına dayanan minimal devlet anlayışı hakimiyet kazanmıştır.

Yönetimin rasyonelleşmesinin bir ürünü olarak büyük önem ve değer atfedilen [Weber: “Bürokratizasyon her şeyden önce, yönetsel işlevleri salt nesnel gerekçelere göre uzmanlaştırılması ilkesinin gerçekleştirilmesine optimum olanak sağlar.”] bürokrasi; 1929 krizi ve 2. dünya savaşı sonrasında gelişen refah devleti ile altın çağını yaşamış; ancak neoliberalizmle birlikte itibar kaybederek hantallıkla, verimsizlikle, kuralcılık ve kırtasiyecilikle eş tutulmaya başlamıştır.

Bürokratik devlet geleneği yerini girişimci devlete terk ederken dönemin geçerli değeri de bürokrasinin kurallara dayalı yönetim yapılanması (sadece ekonomi değil, siyasetten yargıya kadar) değil deregülasyon, yani kuralsızlaştırma, esnekleştirme olmuştur. Bu anlayışın da bürokrasi eliyle hayata geçemeyeceği aşikardır.

Dünya çapında etkili devletin yapısına ilişkin bu ideolojik dönüşüm Türkiye’de de etkisini bulmuştur. Küresel sermaye Türkiye’de çalışacağı ortak olarak geleneksel bürokratik yapıları ve onların tam anlamıyla piyasa merkezli olmayan algılayış ve yapılanmasını (örneğin kuralcılığını, ki kurallar olmaksızın bürokrasi olmaz) baz almak istememesi bu çerçevede oldukça anlaşılırdır. Özellikle de Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte uluslararası güçler açısından Türkiye’de ordunun stratejik ortak olarak yeri, doldurulamaz olmaktan çıkmasıyla uyum içinde çalışılabilecek başka müttefiklere yüzü döndürmenin kapısı aralanmıştır. Kapı aralansa da o alanı doldurulacak bir aktörün ortaya çıkması ve de koşulların onun etkin şekilde faaliyet göstermesi için uygun hale gelmesi zaman almış, 90’lı yıllarda bu konuda ilerleme sağlanamamıştır.

Neden AKP?

90’lı yılların siyasi istikrarsızlığında TÜSİAD ile temsil olunan sermaye, sivil-askeri bürokrasi karşısında kendi kavgasının yürütücüsünü bulamamış; çeşitli çıkışlar yaşansa da bunlar dönemsel, hatta anlık olmanın ötesine geçememiştir. Hatta bir dönem sermayenin kendi içinde unsurlar bu misyona soyunsalar da toplumsal desteğin yokluğunda başarıya ulaşamamışlardır.

AKP’nin ortaya çıkışı tarihsel bir momente denk düşmüş; merkez sağın neredeyse tamamen çözüldüğü koşullarda sağ oryantasyonlu kitlelerin tek adresi AKP olmuştur (MHP’nin gerek bir önceki iktidar döneminde yıpranması gerekse geniş kitlelere hitap edecek bir parti olmadığı göz önünde bulundurularak). AKP, on yıllık iktidarı boyunca da bu desteğin sürmesini sağlamakta başarılı olmuştur (muhaliflerinin bu partiyi yıpratmaktaki başarısızlıklarının katkısıyla elbet).

AKP, gerek sahip olduğu kitle desteği ve böylece tek parti iktidarı olmasıyla gerekse bu desteği sürdürebilmesiyle liberal sermayenin kavgasını uzun erimli yürütebilecek bir güç olarak belirmiştir. AKP’yi bu açıdan özel kılan diğer bir faktör de ideolojik bir parti olması dolayısıyla –neredeyse her gündemde- bütünlüğünü koruyabilmesi, kendi iç kavgalarında boğulup gitmemesi, ve daha da önemlisi partinin geçmişi ve ideolojik yönelimi çerçevesinde sivil-askeri bürokrasinin geriletilmesinden çıkar sahibi oluşudur; bu konuda istekli olmasıdır.

AKP’nin başka bir önemli meziyeti de uluslararası güçlerin yeni Ortadoğu tahaüllerine uygun şekilde ılımlı İslam modelinin Türkiye’de bir örneğini yaratma istekliliği ile küresel sermaye uyum içinde çalışabilmesidir. Batılı emperyalistler açısından, AKP’nin, zaman zaman ulusalcı kaygılarla hareket edebilen, Rusya-Çin bloku ile çalışma peşinde koşabilen unsurları içinden çıkarabilen bir TSK’dan daha iyi bir müttefik olacağı açık olsa gerek. Dolayısıyla AKP, iktidarının ilk döneminden itibaren uluslararası güçlerin (AB, sonra etkinliği azalsa da, ve ABD) belirleyici desteğini –özellikle egemen sınıf içi kavganın kazanılmasında- kazanmıştır.

AKP, ulusal ve uluslararası sermaye güçlerinin desteğiyle iktidarı süresince sivil-askeri bürokrasinin geriletilmesi, kurumlarının düşürülmesi için etkili ve başarılı bir kavga yürütmüştür. Bu kavga önceleri daha dikkatli ve adım adım ilerlerken sivil-askeri bürokrasinin kalelerinin düşürülmesiyle şiddetlenip sertleşmiştir. Öncelikle cumhurbaşkanlığını ele geçiren, böylece YÖK ve üniversiteleri düşüren AKP, devletlü kesimlerdeki zayıflamaya mukabil saldırılarını sertleştirerek en keskin ve güçlü düşmanı orduyu, önce en marjinal unsurlardan başlayarak genişleyen Ergenekon-Balyoz gibi operasyonlarla güçten ve kendisine karşı yürüttüğü mücadeleden düşürmüştür. YAŞ toplantılarında askerlerin yumruklarını masaya vurduğu dönemden genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarının tutuklanan komutanlar nedeniyle protestoyu çaresizce istifa etmede -2011- bulduğu bir döneme geçiş yapılmıştır. 5 0cak 2012’de İlker Başbuğ’un tutuklanması eski bir genelkurmay başkanının tutuklanması açısından bir ilk olmasının yanında Türkiye’de ordunun gücü ve rolü açısından da bir dönemin kapanışını simgelemektedir. Kemalist bürokrasinin son kırıntılarının kaldığı yüksek yargı da Anayasa mahkemesi, HSYK’nın ele geçirilmesiyle birlikte düştü olarak değerlendirilebilinir.

AKP, sivil-askeri bürokrasiye karşı bütün bu saldırıları sırasında vesayet rejimine karşı mücadele ettiği, demokratikleşme için çalıştığı propagandalarını kavgasını meşrulaştırmada ideolojik bir dayanak olarak kullanmıştır. Bu bağlamda liberallerin, sol liberallerin, hatta kendisini sosyalist olarak niteleyen örgütlerin desteği niceliklerinden büyük bir anlam kazanarak AKP’nin kavgasının, ilerici-demokratik bir kavga olarak görülmesine imkan vermiştir. Uluslararası kamuoyunda bile bu şekilde değerlendirilen AKP, sivil-askeri bürokrasinin belini bükmesiyle birlikte iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra bütün bu liberal destekçilere sırtını dönmüş –onlar hala sırt dönmemekte ısrar etse de- baskıcı yüzünü daha da çekinmeden göstermeye başlamıştır (öncesinde bu şekilde olmadığı anlamında değil, ceberrut yanını görmek istemeyenlerin bile gözüne sokması bağlamında).

AKP, sivil-askeri bürokrasiye karşı kavga yürütürken bu güçler de elleri kolları bağlı durmamış, AKP’yi yıpratmak, yerinde etmek için çeşitli yollara başvurmuştur. Darbe girişimlerinden Kemalist kitleleri harekete geçiren Cumhuriyet mitinglerine kadar denemeler hem sivil-askeri bürokrasinin iradesizliğini (tabi arkada ABD olmayınca işler öyle kolay olmuyor) hem de AKP’nin toplumun kimlikler, yaşam tarzları (laik ya da değil) üzerinden bölünmesinden karlı çıktığını göstermiştir.

AKP iktidarının koalisyon ortağı sayılabilecek Gülen cemaatinin sözcülerinden Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, PKK’ye ilişkin olarak “Türk ulusalcıları kaybetti, Kürt ulusalcıları da kaybedecek” demişti. Gülerce’nin tariflediği Türk ulusalcıların kaybetmesi, sadece bu ülkeye has bir gelişme olmayıp Ortadoğu çapındaki ulusalcı burjuvaların tasfiyesinin yumuşak bir biçimde gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Türkiye’de tanıklık ettiğimiz şu on yıllık süreç, hem Türkiye tarihi açısından kritik bir kırılma (egemen sınıf içi güç dengeleri, ilişkiler anlamında) olarak hem de Ortadoğu’nun tamamında kanlı şekilde gerçekleştirilen ulusalcı güçlerin tasfiyesinin Türkiye’de de yaşama geçmesi anlamında bir dönüm noktası olarak tarihte yerini alacaktır. Ortadoğu’da Saddam’ından Kaddafi’sine kanla yazılan bu dönüşüm, Türkiye yumuşak, kansız bir geçiş yaşamıştır; ama neredeyse onlar kadar da keskin bir dönüşe tekabül etmektedir. TSK bünyesinde toplam sayıları 365 olan muvazzaf general ya da amiralin 58’inin –yani yaklaşık yüzde 20’sinin- tutuklu olduğu düşünüldüğünde bile durum yeterince açıktır.

AKP, egemen sınıf içi çatışmada liberal sermayenin kavgasının yürütücüsü olarak tarihi düşmanından kurtulmuşsa da tarihi projesini hayata geçirmede önünde güçlü ve hatta neredeyse tek ciddi muhalefet olarak Kürt ulusal hareketi durmaktadır. Kemalist bürokrasiyle kavgadan zaferle çıkar çıkmaz Kürt ulusal hareketine karşı taaruzunu şiddetlendirmesi de sıranın bu gücü bertaraf etmeye geldiğinin kanıtıdır. Bu bağlamda gelecek dönemde AKP’nin kavgalarına, önünde kalan tek gerçek engeller olan Kürt ulusal hareketi ve zayıf da olsa örgütlü tek güç olan emek hareketi ve sosyalist solla devam edeceğini söylemek hata olmayacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!