/ Devrimci Perspektif / Türkiye Tarihinden Notlar: Demokrat Parti Üzerine – Serkan Üstün

Türkiye Tarihinden Notlar: Demokrat Parti Üzerine – Serkan Üstün

on 3 Ocak 2013 - 01:40 Kategori: Devrimci Perspektif, Tarih
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
3 Ocak, 2013

 AKP iktidarı ile popülerleşen demokrasi tartışmaları sürecinde Adnan Menderes, Turgut Özal gibi ülke tarihinin en azılı işçi sınıfı düşmanları demokrasi yıldızı olarak pazarlandı. İslamcı, sağcı basın başta olmak üzere burjuva medyanın epey ilgisini çeker bir konu oldu Özal ve Menderes. İktidarın ve sağ-muhafazakâr basının Menderes ve Özal övgülerini her yerde duyup, okuyabiliyoruz. DP iktidarının darbe ile devrilmesi ve Menderes’le birlikte iki bakanının darbenin ardından idam edilmeleri, Özal’ın ölümünün ardında, onun “demokrat”lığından kaynaklı şaibeli ellerin aranması bu tartışmalara destek sağladı. Özel olarak DP dönemi üzerine yoğunlaşırsak bu süreçte demokrasiden bahsetmek mümkün mü? Bu soruyu yanıtlayabilmek amacıyla Demokrat Parti’yi ve o dönemi, çeşitli tarihsel dönemler altında, iç ve dış dinamiklerin ekseninde inceleyeceğiz. Burada DP iktidarı döneminde yaşanan olayları teker teker ele almak yöntemsel olarak çok doğru olmadığı gibi mümkün de değil. Ancak yazıda dönem ve parti ile ilgili yorum yapabilme adına yaşanan belli başlı olayları vurgulamak gereği hissedilmiştir.

Çok Partili Sisteme Geçiş

İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan Türkiye, savaşın bitiminde ABD, İngiltere bloğunun zaferinin ve anti-Sovyetik dış politik yönelimlerinin etkisi ile Batı bloğunun etkisi altına girdi. (SSCB ve ABD savaş sırasında aynı blokta yer alsalar da savaştan iki süper güç olarak çıkan bu devletler çok kısa bir zamanda Soğuk Savaş adı verilen emperyalist bir hegemonya mücadelesine girişeceklerdi.) Hem bu yönelimin etkisi ile hem de içerideki sınıfların (ticaret burjuvazisi ile sanayi burjuvazisinin) ittifakının çatırdaması nedeniyle CHP yönetiminde başka bir partiye alan açılması ihtiyacı hissedildi. Çünkü artık tek parti diktatörlükleri “özgür dünya” Batı tarafından SSCB ve Doğu Bloku’nun totaliter yapısının teşhir edilmesinin bir aracıydı. Çok partili rejimler, seçimler kapitalist demokrasinin nimetleri olarak pazarlanıyordu. Bu nedenle Türkiye’de de artık tek parti rejiminin yürürlüğünün Batı açısından bir gereği kalmamıştı. Sosyal devrim rüzgârlarının da kesildiği süreçte biraz normalleşme emperyalist kapitalist sistem açısından tolare edilebilirdi.

CHP’de zaten bu rüzgarın karşısında duracak bir insiyatife sahip değildi. Batı’ya entegrasyon “muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşma gayesi altında zaten CHP’nin de programının bir parçasıydı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1 Kasım 1945’de meclisin açılışında yaptığı konuşmada ‘demokrasilerin’ faşizm üzerindeki zaferini hatırlattı ve Türkiye’deki sistemin başlıca kusurunun bir muhalefet partisinin eksikliği olduğunu belirtti(1).

Bir süredir partide muhalefet yapan Celal Bayar kanadı bu iş için uygun görünüyordu. İnönü CHP’si bu muhalefeti, kafasında Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi tasarlamıştı. Muhalefet partisi, halkın huzursuzluğunu ve olası bir kalkışmasını önlemek adına bir emniyet sübabı olarak düşünülmüştü. Ayrıca parti, İnönü’nün konuşmasında da belirttiği gibi yalnızca bir ‘muhalefet’ partisi olacaktı. İnönü CHP’sinin hesap edemediği şey ise kurduğu otoriter rejimin ve köylünün üzerine basarak oluşturduğu ekonominin halkta yarattığı huzursuzluktu. Bu memnuniyetsizlik daha sonrasında Demokrat Parti’nin ilk seçimlerde adeta bir oy patlaması yapmasına neden olacaktı.

Demokrat Parti, Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi CHP kökenli politikacıların önderliğinde kuruldu. İlk başlarda söylemlerinde devlet bürokrasisini hedef alıp liberal propaganda yapan DP sonrasında söylemlerinin hedefini CHP’ye kaydırdı. Ülkedeki sorunların nedenini de CHP’ye bağladı.

Bu liberalleşmeden CHP’nin de nasibini aldığı söylenebilir. Tüzüğünde büyük değişikliklere giden CHP ebedi parti başkanlığını kaldırdı ve parti başkanlığı için 4 yılda bir seçim yapılmasını öngördü. Tabi ki bu hamlelerin arkasında yatan en büyük neden yukarıda belirttiğimiz uluslararası denklemler ve Türkiye’nin ABD – Avrupa bloğuna uyarlanma çabasıdır.

1945-1950 arası önemli gelişmelere sahne olmuşsa da burada belirtilmesi gereken en önemli olay DP’nin katıldığı ilk seçim olan 1946 seçimleridir. DP, kuruluşundan kısa bir süre sonra büyük bir örgütsel atılım gerçekleştirerek Türkiye’nin birçok yerinde teşkilatlandı ve birçok üye kazandı. 1947’de gerçekleşmesi gereken seçimlerin erken tarihte yapılmasının en önemli nedeni CHP’nin DP’deki büyüme potansiyelini görüp buna daha fazla fırsat vermemek istemesidir. 21 Temmuz 1946’da tek dereceli olarak yapılan seçimlerde; DP, 465 milletvekilliği için 273 aday gösterdi. Açık oy gizli sayım tekniği gibi komedi bir yöntemle yapılan bu seçimlerde CHP hile yaparak seçimleri kazanmış ve mecliste çoğunluğu elde etmiştir.

Bundan sonra ise Demokrat Parti çok sert bir muhalefet yaparak CHP’nin seçimlerin demokratikleştirilmesi yolunda adım atmasını sağladı. Cumhurbaşkanlığı’nın yayınladığı 12

Temmuz Beyannamesi sayesinde CHP ile DP arasında uzlaşma sağlandı. YSK kuruldu ve seçimler yargıç güvencesi altına alındı. Bu siyasi kararlar ise iki tarafta farklı gelişmelere yol açtı. CHP’nin liberalleşme yönündeki hamlelerinden rahatsız olan unsurlar daha fazla seslerini yükseltmeye başladılar. DP içerisinde de 12 Temmuz Beyannamesi’nin ardından yönetimin CHP ile uzlaşmasını eleştiren bir grup partiden ayrıldı ve Millet Partisi’ni kurdu. (Burada farklı partilerin kurulmasını anlatırken şunu da belirtmekte yarar var: Farklı partilerin kurulma izinleri sol partiler için geçerli değildi. TKP’lilerin legal bir parti kurulma girişimlerine izin verilmedi ve partililer bu dönemde yoğun baskı ve tutuklamalara maruz kaldılar)

Demokrat Parti İktidarının İlk Dönemi

1950’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla iktidara geldi. -Bu noktada CHP’li siyasetçilerin başarısız hamlelerini de vurgulamak gerekir. Kendilerine çok fazla güvenen ve büyük bir öngörüsüzlükle hareket eden CHP seçimleri şöyle düzenlemişti: Bir ilde en çok oy alan parti o ilin meclisteki bütün sandalyelerini alıyordu- Tabi ki DP’nin iktidara gelmesinin çeşitli nedenleri var. Yukarıda da belirttiğimiz gibi aslında kurulan yeni parti CHP’nin baskılarına karşı büyük bir alternatif haline gelmişti. DP desteğinin büyük bir bölümünü o günlerde nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylerden alıyordu. Toprak ağaları ve küçük toprak sahibi köylüler DP’nin en önemli oy depolarıydı. Yine DP’nin iktidarının ilk döneminde liberal aydınlar ve üniversiteler gibi kent çevrelerinden de önemli destekler görüyordu.

DP ilk yıllarında savaş sonrası ekonomik görev dağılımında tarımsal ve hammadde yoğun üretim görevini alan Türkiye’nin bu ihtiyacı sağlamasına öncelik verdi. Tarımsal ürün fiyatlarının yüksek seyretmesi ve Türkiye’de görece bir ürün bolluğunun olması köylünün ekonomik olarak rahatlamasını sağladı. (Ancak belirtmek gerekir ki plansız yapılan bu tarımsal üretim daha sonra DP’nin başına büyük bela açacaktı.) Bu dönemde milli gelir % 40 oranında artmıştır. Boş araziler tarıma açılmış, makineleşme sağlanmış ve köylüye bol ödünç para dağıtılmıştır(2). Bütün bu politikalardan en çok etkilenen ve en çok varsıllaşan sınıf ise ticaret burjuvazisi olmuştur.

DP Döneminde Dış Politika

O dönem Türkiye’ye de ekonomik yardım sağlayan Marshall Planı’nın hedeflerinden biri Türkiye’yi dünya ticaretine açmaktı. Türkiye açısından da bu Avrupa’nın gıda ve hammadde sağlayıcısı haline gelmesi demekti. Bu hamlelerin de kuşkusuz CHP’nin son döneminden itibaren gerçekleştiğini ve 1950’den sonra hızlandığı söylenebilir.

Türkiye’ye üretim için verilen rolde tarımsal üretimin desteklenmesi büyük oranda ABD eliyle olmuştur. Bu dönemde traktör sayısı 10 binden 40 bine çıkmış, bu traktörlerin çoğu ABD’den getirilmişti(3).

Bu dönemde askeri olarak da Batı bloğuna entegrasyonda önemli gelişmeler yaşandı. Gelecekte Türkiye’de de güçlü bir biçimde hissedilecek olan anti-Amerikancı hareketin de kökenlerini oluşturacak hamleler yapıldı. İncirlik Üssü bu dönemde kuruldu, Kore’ye NATO ve ABD için asker gönderildi.

Türkiye, DP iktidarının ikinci döneminde ise Batı bloğuna daha da eklemlendi. Deyim yerindeyse ultra Batıcı bir pozisyon aldı. Batı bloğunun tüm çıkarlarını destekledi. Bu dönemde Kıbrıs’ta İngiltere’yi destekledi. 1954’ten itibaren Cezayir sorununun BM gündemine alınmaması için oy verdi. 1956 Süveyş bunalımında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı vd.

Ekonomik olarak da bu dönemde Batı ile tam bir bütünleşme yaşandı. 1954 yılında ‘Yabancı Sermayeyi Teşvik’ yasası çıkarıldı. Dış borç alımı önceki dönemleri katladı. Tüm bunların Sovyet tehdidinden korkan ve savaş sonrası dönemde oluşan güç dengelerinde Türkiye’nin Batı bloğuna yanaşması ve 1950’den sonra başlayan liberalleşme ile birlikte bu bloğa entegre olması nedeniyle gerçekleştiğini söylemek mümkün.

DP ve Otoriterlik

Demokrat Parti’nin tek partili dönemin baskıcı anlayışına doğan bir tepkinin ürünü olan halk desteği ile seçildiğini ve bu dönemde liberal aydınlardan da önemli bir destek aldığını söylemiştik. DP iktidara geldiği ilk yıl bir af yasası çıkarmıştı. Bu bir kısmi genel aftı. O anda Nazım Hikmet gibi birçok TKP dava tutsağı salıverilmişti. Ancak bu yanıltıcı bir görüntü oluşturmasın. DP iktidarı, Türkiye tarihinin en anti-komünist iktidarlarından biridir. 1951 yılında TKP’ye yapılan bir operasyon ile birçoğu afta bırakılanlar olmak üzere pek çok TKP’li tutuklanmıştır.

DP, 1953 yılında kendisinden ayrılarak kurulmuş olan Millet Partisi’ni ‘Atatürk devrimlerinin aleyhinde’ oldukları gerekçesi ile kapattı. Aynı yıl CHP’nin mal varlığına (genel merkez ve Ulus gazetesi dâhil) el koydu. Bu noktada yapılan bütün yorumlar DP’nin muhalefete karşı tahammülsüzlüğünde birleşiyor. CHP döneminde iyice içi boşaltılmış olan Köy Enstitüleri kapatıldı. Seçimleri Kırşehir’de CHP’nin kazanması nedeniyle 20 Temmuz 1954’te Kırşehir ilçe yapılarak Nevşehir’e bağlandı. Demokrat Parti’nin yalnızca adının demokrat olduğunu ve burjuva demokrasisinin ilkelerini bile hiçe saydığını bu uygulamalardan görmek mümkün.

DP’ye liberal aydınların ve kentlerin de ilk dönemde destek verdiğini söylemiştik. İşlerin DP için iyi gitmesi ile 1954 seçimlerinde 1950’ye göre büyük zaferle çıktılar ancak 1957’deki gerilemeyi de DP’ye karşı yükselmeye başlayan tepkinin bir başlangıcı olarak ele alabiliriz. CHP bu dönemde 1954-57 döneminde 31 olan milletvekili sayısını, yaklaşık altı kat arttırarak, 178’e çıkarmıştır.

Tahkikat Komisyonu ve Yükselen Toplumsal Muhalefet

Demokrat Parti’nin otoriter eğilimleri arttıkça ona karşı olan öfke de büyüyordu. DP’nin ilk döneminde ona destek veren üniversite desteğini çoktan çekmişti. Dönemin SBF dekanı Fehmi Yavuz bu durumu anılarında şöyle anlatıyor:

“Demokrat Parti iktidarı 1954‘den sonra halkın, özellikle aydın kesimin sevgisini, sempatisini saygısını adım adım yitirmeye başladı. Eşim ve iki çocuğumla 1953–55 yıllarında Londra’da idim. Sonradan gelenlerle bu konuyu ara sıra tartışıyorduk. Ben Demokrat Parti iktidarından hâlâ bir şeyler beklenebileceği görüşünü savunuyordum. Yeni gelenler ise, “İşler çok değişti. Senin bıraktığın Demokrat Parti hızla gerilemektedir.” diyorlardı. Yurda döndükten sonra, bu görüşte olanlara ben de katıldım.”(4)

Kuşkusuz Fehmi Yavuz tekil bir örnek değil, DP ülkedeki aydınların ve akademisyenlerin desteğini büyük oranda yitirmişti. Bunun daha sonra DP’ye karşı üniversitelerin yürüteceği muhalefette önemli etkisi olacaktı.

DP’nin otoriterleşme eğilimlerine birçok örnek verdik; ancak 1957-1960 arası yaptığı uygulamalar tam anlamıyla akıl dışı. 18 Nisan 1960’ta 15 üyeli Meclis komisyonu kuruldu. DP Meclis Grubunun bir bildiri yayımlamasından sonra kurulan bu komisyon muhalefet ve basının faaliyetlerinin tahkik edilmesi için kuruldu. Komisyon sadece Demokrat Partili milletvekillerinden oluşmaktaydı. Bu komisyon 27 Mayıs’a kadar muhalefetin ve basının eylemlerini soruşturdu. Bu kuşkusuz herkesin büyük tepkisini çekti. Büyük öğrenci eylemlerinin başlamasına neden oldu.

28-29 Nisan’da öğrenciler DP’nin baskıcı uygulamalarına tepki olarak Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri’nde eylemler düzenlediler “Menderes istifa!”, “Kahrolsun Diktatörlük!” gibi sloganlar atarak, Başbakan Menderes’i istifaya çağırdılar. 5 Mayıs günü yine Ankara-Kızılay Meydanı’nda düzenlenen ve 555-K parolasıyla anılan eylemler de çok kitlesel olmuştu. Bu gösterileri, 14 Mayıs’ta aralarında subayların da bulunduğu onbin kişilik başka bir gösteri izlemiştir. Tüm bunlar darbecilerin ve onu destekleyenlerin 27 Mayıs darbesini meşrulaştırmasına zemin hazırladı.

27 Mayıs Darbesi

Yukarıda olayları kabaca ve belli başlı sıraladığımız şekilde DP’nin uygulamaları muhalefette bir askeri darbe beklentisine neden olmuştu. Ancak 27 Mayıs darbesini ordunun DP’nin baskıcı uygulamalarına karşı yaptığını söylemek doğru olmaz. Öncelikle uluslararası konjoktürü ve işin sınıfsal boyutunu gözden kaçırmamak gerek. DP iktidarı döneminde onları zora sokan ekonomik kriz, DP’nin plansız bir şekilde desteklediği ticaret burjuvazisinin ve köylülüğün sıkıntıya girmesine neden oldu. Plansız bir şekilde tarıma açılan araziler erozyonun hızlanmasına katkıda bulundu. Ayrıca tarımsal ürün fiyatlarının yüksek, Türkiye’de üretimin bol olduğu dönem geride kalmış işler tersine dönmüştü.

1954’ten sonra enflasyonda hızlı bir artış gözlenmeye başlamıştı. 4 Ağustos 1958 tarihinde alınan ekonomik stabilizasyon kararları ile Amerikan Doları’nın değeri 3 TL’den, 9 TL’ye yükseltilerek TC tarihinde görülmemiş bir devalüasyona gidildi

DP’nin esas olarak büyük toprak ve ticaret burjuvazisinin desteğini aldığını söylesek de sanayi burjuvazisinin gelişimine de fırsat tanımıştır. Ancak hem ekonomik istikrarsızlık hem de bu yüzden DP’nin 1958 yılından sonra sanayi burjuvazisinin yeni atılımlar yapmak adına önünün açılması taleplerini karşılayacak durumda olmaması nedeniyle sanayi burjuvazisi ile aralarında büyük bir karşıtlık doğmuştur. DP’nin bu dönemde tarımın sübvanse edilmesi için ayrılan büyük fonları sanayi teşvikine ayırmaması, sanayi burjuvazisi ile büyük toprak ve ticaret burjuvazisi arasında bir karşıtlık doğurmuştur. 27 Mayıs müdahalesini de esas olarak buradan okumak gerekir.

Kuşkusuz burada uluslararası dinamikleri atlamamak gerekir. 1958’den sonra Adnan Menderes Almanya’dan ve Rusya’dan gelen yardım taleplerine sıcak bakıyordu. Menderes’in Moskova ziyareti gündeme alınıyordu (darbe olmasaydı bu ziyaret gerçekleşecekti). Dolayısıyla Batı bloğunun bu darbeyi isteyenlerden olduğunu söylemek gerekiyor.

Sonuç

Yukarıda birçok kez DP’nin 1954 sonrasında kalan politikaları devam ettirdiğini, tamamladığını ya da o politik yönelimleri hızlandırdığını söylemiştik (dış politikadaki yönelim, liberalleşme, köy enstitülerinin kapatılması vs.). Bu anlamda DP, burjuva cumhuriyetin mantıksal sonuçlarından birisidir.

Demokrat Parti iktidarının burjuva cumhuriyetin mantığının bir ürünü olduğunun en somut örneği ise 6-7 Eylül olaylarıdır. Ulus devlet kurma projesi ve sermayenin yerlileştirilmesi için İttihat ve Terakki’den o döneme kadar gelen gayrimüslim unsurların tasfiyesi ve sermayelerine el konulup onların yerli sermayeye peşkeş çekilme eyleminin son halkası 6-7 Eylül olaylarıdır. Bu olaylar hem Kıbrıs konusunda Türkiye’nin elinin güçlendirilmesi hem de Türkiye’de kalan son gayrimüslimlerin tasfiyesi amacıyla gerçekleşmiş ve devletin bizzat rol aldığı bulunduğu olaylardı.

DP, tıpkı her fırsatta geleneğini ondan devraldığını söyleyen AKP ve ANAP gibi ülkedeki burjuva gelişimin bir ürünüdür. Burjuva gelişim yönündeki eğilimlerin ağırlık merkezi bu iktidarlarda farklılaşsa da bu partiler, asıl olarak sermayenin çıkarlarını ve onun gelişimini savunan burjuva devletinin bu politikasının radikal uygulayıcıları olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Geçmişte ‘merkez sağ’ olarak adlandırılan bu partilerin uluslararası denklemlerde bulundukları konum ve emekçiler üzerinde uyguladığı baskılarla liberal ekonominin radikal uygulayıcıları olma bakımından büyük benzerlikleri söz konusudur. (AKP’nin gelenek olarak siyasal İslam’ın içinden gelmesi itibari ile bu partilerden farklı olarak muhafazakâr bir çizgiyi de temsil ettiği söylenebilir ancak gerek Tayyip Erdoğan’ın ya da basının söylemlerinde gerekse demokrasinin yıldızları* gibi çıkışlarda onun asıl referansının liberal uygulamaları itibari ile de bu partiler olduğu görülecektir.)

 

*Hatırlanacağı gibi Türkiye’nin her yerinde reklam panolarına ‘demokrasinin yıldızları’ sloganı ile Tayyip Erdoğan, Turgut Özal ve Adnan Menderes’in resimleri konmuştu.

 

(1): Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s.125

(2): Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş, s.275,

(3):Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt 1, s.488.

(4): Aktaran Serdar Şahinkaya, Mülkiye dergisi – 267.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!