/ Güncel / AKP ve KHK’lerle Değişen Sağlık Sistemi – Arzu Görmez

AKP ve KHK’lerle Değişen Sağlık Sistemi – Arzu Görmez

on 26 Ağustos 2017 - 17:09 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

 

Kapitalizm; küçük bir azınlığın kendi çıkarları için büyük bir çoğunluğun yaşamını etkileyecek olan eğitim, sağlık gibi sosyal alanlarda izlediği politikalarla tek amacın kar etmek olduğu bir sistem yaratarak haklarımıza saldırıyor. Tüm bunlar da türlü kılıflar ve süslü adlarla sanki tüm insanlığın yararına izlenen politikalarmış gibi gösterilmeye çalışılıyor.

AKP 2011’de KHK ile sağlık sistemini değiştirmişti. Şu sıralar AKP’nin öve öve bitiremediği sağlıkta dönüşüm projesinin kamu hastaneleri birliği modeli ayağında değişikliğe gidiyor. Bu yazıda AKP dönemiyle değişen sağlık sistemini ve AKP’nin hazırladığı yeni sağlık modelinden yani 6 yıldan sonra sağlık kurumları için oluşturulan üçlü yönetim yapısının terk edilerek yeniden Sağlık müdürlüğünün tek çatı altında toplanılması kararından bahsedeceğiz. AKP’nin 15 yıllık iktidarı boyunca en çok işittiğimiz vaatler: “Hastanede sıra beklemeye son”, ”ücretsiz sağlık hizmeti her yerde”, ”her aileye bir hekim”… AKP’nin iktidarı boyunca durum gerçekten böyle miydi? Bu vaatler AKP iktidara gelir gelmez uygulamaya soktuğu SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM adı verilen programın süslü laflarla anlatılmasından başka bir şey değildi.

2000’li yıllarda izlenen saldırgan politikalar Türkiye’de neoliberal dönüşümün çarpıcı örneklerini ortaya çıkarmıştır. 2003 yılında SDP (Sağlıkta dönüşüm programı) ile gündeme gelen sağlıktaki değişim ve dönüşümler, sağlık bakanının görev ve yetkilerinden başlayarak, sağlık hizmetlerinin her basamakta örgütlenmesini, finansmanını, sağlık emekçileri ile ilgili politikaları neoliberal bir anlayışla kökten dönüştürmüştür. Bu dönüşümle dünyada en büyük piyasa alanlarından biri olan sağlık hizmetlerinden payını almak için sermayenin ağzı sulanırken, her türlü yasal kılıf ve süslü adlarla politikaları güzellemeye çalışan AKP iktidarının yaptığı hepimizin çokta yakından bildiği ”sağlık hizmeti sunumunun devletin sorumluluğundan çıkartılıp mümkün olduğu ölçüde piyasanın ellerine bırakılması”ndan başka bir şey değildir.

Kapitalizmin 1970’li yıllardaki yapısal krizi, sermaye sınıfı ve aktörlerini, bunu aşmak için yeni sermaye birikimi sağlayacak alanlara yöneltti. Sağlığın bu alanlardan sadece birisi olduğunu belirtmek gerekir. Böyle olunca, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de 1980 sonrasında uygulamaya konan neoliberal ekonomik politikalarla, “sağlık reformu” uygulanmaya başladı. Reformların ana eksenini kamu kurumlarının özerkleştirilmesi, özelleştirilmesi; özel sağlık kurumlarının sayısının hızla artması ve bunun kamu eliyle desteklenmesi, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özünden kopartılarak aile hekimliği birimlerinin inşa edilmesi, performansa dayalı maaş düzenlemesi, özel sağlık sigortasının bir ön aşaması olan sağlık hizmetlerinin finansmanıyla sunumunu birbirinden ayıran genel sağlık sigortası sisteminin kurulması, güvencesiz çalışma koşullarıyla (esnek üretim, atipik işler, yarı zamanlı işler vb…)  sağlık emek biçiminin yeniden yapılandırılması ve sağlık bakanlığının sadece denetleyen ve gerektiğinde düzenleyen bir kuruma dönüştürülmesi oluşturdu. Tüm bunlar basit reformlar ya da basit saldırılar değildir. Bu reformlar toptan bir dönüşümün ana eksenini oluşturmaktadır. Bu reformlar, 1990’lardan bu yan uygulanan ve piyasacılığı arttırmak, genişletmek ve yönetmek amacıyla sağlık sistemini metalaştıran politikalar olup, nedenini sağlık ve sağlık sistemi gereksinimlerinden değil, ekonomik ve ideolojik etkenlerden almaktadır. Bu politikalar sağlık sistemindeki sorunları çözmek şöyle dursun, eşitsizliği arttırmış ve kamusal kaynakların yanlış dağıtılmasına neden olmuştur. Örneğin cepten harcamaların yükselişi, yoksul kesimleri daha çok yoksulluğa sürüklemiştir.

Sağlık alanında uygulanan neoliberal politikalar her kademedeki sağlık hizmetinin piyasalaştırılmasına neden olurken, devlet bütçesinden sağlığa ayrılan payın büyük bir kısmı özel sağlık hastanelerine ve şirketlere aktı. Buna karşılık hem vatandaşın sağlık hizmetine ulaşma koşulları, hem de sağlık emekçilerinin çalışma koşulları giderek zorlaştı.

  Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP)  Ne Getirdi, Ne Götürdü?

 SDP’nin bileşenlerinde birçok şey saymak mümkün, özellikle üzerinde durulup incelenmesi gereken 3 önemli ayağını konuşmak yararlı olacaktır: (SB, 2003)

  1. Planlayıcı ve denetleyici bir sağlık bakanlığı
  2. Genel sağlık sigortası sistemi (GSS)
  3. Yaygın, erişimi kolay ve güler yüzlü sağlık sistemi 

a)Aile hekimliği modeli

b)Etkili, kademeli sevk zinciri

c)İdari ve mali özerkliğe sahip sağlık işletmeleri: Özerk hastaneler

(1) 2011 yılında Sağlık Bakanlığı’nın teşkilat yapısını düzenlemek üzere çıkarılan KHK, bakanlığı sağlık hizmetinin direkt sorumlusu olmak yerine düzenleyici ve denetleyici bir role dönüştürmüştür. Sağlık Bakanlığı merkezi teşkilatı birbirinden bağımsız hareket eden (bağlı kuruluşlar adıyla) iki parçaya bölündü: Türkiye Halk Sağlığı Kurumu ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu. Halk sağlığı kurumu, koruyucu ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin (aile sağlığı merkezlerinin), kamu hastaneleri kurumu ise hastanelerin sorumlusu olarak görevlendirildi. Merkezi düzeydeki bu yapılanmaya denk gelecek şekilde illerde birbirinden bağımsız üç yönetimsel yapı oluşturuldu: Halk Sağlığı Kurumu’na bağlı İl Halk Sağlığı Müdürlüğü, Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlı Kamu Hastaneleri Birliği ve acil sağlık hizmetlerinde sorumlu İl Sağlık Müdürlüğü. Bu kapsamda ikinci basamak hizmetlerin sunumunda köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Bakanlığa bağlı il düzeyinde sağlık hizmeti veren hastaneler “kamu hastaneleri birlikleri” yapısı altında toplanarak idari ve mali özerkliğe sahip sağlık işletmelerine dönüşmeye başlamıştır ve bakanlık teşkilatına bağlı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlanmıştır. Yalnızca üçüncü basamak hizmet veren hastaneler bakanlığa bağlı bırakılmış ve yapılanmaya dâhil edilmemiştir. Bu birliklerin “özel sektör tekniklerine göre” yönetilmesi için sözleşmeli uzman kadroları (genel sekreterlik ve hastane yöneticiliği) sağlanmış ve yöneticilerin atanma ve görevden alınma süreçleri de performansa bağlanmıştır. Hastanelerin kurumsal performans değerlendirmeleri, Kamu Hastaneleri Kurumu ya da özel sektöre ait değerlendirme kuruluşları tarafından gerçekleştiriliyor. Bu uygulamayla sağlanabilecek rekabet ortamıyla sağlık hizmetlerinin veriminin artacağı öne sürülüyordu. AKP’nin değiştirmek istediği Kamu Hastaneleri Birliği modeli bunları içeriyor bu modeli terk etme nedenlerinden bahsetmeden evvel sağlıkta dönüşüm programının diğer önemli ayaklarına bakalım.

(2) Bir başka önemli kısım GSS. SDP ile Türkiye’de sağlık finansman yönetimi olarak sosyal sigortacılık modeli benimsendi, 2008 yılında Sosyal Sigortalar ve GSS yasası ile tüm nüfusu kapsayacak hale getirildi. 2006 yılında da SGK yasası ile mevcut sosyal sigorta kuruluşları (Bağ-Kur, SSK, Emekli Sandığı) tek çatı altında toplandı. Sistemin finansmanında temel araç primlerdir ve GSS kapsamına alınan herkes primlerini düzenli olarak ödemek zorunda. Hükümet primlerini ödeyemeyen vatandaşlar içinse “gelir tespiti” zorunluluğu getirdi. Geliri asgari ücretin 1/3 altında olan vatandaşların primlerini devlet ödeyeceğini söylüyor; fakat durum hiç de göründüğü gibi değil. Devletin desteğini alabilmeniz için üzerinize kayıtlı bir gecekondunuzun bile olmaması gerekiyor; yani aslında devlet çok az bir nüfusun primlerini ödemeyi taahhüt ediyor.  Devlet düzenli prim ödeyenlerden topladıkları ile özele akacak olan sağlık harcamalarını finanse etmeye çalışıyor. Primlerini ödeyip sisteme dâhil olanların, bazı hizmetler için ayrıca katılım payı ödemeleri gerekiyor. Alabileceğiniz hizmetler sınırları değiştirilebilir olarak tanımlanıyor. Sınırların içine giren bazı hizmetlerin belli yüzdelerini sadece sigortanız karşılayacak, geri kalan kısmını ve sınır dışı tıbbi müdahalelerin parasını ödemek zorundasınız. Mesela “ayakta tedaviye bağlı ilaçlar ( reçete başına 3 TL ve yazılan 3 ilaçtan sonraki her bir ilaç için ilave 1 TL), vücut dışı protez ve ortezler (ürün fiyatına %10-20’si) ikinci ve üçüncü basamak ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi (5 TL), özel sağlık kuruluşlarında ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi (5 TL) yatarak tedavide kurumca belirlenen hastalık grubuna göre sağlık hizmetleri (hizmet bedelinin %1’i)” olarak belirlenmiş ve katılım paylarının artırımı, SGK tarafından belirlenmektedir.(SGK, 2017). Bu tanımlar dışında hastalığınız için özel sigorta yaptırabilirsiniz, bu nedenle artan ve daha da artacak olan özel sigorta reklamları hiç de tesadüf değil.

Özel sağlık harcamalarının yapısına bakıldığında 2002 yılında toplam özel sağlık harcamalarının %67,7’ si cepten yapılan harcamalarla finanse edilmişken 2013 yılında bu oran %78’ e yükselmiştir. Bu yükselişte, katılım payı altında alınan kullanıcı ödentileri ve SGK ile anlaşmalı özel kurumlarda kamu sigortalılarından alınan ilave ödentilerdeki artışın rolü olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki 2008 yılında %30 olan ilave ödenti oranı, 2009 yılında %70’e, 2012 yılında %90’a ve 2013 yılında %200’e çıkarılmıştır. Ayrıca bakanlığa bağlı sağlık kuruluşlarına yapılan özel sağlık harcamalarının, toplam özel sağlık harcamaları içindeki payının 2002 yılında %6,2’den %13,1’e yükseldiği görülmektedir. Kamu kuruluşlarına yapılan özel sağlık harcamalarının katılım payına bağlı cepten harcamalardan oluştuğu düşünüldüğünde, kamu sağlık hizmetlerinin finansmanında cepten ödemelerin rolünün yükseldiği söylenebilir.

Artan maliyetler karşısında GSS‘nin ek kaynak yaratılmak üzere tasarlandığı, genel bütçeden uzaklaşan finansal yapısı, devletin sağlık sistemine vergiler aracılığıyla aktardığı kaynakları azaltmıştır. Öyle ki, merkezi devletin sağlık harcama miktarının, kamu sağlık harcamaları içindeki payı yıllar içinde azalmış ve 2002 yılında %39,8’den 2015 yılında %30,8’ e düşmüştür. Buna karşılık sosyal güvenlik harcamalarının kamu sağlık harcamalarındaki payı artarak aynı yıllar için %43,7’den %68,1’e yükselmiştir( TUİK, 2017). Böylece kamu harcamalarının finansmanında “prim” ağırlıklı hale gelmiş, ancak bununla beraber katılım paylarına bağlı cepten harcamalar da arttırılmıştır. Örneğin 2013 yılında katılım payları ikinci basamak kurumlarda 5 TL’den 6 TL’ye; bakanlığa bağlı eğitim-araştırma hastanesinde 5 TL’den 7 TL’ye; üniversite hastanelerinde 5 TL’den 8 TL’ye; özel hastanelerde 12 TL’den 15 TL’ye yükseltilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun muayene ücretlerini ise görevi olmadığı halde eczacılar tahsil ediyor.

(3) 2004 yılında gündeme gelen aile hekimliği uygulaması sağlık ocağı sisteminin yerini almıştı. Bu sisteme geçişin temel nedeni ise sevk sisteminin işletilerek ikinci ve üçüncü basamak hizmet veren kuruluşların yükünü hafifletmek olduğu öne sürülmüştü. Birinci basamak sağlık hizmetleri planlanmasında en önemli ilke koruyucu, geliştirici ve iyileştirici hizmetlerin bütüncüllüğüdür. Aile hekimliği sistemi nüfus tabanlı planlı hizmetten muayenehane merkezli pasif hizmete dönüşmüştür. Bakanlığın 2015 bütçe sunumuna göre Türkiye’de aile hekimliği sayısı 2014 yılında 22.497’ye ulaşmıştır. TUİK verilerine göre 2014 yılında nüfus 77 milyon 324 bin kişidir. Bu durumda 2014 yılı için aile hekimi başına 3.437 kişi düşmektedir. Kısaca bakanlık 2010 yılında sağlıkta dönüşümün önemli bir bileşeni olarak ilan ettiği kendi ölçütüne ulaşamamıştır. Aile hekimlerinin ve merkezlerde çalışan tüm personellerin ücretlerinin, performans esasına bağlanmış olduğunu belirtmek gerekiyor. Ayrıca aile hekimleri, aile sağlığı merkezlerine dönüştürülen sağlık ocaklarında sözleşmeli olarak hizmet vermeye devam etmekte ancak her biri, hizmet verdiği oda için kira ödemekte, ayrıca personel ve malzeme masraflarını kendi ücretinden karşılamaktadırlar.

Aile hekimi sayısındaki yetersizlik kadar sevk zincirinde de yetersizlikler göze çarpıyor. Birinci basamak sağlık hizmetleri “ilk başvuru” merkezi işlevine sahip olmalıdır. Bu işlev, hekimin hastaların 2 ve 3 basamak sağlık hizmetleri kullanımını kontrol etmesi ile sınırlı olmayıp, aile hekimi bireyin sağlık sorunlarıyla ilgili ilk kararı veren, gerektiğinde hastasını sevk eden, ancak sevki de takip eden hekim konumuna getirmektedir. Piyasa araçlarının hâkim olduğu sistemlerde bu yetki “tüketici tercihi” anlayışıyla hekimden hastaya geçmiştir. Türkiye’de 1961’de “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi” yasası ile getirilen zorunlu sevk uygulaması, aile hekimliği ile birlikte “aile hekimi sayısının yetersiz olduğu” öne sürülerek, 2007 Haziran tarihinden itibaren uygulamadan kaldırılmıştır. Böylece alt yapısı hazır olmayan aile hekimliği sistemi rahatlamış, diğer yandan işletmeye dönüşmüş kamu hastanelerinin artan hasta sayısı ile döner sermayeleri yoluyla daha büyük kazançlar elde etmeleri sağlanmış, her şeyden önce “tüketici tercihi” aracılığıyla hastalara her türlü şikâyetleri için acil servisler dâhil olmak üzere her düzeydeki hastanelere başvurabilme olanağı tanınarak bir taşla iki kuş vurulmuştur. Bakanlık şimdilerde hastane polikliniklerine ve acillere olan yığılmaları ortadan kaldırmak için, aile hekimliği sevki ile kamu hastanelerine gelen hastalardan muayene ücreti almayarak sevk sistemine teşvik edeceğini, böyle yığılmaların önüne geçeceğini duyuradursun aile hekimliği isteminin işletmeci mantığı gün gibi ortaya çıkmıştır.

Tedavi edici hizmetlere bakıldığında ise, kamu hastanelerinin özerkleştirilmesi ve özelleşmesi dikkati çekiyor. Sağlık hizmetlerinde kamu-özel ortaklıkları, kamu hizmetlerinin özel sektörce sunulması (taşeronlaşma), sağlık kurumlarının idari ve mali yönden özerkleştirilerek işletme haline getirilmesi, sözleşmeli istihdam gibi uygulamalarla özelleşmeye yönelik uygulamalar hayata geçirilmiş oldu. Kamu hastanelerinin özelleştirilmesi ve özerkleştirilmesi 2011 yılında gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de 2013 yılında 1517 hastane bulunmakta, bu hastanelerin 854’ünü bakanlığa bağlı kamu hastaneleri oluşturmaktadır. 2013 yılında 550 özel, 69 üniversite hastanesi bulunmaktadır. 2002-13 döneminde toplam hastane sayısının %31 oranında arttığı görülmektedir. 2002 ile kıyaslandığında kamu hastanelerinde %10’luk bir artış söz konusu iken, üniversite hastanelerinde %38, özel hastanede ise %103’lük bir sayısal artış söz konusudur.

SDP kapsamında düzenlemelerin özelleştirme bağlamında değerlendirilmesi ve artan maliyetlerin bireysel finansman yoluyla karşılanması açısından, kamu sağlık harcamaları önemlidir. Türkiye’de toplam sağlık harcamaları, GSYİH’nin %5,36’sıdır. GSYİH’nin %4,21 ise kamu sağlık harcamalarından oluşmaktadır. Geri kalan %1,15’lik kısım hane halklarının cepten yaptığı özel sağlık harcamalarıdır ( SB, 2017). SDP‘nin uygulandığı süre boyunca kamu sağlık harcamalarının GSYİH içindeki payı ciddi oranda artmıştır. Ancak bu artışın, 1992 yılından başlayarak günümüze dek sürdüğünü ve bu nedenle uzun dönemli bir yapısal eğilim olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle kamu harcamalarındaki artışın hangi hizmet sunucuları üzerinde gerçekleştiğinin irdelenmesi gerekmektedir.

Türkiye’de, SDP öncesinde özel sağlık sektörünün ağırlıklı olarak özel finansmana dayanan yapısının, giderek kamusal kaynaklarca finanse edilen yapıya evrimleşmekte olduğu söylenebilir. Öyle ki, özel sağlık kurumlarının finansman kaynağına bakıldığında 2002 yılında %20 olan kamunun payı, 2013 yılında %46’ya yükselmiştir. Bununla beraber yaklaşık %80 olan özel sektör payı ise %54’e düşmüştür. Özel sağlık sektörüyle işbirliği içinde olan SGK’nın toplam sağlık harcamaları içinde özel sağlık kurumlarına yaptığı harcamaların oranı 2002 yılında %5,2’den 2013 yılında %15,2’ ye yükselmiştir.

Erdoğan’ın belediye başkanlığına geldiğinden beri rüyası olan ‘şehir hastaneleri projesi’ kamu-özel ortaklıkları projesi olarak SDP’nin önemli unsurlarından birisidir. 2005 yılında sağlık hizmetleri temel kanununda yapılan tek maddelik değişiklikle ”kiralama karşılığı sağlık tesisi yapılması” kararı alındı. Daha sonra 2006 yılında bir yönetmelik hazırlandı. 2007 seçimlerinden önceki son TBMM oturumunda bakanlık bünyesinde iki yeni daire başkanlığı kuruldu: kamu özel ortaklığı ve inşaat onarım. 2011 seçimlerinden önceki son oturumda da bir “torba kanun” yapıldı. Bu düzenleme özetle, kamu özel ortaklığı yöntemiyle yapılacak hastanelere taşınacak mevcut hastanelerin bina ve taşınmazları TOKİ’ye devredilir diyordu. Şehir hastanelerinde devlet hem bu binanın kiracısı (hastane) hem de hizmet satın alıcısı oluyor yani binasında kiracı, hizmetinde taşeron olan bakanlığın “devlet hastanesini” şirket yönetiyor. Bunu da şu şekilde yapıyor: devlet hazine arazisini en az 25 sene şirketlere ücretsiz tahsis ediyor. Şirketler hastaneyi en yeni teknolojiyle donatıyor ve her branşı işletiyor. Şirketlere devlet 25 sene boyunca hem bina parası hem de bu “kamu hizmetleri” karşılığında hizmet bedeli ödeniyor. Şirketler hastanenin etrafına yapacakları otopark, taksi durağı, avm, kreş… Tüm ticari alanları da işleterek gelir elde ediyor; tüm bunları yaparken de KDV’den, Damga vergisinden ve harçlardan muaf tutuluyor. Binaları yapmak için aldıkları uluslararası kredilere tam hazine garantisi sağlanıyor. Tabi bir de devlet, şirketlerle hastanelerin yüzde 70 doluluk oranıyla çalışacağını garanti eden sözleşmelere imza atıyor. Bu oran yüzde 70’in altına indiğinde oluşacak mali farkı sağlık bakanlığı kapatacak.

TTB şehir hastaneleri ihalelerine davalar açarken; Ankara Etlik, Bilkent ve Elazığ ihaleleri için yürütmeyi durdurma kararı verildi. Buna rağmen 2013 yılında toplu imza törenleri yapıldı, peşi sıra temel atma törenleri geldi. O dönemde başbakan TTB için “bürokratik oligarşi”, kararı veren mahkemeler içinse “kuvvetler ayrılığı ayağımıza dolanıyor” demiştir.

Şehir hastanelerinin ihalesi 2015 itibariyle tamamlandı. İhaleyi alan şirketler YDA ve Inso Kayseri, Konya, Manisa; DİA Bilkent, Mersin; Sıla-Şentürkler-Rönesans Yozgat, Adana; Türkerler İzmir,  Kocaeli, Afken, Isparta ve Eskişehir hastanelerinin ihalelerini almışlardır. İstanbul-İkitelli ve Gaziantep’te ise yabancı şirketler (Samsung, Sanini, Simed) ortaklığı devredeydi.

 Kalkınma Bakanlığının Ocak 2016’da yayınladığı raporda ihale alan şirketlerden 17 şehir hastanesi için yaklaşık 10 milyar dolar para çıkarken buna karşılık devletin şirkete ödediği paralar tam 27 milyar doları buluyor. AKP’nin Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) tercihindeki gerekçesi devletin elindeki hastane inşaat maliyetini karşılayacak nakit olmamasıymış. Peki ihaleyi alan şirketler yatırım için gereken parayı nereden buluyor; siz söylemeden cevabını verelim: dışarıdan kredi alarak. Şehir hastanesi yatırımı için ekonomik bir yeterlilik ve nakit para gerekmiyorsa, o halde bu işi neden devlet kendisi yapmıyor? Nedeni çok basit yandaş sermayeye rant aktarmak hatta yeni sermayeler yaratmak. Örneğin Adana şehir hastanesi için devletin 25 yılda şirkete ödeyeceği kira yaklaşık 3 milyar TL ve bu şirketin inşaata başlayacak kadar nakiti bile yok. AKP şirketlerin 25 yıla kadar vadeli kredi bulabilmesi için aracılık yapıyor, hatta bu iş için yasal düzenlemeler bile yayınlıyor. Hastane inşaatı için borç veren mali sermaye şirketi açısından verdiği parayı geri alamamak büyük bir sorun; bu nedenle bir ara KÖO projelerine kredi akışı kesilmişti. AKP hükümeti bu soruna da yasal bir düzenleme getirip 2013 yılında yayınlanan torba yasaya eklenen bir maddeyle kredi kullanan şirketlerin bütün borç yükümlülüğünü, herhangi bir risk durumuna karşı, faiziyle birlikte hazinenin sırtına yükledi. Devletin şirketlere akıtacağı 25 yıllık kira bedeli ile kaç tane şehir hastanesi yapabileceğini siz düşünün.

AKP Yeni KHK Taslağı ile Kamu Hastaneleri Birliğinden Neden Vazgeçiyor?

AKP iktidarının uyguladığı SDP’nin başarısını(!) gözler önünde sermişken Kamu Hastaneleri Birliği modelinden neden vazgeçildiğine değinmek gerekir. Bu sistemin başındaki gayri resmi olarak “CEO” diye ifade edilen genel sekreterler 4 yıllık eğitim veren herhangi bir kurumdan mezun olan, kamu ya da özel sektörde 8 yıl iş tecrübesine sahip olması yeterli görülen kişilerdi. Hastane denilen yer işletme olunca genel sekreterin ticaret erbabı olması birliğin başına geçmesi için yeterli oluyordu. Hastane yönetimi genel sekreterin yetkileri çerçevesinde idari ve mali açıdan özerkleştirildi, genel sekreterlere neredeyse sağlık bakanlığıyla aynı yetkiler verildi. AKP’nin bu sistemi terk etme nedeni, sağlığın bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerçeğinin bozulması, piyasacılık ya da özelleştirmeler değil. Asıl neden KHB’nin yaratmış olduğu bürokrasi, koordinasyon sorunları, çok başlılık, ayrıca hastanelere tahsis edilen kadrolara cemaat ve eski Sağlık bakanı Recep Akdağ’la ağırlığı giderek artan Menzil tarikatının yeni bir cemaat yapılanmasına doğru gitmesini söyleyebiliriz. Sağlık Bakanlığı eski sisteme dönüşü sağlayacak yönetmelik taslağını esas alan yeni planlamanın KHK ile yapılması talimatı verildi. Yargıya taşınamaz olan bu yeni model ile Erdoğan, bakanlıktaki kilit kadrolardaki yapılanmayı dağıtarak tek adam rejimine giden yolda hastane yönetim ve kadrolaşması üzerinde etkisini güçlendirerek önemli bir taş döşeyecek.

Finansman konusunda GSS ile prim ödeyenlere yüklenen hükümet, sağlık emekçileri içinse personel rejimi kanunu hazırlayarak, performans kriteri başlattı. Hükümetin kriterden kastı hastanın sağlığına kavuşması, tedavin başarı oranı, hastaneye hastanın aynı şikâyetle tekrar gelip gelmediği kısacası hastanın çıkarına olan uygulamalar değil. Performanstan kasıtları kaç hasta baktığın, kaç tahlil-tetkik yaptığın yani hastaneye ne kadar para kazandırdığın. Hal böyle olunca tek amaç poliklinik sayısını şişirip, yapılan müdahalelerle mümkün olan en fazla geliri elde etmek oluyor. Performans uygulamalarının bir diğer sorunu da hekim-hekim, hekim-diğer personel arasında oluşabilen maaş farkıyla haksız ve adaletsiz gelir dağılımı olması. Hükümet, çoğunluğun zararına olan bu politikaları bir meslek grubunu kayırarak, hatta meslek grupları arasında çatışma yoluyla sınıfı bölerek bu yasalara karşı toptan karşı duruşu engellemeye çalışıyor. Sağlık hizmetlerinde çalışanlar arasında kutuplaşma ve zaman zaman hekimlerin grev kırıcı olmalarına neden oluyor. Uygulamaya sokulan sözleşmeli personel sistemiyle iş güvencesi olmayan, sendikal hakkı bulunmayan her an kovulma tehdidi altında bulunan, taşeronlaşan sağlık hizmetleri savunmasız ve örgütsüz bırakılmaya çalışılıyor. Bugün birçok sağlık personeli güvencesiz iş koşullarında çalışmaya mahkûm ediliyor. Meslek tanımlarının değiştiği, herkesin her işi yapabildiği, ekip çalışmasının yok edilerek rekabet ve çatışma ortamına sürüklenen sağlık hizmetleri kendisini temizlik şirketi olarak tanımlayan şirketlerin personel tahsis edebildiği bir pazar haline dönüşmüş durumda. Tüm bunların nedeni de sağlığımızın serbest piyasaya bırakılmasıdır.

Kapitalizmin insan merkezli değil, kar merkezli olduğu gerçeği her ne kadar üzeri süslü laflarla kapatılmaya çalışılsa da gün gibi ortada. Kapitalizmin yarattığı tahribatların çözümünün bu sistem içerisinde yapılacak reformlar ya da yeniden düzenlemeler olmadığı ortadadır. Nihai çözüm eğitimden sağlığa her alanda kokuşmuş sistemin tüm kurumlarının ortadan kaldırılmasıdır. Bunu bilerek sağlığımızı kar edinmekten öte görmeyen, sağlık çalışanlarını köleleştiren egemen sınıfın saldırılarına her alanda olduğu gibi sağlıkta da örgütlü mücadele ile sahip olduğumuz hakları koruyup bir adım ötesini istemek kısacası sınıf perspektifli bir mücadele hattı kurmaktan başka çaremiz yok.

 

Referanslar

AKP’li Yıllarda Emeğin Durumu, Yordam, İstanbul, 2015

Atasever, M. (2014), Türkiye Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı ve Sağlık Harcamalarının Analizi 2002-2013 Dönemi, Sağlık Bakanlığı Yayını, ISBN: 978-975-590-521-1, Ankara, 2014.

“Genel Sağlık Sigortası”, Türk Tabipler Birliği Görüşleri, 2005

Balta, E. (2013), “Herkes için Sağlıktan Paran Kadar Sağlığa: Türkiye’de Sağlık Politikalarının Neoliberal Dönüşümü”, Praksis: 30-31

 

 

Bolsevik.org                                                                                                       

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!