/ Devrimci Perspektif / Tekel Direnişi Sürüyor, Neler Oluyor, Yapılması Gerekenler

Tekel Direnişi Sürüyor, Neler Oluyor, Yapılması Gerekenler

on 16 Şubat 2010 - 12:17 Kategori: Devrimci Perspektif
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

TEKEL işçilerinin Ankara’da Türk-İş Genel Merkezi önündeki bekleyişi bugün itibariyle 12.gününü doldurdu. Durum nedir?

Durumun birinci yönü, 4-C uygulamasının yaklaşık 12 bin Tekel işçisinin yaşam standartlarında gerçek anlamda bir yıkım anlamına gelmesi ile ilgili. Öyle ki bugün yaklaşık 2000 TL üzerinde maaş alan işçilerin ücreti 4-C ile beraber 500 tl civarına düşecek… Bunun neticesinde işçilerin sonuç almadan Ankara’dan dönmeye niyetleri yok. Aileleri için karanlık bir geleceğin kapıda olduğunu hisseden işçiler tedirgin bir bekleyiş içerisinde, kızgın ve kararlılar. Eylemsel süreçlerin radikalleşmesi gerektiği birçok işçinin ortak kanısı. Çok zor şartlar altında umutsuzluğa düşüp ya da birileri nasıl olsa kavga veriyor kaytarmacılığıyla geri dönenler olsa da bunlar genel havayı şimdilik olumsuz yönde etkileyecek düzeyde değil. Genel olarak Ankara’nın soğuğuna, parasızlığa ve daha bin bir türlü olumsuzluğa aldırış edilmiyor. Desteğe gelen sol kamuoyu işçilere moral oluyor. Olayların radikalleşmesinden korku duyulmuyor, bilakis sınıf iç güdüleriyle bunu bekleyen ve isteyen işçiler oldukça fazla sayıda.

Durumun birinci yönü işçilerin radikalliği ve daha militan mücadelelere oldukça açık olmaları ise ikinci yönü sendikal bürokrasinin eylem üzerindeki hakimiyeti. Türk İş’e bağlı Tek Gıda İş, Tekel’in özelleştirilmesi sürecine uzun yıllar üstelik tabanın basıncına rağmen seyirci kaldı. Sigara ve içki fabrikaları özelleştirilirken, Sümerbank, Tüpraş, Petkim ve daha birçok özelleştirme süreci devam ediyorken gerekenler yapılmadı. Şimdi Tekel’e bağlı ambar işçileri için de süreç sona doğru gelirken işçilerin tabandan gelen basıncı Tek Gıda İş bürokrasisini harekete zorladı, arabalar tutuldu, Ankara’ya gelindi. Tek Gıda İş’in on iki bin sendikalıyı kaybetmesi sendika için büyük bir kayıp anlamına gelecek. Parasal kayıptan söz ediyoruz, ama prestij kaybının da önemli bir faktör olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. 17 yıllık bir işçi tamamı sendikayla geçen bu süreçte sadece bir kez eğitim çalışması ile karşılaştığını söylerken çıplak bir gerçeği ortaya koyuyor aslında: sendikalar ağalığın ellerinde giderek bürokratik kabuklara dönmektedir. Tekel işçilerinin kaybının sendikaların içi boşalarak gittikçe daha yoğun biçimde bürokratik kabuklara dönüşmesi sürecine hız kazandıracağı gözüküyor. Bu anlamda sözkonusu ekonomik ve prestijle ilgili kaybın Tek Gıda İş’i harekete zorladığı bir gerçek. Ayrıca Türk-İş genel merkezinden farklı olarak Tek Gıda İş, AKP ile arası iyi olan bir sendika değil. Bu da Tekel direnişinin bir gerçeği. Gelgelelim sendikal bürokrasinin radikallik anlamında limiti dolmuş durumda. Abdi İpekçi parkında bekleyen işçilere yapılan sert polis saldırısı ertesinde işçilerin radikalliği de ortadayken Tek Gıda İş bürokrasisi yolun sonuna gelmiş durumda, topu Türk-İş genel merkezinde attı. Artık mesele Türk-İş’in meselesi olmuştur deniyor. Böylelikle olası bir ihanet durumunda sorumluluktan kurtulma şansını da en azından bahane boyutuyla yedeklemiş durumdalar. Üstelik AKP yanlısı bir Türk-İş yönetimini yanlarına çekmelerini bir başarı olarak lanse ediyorlar. Türk-İş başkanlar kurulundan çıkan cuma günleri, yani haftada bir kez, ilk olarak bir saat sonraki haftalarda ise birer saat arttırmak suretiyle grev kararını başarıya örnek olarak sunuyorlar. Türk-İş yönetiminin bu işe müdahil olması Tekel işçilerinin ortaya koydukları mücadele ve kararlılığın bir sonucudur. Yani mesele büyümüştür ve Türk-İş yönetimi buna mecbur kalmıştır. Peki, bu, başlı başına iyi bir gelişme midir? Türk-İş genel yönetiminin olayları manüple etmek konusunda Tek Gıda İş bürokrasisinden daha fazla imkana sahip olduğu bir gerçektir. Başkanlar kurulundan çıkan grev kararının oldukça cılız olması bir yana bu karar sendikal bürokrasinin sahtekârlığı ve basiretsizliğini net biçimde sergiliyor. Neden cuma günü de Salı, Çarşamba değil? Çünkü, bir dahaki cuma günü yılbaşı tatili, zaten grev mümkün değil. Doğal olarak iki haftayı kurtarmış oluyor uyanık sendika ağaları. Bu süreçte meselenin hallolacağını hesaplıyorlar belli ki. Zira iki saatlik bir grevin patronlarda yaratacağı öfkeden ödleri patlıyor. O koltuklarda oturmak kolay değil çünkü.  Zaten 31 Ocak son gün olarak verilmiş durumda. Haftada bir, bir- iki saatlik grevi bile göze alamayıp araya yılbaşı tatilini sıkıştırma kurnazlığına başvuruyorlar. Bu kurnazlar  5 katlı kocaman Türk-İş genel merkezinde işçilerin konaklamasına bile izin vermiyorlar. O binada konaklayan işçileri sokağa kapı dışarı ediyorlar. Sormak lazım işçilerin alınteri ile elde edilen o koca bina ne işe yarar? Şaşırdık mı elbette ki hayır.

İşçilerin sendikal ağalığa karşı tutumu genel olarak güvensiz bir onay hali olarak tariflenebilir. İşçilerin taban inisiyatifinin sendikal bürokrasiyi ileri gitmek zorunda bırakması bir anlamda bekle gör sonucunu çıkarıyor. Bütün işçiler Türk-İş bürokrasinin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Ne var ki işçiler arasında sendikal bürokrasinin sınırlarını aşmanın şu aşamada eylemin birliğini bozabileceği ve bunun da yenilgiye neden olacağı endişesi hâkim. Diğer taraftan işçiler ihanet ihtimalinin gayet farkındalar ve böyle bir durumda tepkilerinin sert olacağını tahmin etmek güç değil. Bu çarşamba günü yapılacak Türk-İş başkanlar kurulundan çıkacak kararlar bekleniyor, tatmin edici şeyler çıkmaması durumunda işçilerin sendikal bürokrasi üzerindeki basıncının artması kesin. Diğer taraftan kurulun başka bir tarihe gün verip şuna kadar bekleyin bir şeyler olabilir türünden yeni beklenti aşamaları yaratması yoluyla gerilimi düşürme taktiğine başvurması muhtemel. Sendikal bürokrasinin tavrının yılgınlık ve umutsuzluğun gelişmesini beklemek olduğundan şüphe yok. Bunun ardından son derece kaypak bir anlaşma için hükümetin kendilerine el uzatmalarını bekleyecekler.

Bizler İşçinin Yolu yoldaşları taban inisiyatifinin gelişmesi ve güçlenmesi için var gücümüzle uğraşıyoruz. İşçiler arasında dağınık vaziyette tüm gün işçilerin kendi güçlerini fark etmeleri için sohbet halindeyiz. Ardından da mümkün olan en fazla sayıda işçiyi evlerimize davet ederek bir yandan onların konaklama sorununu çözümüne bir ölçüde de olsa çözüm buluyoruz, diğer yandan da direnişin geleceği için birlikte kafa yoruyoruz. Sonuçta işçiler sendikal bürokrasinin yörüngesinden çıkmadıkça, taban inisiyatifi buzları kıra kıra ilerlemedikçe gerçek bir zaferden söz etmek mümkün olmayacak. Bunun gelişmesi adına tabanda işçilerin kendilerinin belirleyeceği bir direniş komitesinin oluşturulması ve mücadelenin gidişatında bu komitenin başat konuma geçmesi belirleyici olacaktır.

Bütün işçilerin Kızılay’da bekleyişte olmaları aslında sendikal bürokrasinin gücünün kırılması adına önemli bir fırsat. Ne de olsa işçiler izole bir vaziyette değil, radikaller ve radikal etkilere oldukça açık durumdalar. Ne var ki sosyalist solun bu fırsatı değerlendirebildiğinden söz etmek mümkün değil. Taban inisiyatifinin geliştirilmesi adına tabanda işçilerle bir şey yapıldığını ya da planlandığını söylemek mümkün değil. Genel olarak boy gösterme ve ardından dağılma şeklinde pratikler ortaya konuyor. Kimi zaman ortaya atılan genel grev sloganı ise durumun gerçekliğine hiç uygun düşmeyip tersinde kafaları bulandırıp sendikal bürokrasinin eline kozlar veriyor. Sendikal bürokrasi genel grevin çok zor olduğunu tarihte kaç kez genel grev örgütlendiğinden dem vurup işçileri umutsuzluğa sürükleyebiliyorlar.  Türk-İş’in haftada bir iki saatlik grevi yapmamak için bile ne taklalar attığını anlatmıştık. Durum böyleyken Hak-İş’ten Kamu Sen’e bir genel grev laflarından bahsetmek (KESK bile oldukça kaypak bir tutum alarak Türk-İş ağalığına açık çek vermiş durumda), mevcut durumda hiç mümkün olmayan bir şeyi dillendirerek işçilerdeki bilinci bulandırmaya hizmet ediyor. İşçiler kazanmaları için bu kadar büyük güçlerin devreye girmesi gerektiğini düşünmeye başlıyorlar ve buradan da kendi güçlerini azımsamaya varabiliyorlar. Oysa ki Tekel işçileri kendi güçleriyle öne atılsalar, zaten kamuoyunun büyük desteğini anında arkalarında bulacaklar. İşçi sınıfının ileri kesimlerini de arkalarına katabilecekler. 12 bin Tekel işçisinin birinci dereceden akrabaları, ileri emek örgütleri ve sol kamuoyunun tüm Türkiye’den Ankara’nın göbeğine akın etmesi, AKP’ye rest çekilmesi, Kızılay meydanın eylem alanı olarak tasvir edilmesi gibi yapılması gayet mümkün olan işler bile zafere giden kapıları açacaktır. 12 bin Tekel işçisinin hükümeti tükürüğüyle boğacak gücü vardır. İşçilerin bağrından çıkacak taban inisiyatifinin sendikal bürokrasinin duvarlarını aşması olmuyorsa yıkması mücadelenin geleceğini tayin edecektir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!