/ Basından Seçmeler / 4 Köşe; 4 Yorum

4 Köşe; 4 Yorum

on 21 Haziran 2016 - 21:28 Kategori: Basından Seçmeler, Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

4 köşe 4 yorum bölümümüzde bugün Yılmaz Özdil, Can Dündar, Fikri Sağlar ve Yüksel Aytuğ’un köşe yazıları ve yazılara dair yorumlarımız yer alacak.

Yılmaz Özdil: Liselerde Ne Oluyor? (Sözcü Gazetesi)

(köşe yazısının tamamını okumak için: http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/liseleres 1rde-ne-oluyor-1283754/)

“Tutucu, hatta gerikafalı öğretmenler tarafından yönetilen, eğitim denilen kavramı disiplin’den ceza’dan ibaret gören, öğrencileri cende
reye sokan, öğretmeyen, ezberleten, asık suratlı bir liseydi. Sınıf, etüd, yatakhane üçgenine sıkıştırılan öğrencilerin monoton hayatı, okula gelen yeni edebiyat öğretmeniyle bi anda değişti… Ama bedel ödemeden özgürlük kazanılamıyordu. Öğrencilerdeki değişimi en önce aileleri hissetti. Çocuklarına diktikleri tek tip gömleğin dar geldiğini farketmeye başladılar.
Bağnaz bir baba, yoldan çıkıp (!) otoriteye başkaldıran oğlunu okuldan aldı, daha disiplinli bir okula kaydetmeye kalktı.”

Yorum

Yılmaz Özdil, Nancy Kleinnbaum’un romanından bu kısmı alıntılayarak başlıyor yazısına. Liselerdeki isyanın gerekçelerini öyküdeki pasajla açıklıyor. Yazının finalinde ise Hababam Sınıfı’ndan bahsediyor.

Evet, eğitimdeki cendere, gençliği sürekli sıkıştırmaya devam ediyor. Din odaklı eğitim anlayışı, bilimi bir kenara itiyor. Liselerde kızlı erkekli iletişimler dahi okul müdürleri ve/veya öğretmenler tarafından enrçağdargellenmeye çalışılıyor. Kadın öğrencilerin etek boyundan tırnak uzunluğuna kadar her şeye müdahale ediliyor.

Her şeyin daha kötüye gittiği aşikâr; ancak eğitim sisteminin en başından beri sorunlu olduğunu söylemek lazım. Tespiti iyi yapalım ki, çözüme giden yolumuz da doğru olsun. Bu bir sistem sorunu. Kemalizmden miras kalan militarist anlayış her daim bu cendereyi sürdürdü. Ordu mensupları gibi tek tip giyinip sıraya geçen ve “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” üçlemini haykırmak zorunda bırakılan; İstiklâl Marşı ile açılıp İstiklâl Marşı ile kapanan;  Kürt illerindeki gençlerin anadilinin yok sayıldığı bir eğitim anlayışı hep vardı.

Lâfı fazla uzatmayalım. AKP’yle birlikte ayyuka ulaşan bir baskı olmak birlikle, eğitimdeki genel sorunların kökeninde sınıfsal tahakküm var. Yılmaz Özdil yazısının sonunda “Hababam Sınıfı’nı seyrettiniz, anlamadınız. İsterseniz CD’sini yollayayım” diyor. Hababam Sınıfı başlı başına sınıfsal bir yapıttır. Mahmut Hoca’nın eğitim tüccarının karşısına dikilip sarf ettiği sözleri tekrar hatırlayalım. Oradaki “eğitim tüccarı” aslında sistemi temsil ediyordu. Dün Hababam Sınıfı’nda Çamlıca Lisesi’ni esir alan eğitim tüccarı, bugün tüm eğitim sistemini belirliyor. Mesele, sistemin karşısında birer Mahmut Hoca olabilmek ve eğitim sistemindeki yozlaşmaya karşı durmaktır.

Bunu yapamazsak geleceğimiz günden güne karartılacaktır. Eğitim her geçen gün ticarileştiriliyor. Zengin çocukları “en iyi” liselerde eğitim alırken yoksul çocukları geleceksizliğin ilk adımda netleştiği liselerde gerici eğitim sistemiyle mücadele ediyor. Fakat bugün farklı olan bir şey var ki, o da gençliğin itirazıdır. AKP diktatörlüğüne karşı liseli gençlerin mücadelesi, Mahmut Hoca’nın eğitim tüccarına karşı direnişine benziyor!

Can Dündar: Gün Dayanışma Günü (Cumhuriyet Gazatesi)

Yazının tamamını okumak için: http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/554606/Gun_dayanismres 2a_gunu.html

“Şimdi iki grubuz:
Sınır çizgisi vicdan olan iki Türkiye…
Biri, “başkomutanı”nın öncülüğünde çığırından çıkmış halde, yasaklıyor, tehdit ediyor, şiddet uyguluyor, yargılıyor, tutukluyor, kelepçeliyor.
Diğeri, sıkıştırıldığı köşede hakkını, hürriyetini, hayat tarzını savunmaya çalışıyor.
Biri sınır tanımadan, vicdan çizgisini aşarak saldırganlaşıyor.
Diğeri günbegün geriliyor, mevzi kaybediyor… Aşağılanan kadınlar, kurşunla, hapisle tehdit edilen liderler, yasaklanan yürüyüşler, kapatılan meydanlar, basılan plakçılar, yeniden gündeme sürülen kışlalar, “cesur olalım” davetiyeleriyle zulmü günbegün tırmandırıyor, polis devleti kışkırtılıyor.
Stratejik bir karar var; belli: ‘Korku salalım. Yeni düşmanlar yaratalım. Baskıyı artıralım. Kaos içinde ülkeyiseçime/referanduma götürelim. Korku oylarını alıp tek partili bir rejimin temelleriniatalım.’ 
Geçen yılki “Barışı göm, savaşı başlat” stratejisinin kendisine 5 ayda 4.5 milyon oy getirmesinin iştahıyla ve sınır tanımayan bir baskıyla, sandıktan bir Sultan çıkarmayı planlıyor. Olur mu? Bize bağlı… Ne Avrupa’nın bir yandan eleştirirken bir yandan işbirliği yapan ikiyüzlülüğü işe yarar, ne sıradanlaşan izleme raporları, ne ABD’nin ‘kopyala-yapıştır’ kınama mesajları… Kendi hakkına, hukukuna, hayatına, aydınına sahip çıkmayan bir halkı hiç kimse kurtaramaz.” 

Yorum

Sondan başlayacak olursak Can Dündar çok güzel bir tespit yapmış: “Ne Avrupa’nın bir yandan eleştirirken bir yandan işbirliği yapan ikiyüzlülüğü işe yarar, ne sıradanlaşan izleme raporları, ne ABD’nin “kopyala-yapıştır” kınama mesajları…” Evet, doğru. Evde oturup ABD’nin icazetiyana resimle bir darbe beklemek geleceğimizi ateşe atmakla eş değerdir.

Can Dündar’ın deyimiyle, Tayyip’in sandıktan “sultanlık” çıkartması mümkün olabilir mi? Mevcut kamuoyu yoklamalarına bakacak olursak zor görünüyor. Ancak “başkanlığa gidiş kanlı mı olacak? Kansız mı olacak?” noktasında daha çok kan akıtmak istedikleri aşikâr. Zira iktidarın “sorun çözme” yöntemi bu. 7 Haziran’dan sonra HDP’nin %13.1 oy alıp barajı aşmasından sonra AKP çatışma sürecini başlattı ve sonuç aldı. Başkanlık sistemine giderken toplumsal muhalefete yönelik benzer bir yol izlemeleri kuvvetle muhtemel.

Kesin olan bir şey var ki,  diktatör arkasında hiçbir yenilgi bırakmak istemiyor. Gezi Parkı çıkışından sonra sosyal medyada “Tayyip gündem değiştirmek istiyor” şeklinde tespitler yapıldı. AKP’nin gündeminden sürükleniyor olduğumuz bir gerçek; fakat Tayyip’in aklının Gezi Parkı’nda kaldığı daha büyük bir gerçek. Arkada yenilgi bırakmamak diktatörlüğün “fıtratında” var. Fakat bu halkın “fıtratında” ise direnmek var. O ucubeyi Gezi Parkı’na yaptırmadık. Bedel ödedik; bedel ödettik. Yine bedel öderiz ve ödetiriz!

 

Fikri Sağlar: Bu Kafa, İç Çatışma İstiyor! (Birgün Gazetesi)

(Yazının tamamını okumak için: http://www.birgun.net/haber-detay/bu-kafa-ic-catisma-istiyor-116997.fikri sağlarhtml)

“İnsanları çileden çıkarmaya kararlı, kin, nefret dolu ve toplumu iten her zamanki ruh haliyle yine döktürdü!… dosdoğru söylemeliyiz; ‘bu kafa ülkeyi iç çatışmaya götürmek istiyor!’ demeliyiz!… 7 Haziran sonrası sandıktan çıkan sonucu beğenmediler.
Önce Suruç’ta bomba patladı. 34 genç öldü. Sonra Ceylanpınarı’nda 2 polis susturucu tabancayla öldürüldü.

7 Haziran’a kadar barış içinde yaşayan Türkiye’de “terör hortladı!”
Şehit verilmeye başlandı…
Kan gölüne döndü ülke…

Bilinmeli ki, yarın bu ülke gerçekten evrensel hukukun üstünlüğüne inanmış bir hukuk devleti olacaktır!..
İşte o zaman, adaleti yerine getirecek gerçek savcı ve yargıçlar bugün yaptıklarınızdan dolayı sizlerden hesap soracaktır…”

Yorum

Aslında, “Bu kafa kutuplaşmadan besleniyor” desek daha doğru olur. Çatışma süreçlerini ise bu politikanın bir uzantısı olarak görmek lazım. Yaşam biçimleri üzerinden sürekli zıt kutuplara itilen bir toplumdan bahsediyoruz. Etnik, mezhepsel, dinsel fay hatları sürekli kaşınıyor. Bunun sonucunda oluşacak bir deprem, tamamıyla bu kutuplaşmanın bir sonucu olur. Peki ne yapmalıyız? Çözüme dair birkaç şey söyleyeceğiz ama önce şu “evrensel hukuk” meselesine değinelim.fransa grev

Fikri Sağlar, “Yarın bu ülke gerçekten evrensel hukukun üstünlüğüne inanmış bir hukuk devleti olacaktır!..” diyor. Bunun iyi niyetli bir temenni olduğundan şüphemiz yok; ancak bugün “evrensel hukuk” denilen şey, aslında “üstünlerin hukukudur.” Bir başka deyişle, evrensel hukuk eşittir burjuva hukuku. Örnek gösterilen “demokrasinin beşiği” Fransa’da işçilerin üzerine plastik mermilerle, biber gazlarıyla saldıranları “evrensel hukuk” koruyor. Aynı hukuk, grev yaparken yolu trafiğe kapatan işçiyi cezalandırıyor. Ve yine aynı hukuk, işçiyi tuvalete gitmesin diye “alt beziyle” çalışmaya zorlayan patronu koruyor. Kısacası hukuk dediğimiz şey iki sınıf için değildir. Hukuk da diğer her şey gibi üretim ilişkilerinin uzantısıdır.

Evet, çözüm diyorduk. Çözüm bu toplumsal kutuplaşmanın panzehiri olan sınıf mücadelesidir. AKP’nin tabanındaki muhafazakâr emekçilere de ulaşacak çalışmalar yaptığımızda AKP’nin kutuplaştırıcı söylemleri boşa düşecektir. Mesele şu ki, namaz kılan patronun evinde altından avizeler, yüzme havuzları ve lüks arabalar var. Aynı patronun çalıştırdığı işçinin evinde ise kira derdi, çocuğun okul masrafları derdi ve en önemlisi ekmek derdi var. Bu noktadan hareket edebilirsek her şey daha farklı olacaktır.

 Yüksel Aytuğ: “Bırakın Kürekleri, Kurtarın Arda’yı” (Sabah Gazetesi) 

(Yazının tamamını okumak için: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/gunaydin/aytug/2016/06/21/birakin-kurekyüksel aytuğleri-kurtarin-ardayi)

“Ben de eleştirdim onu… ‘Fenerbahçe’ye transfer olur musun?’ diye soranlara ‘Allah düşürmesin’ dediği için… Ben de Barcelona’daki futbolunu beğenmedim, korkak oynadığı için… Ben de bu köşeye ‘Onu karşı sahaya götürmek için reklamdaki minibüs lazım’ diye yazdım, kamçılamak için… Hele… Bizimkiler yuhlayıp ıslıklarken aynı stadın tribünlerindeki İspanyol seyirciler ‘Arda Turan’ diye yeri göğü inletip ona sahip çıktıklarında nasıl da utandım.”

Yorum

arda turan

Arda Turan bir reklamda koşmaya hazırlanırken!

Ne tesadüf ki, 2 gün önce de Tayyip sahip çıkmıştı Arda’ya! Ardından yandaş basında bir Arda Turan sevgisi aldı başını gitti!

Arda Turan’a takılıp kalmamak lazım. O, birkaç ömür yetecek parayı top peşinde koşarken değil, reklamlarda minibüsün peşinden koşarken biriktirdi.

İnsanlarda öyle bir Arda Turan beklentisi yükseltildi ki, Arda 7 defa topla buluşup 8 defa yere düşünce yuhalandı. Ne yapacaktı insanlar? Alkışlayacaklar mıydı? Endüstriyel futbolda taraftarları müşteri olarak gören sizlersiniz. İnsanlar oraya para verip temaşa izlemeye gidiyor. Yıldız olarak parlatılan bir oyuncuyu yerlerde görünce de ıslıklıyorlar. Başka ne bekliyordunuz? Ayrıca, Yüksel Aytuğ’un utanmasına gerek yok. İspanyollar da bunu kendi oyuncularına yapıyorlar. İker Casillas’ın, Sergio Ramos’un kendilerini tesislerden zor attığını, arabalarının yumruklandığını ve yumurtalandığını dün gibi hatırlıyoruz. Endüstriyel futbolun olduğu her coğrafyada bunlar yaşanıyor.

Asıl önemli olan Euro 2016’nın Türkiye takımı için bir vaka halini almasıdır. Bu noktaya odaklanmak lazım. İlk defa Türkiye’nin rakiplerini destekleyen ciddi bir kesim var ülkede. Bunda, Fatih Terim gibi bir teknik direktörün iticiliğinin elbette payı var. Fakat asıl belirleyici olanın sistemden kaynaklandığını söylemek gerekir. Bu sistem sorununun iç yüzünde nelerin olduğuna yarın bolsevik.org’da ayrıntısıyla değineceğiz.

bolsevik.org

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı