/ Devrimci Perspektif / Ali Koç’un Vicdanı ve Kapitalizm (Emre Güntekin)

Ali Koç’un Vicdanı ve Kapitalizm (Emre Güntekin)

on 29 Aralık 2015 - 00:00 Kategori: Devrimci Perspektif, Emre Güntekin, Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Geçtiğimiz haftalarda Ali Koç’un kapitalizmle ilgili çıkışı oldukça dikkat çekiciydi. Ali Koç kısaca şunları söyledi: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir… Bill Gates diyor ki, 100 bin dolarla siz sıtma ile mücadele edebilirsiniz. Bir insanın saçlarının dökülmesine karşı kellik ilacı için büyük paralar dökülürken insanları öldüren sıtmaya karşı mücadele saç dökülmesine karşı mücadeleden daha zayıf kalıyor. Eğer bu problemlere eğilmezsek sonuçta günlük hayatta karşılaştığımız bu olumsuz şeyler kaçınılmaz olacak… Küreselleşmenin insan tarafı yok… İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük göç dalgasıyla karşı karşıyayız. 60 milyon insan evini terk etti ve kötü insan hakları altında düşük ücretlerle çalışmaya hazırlar. Burada özgür olarak serbest olarak dolaşamayan tek unsur insan. Buradaki eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yok. Eşitsizliği asgari düzeye indirmek için yapılacak çok fazla senaryo var. Paradigmalar değişmeli.”

Ali Koç’un bu şaşırtıcı çıkışının ardından Bülent Eczacıbaşı da benzeri sözlerle destek verdi: “Geleceğimizi tehlikeye düşüren sonuçlar var. Bunu bugünden fark etmemiz gerekiyor. Değişme zorunluluğu yine karşımızda. Bir değişimin olması gerektiği kesin. Ancak bu değişimin ne yönde olması gerektiği konusunda çok tartışmalar var. Kapitalizm insanlık için istenen sonuçları vermedi, veremedi. Ne şekilde değişmesi ve yerini neyin alması gerektiği konusunda dünyada tartışmalar sürüyor.”

Anlaşılan o ki TÜSİAD’ın bu en zengin sermayedarlarının başına taş düştü. Fakat sistemin çelişkileri bendini yıkıp ortalığa boşandıkça kapitalistlerden böyle çıkışların gelmesi normal. Hatırlanacak olursa 2010’ların başında Amerika’da Occupy Wall Street Hareketi’nin yükselmesiyle birlikte uluslararası kapitalizmin sözcüleri de böyle bir eğilim yaratmıştı. Pepsi Co’nun Başkanı Indra Nooyi kendisine kapitalizmin nereye gittiğine dair bir soruya Kapitalizm aslında iyi bir şey. İnsanlardaki yeteneklerin, vasıfların ortaya çıkmasını sağlayan bir araç. Öte yandan kapitalizmin vicdanlı olması lazım. Vicdanını kaybeden kapitalizm beraberinde felaket getirir. Wall Street’de bugün protesto edilen kapitalizm değil. Vicdanını kaybetmiş kapitalizm. Kapitalizmin içinde bulunduğu durumu, işini kaybetmiş insanların durumunu ortaya koyan protestolar” şeklinde cevap vermişti.

Fakat kapitalizm bir dönem işçi sınıfı mücadelesinin zorlamasıyla verdiği tavizleri budayalı ve vicdansız bir sömürüyü dayatalı epey zaman oldu. Eşitsizlik artık her yerde kapitalizmin saklayamadığı bir gerçek haline geliyor. Peki gerçekten kapitalistlerin bahsettiği şekliyle vicdanlı bir kapitalizm veya insanlığı kapitalizmin krizinden kurtaracak kapitalist bir yönelim bugün mümkün mü?

Tarih boyunca –burada kastedilen sınıflı toplumların tarihidir– ezenle ezilen, sömürülenle sömürülen arasındaki çelişki durmaksızın devam etmiştir. Yaklaşık 200 yıldır ise bu çelişkiler gündelik hayatımızda çok daha çıplak bir şekilde görülmektedir. Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da dile getirdiği gibi toplum birbirine karşıt ve düşman iki sınıfa çok katı bir şekilde ayrılmıştır. Önceki toplumsal düzenlerdeki dini, mezhepsel ayrımlarla örtülü sömürü yerine “burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.” Marks Kapital’de kapitalistlerin temel yaşam amacının artı değer üretmek olduğuna vurgu yapmıştı. Koç veya Eczacıbaşı’nın vicdan yapmış olmaları bu gerçeği değiştirmez.

Koç ve Eczacıbaşı gibi kapitalistler utanmazca sömürünün yanına bugün utangaç bir kapitalizm eleştirisi ekliyorlar. Biliyoruz ki kapitalistlerin eşitlikçi düşünceleri 200 yıl önce Robert Owen’ın ütopik sosyalistlere has eşitlikçilik anlayışıyla ölmüş bir rüyadır. O günden bugüne kapitalist mülkiyet çok daha küçük bir azınlığın elinde, dur durak bilmeksizin, merkezileşmektedir. Marks’ın deyişiyle “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, akli yozlaşmanın birikimi aynı anda olur.”

Türkiye özelinde konuşacak olursak son 10 yılda en zenginlerin servetinin 4 kat arttığı görülmektedir. Listenin başında 8 milyar dolarlık servetleriyle Koç ailesi bulunurken, onları 7 milyar dolarlık servetleriyle Şahenk ve Sabancı ailesi izlemektedir. 2004 yılında serveti 1 milyar doların üzerinde 24 aile bulunurken, bugün bu sayı 57.

Tersinden bakarsak Türkiye nüfusunun % 22,4’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Türk İş’in verilerine göre açıklanan açlık sınırı 1334 TL iken, bu rakam asgari ücretin de üzerinde. Yani fiilen milyonlarca asgari ücretli açlık sınırının altında yaşamaya mecbur kalıyor. Fakat bugün asgari ücretin 1300 TL’ye yükseltilmesine şiddetle karşı çıkılıyor. Böyle bir sistemin eşitsizlik üretmesi eşyanın tabiatı gereğidir.

Rakamların yüzü biraz soğuktur. Yoksulluk ve eşitsizlik gündelik yaşamda kendilerini birçok formda gösterirler. Türkiye’de özellikle 80’li yıllardan itibaren yürürlüğe konulan neoliberal politikalar yoksulluğa, özellikle büyük metropollerde kitlesel bir görünüm kazandırmıştır. Milyonlarca yoksulun biraraya geldiği, çarpık kentleşmenin kol gezdiği, sefaletle ihtişamın kimi zaman aynı sokakta arz-ı endam edebildiği büyük kentlerde eşitsizlik net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Geçmiş kuşaklar görece daha iyi koşullardan geriye gidişi daha iyi gözlemleme imkânına sahip olurken, özellikle yeni kuşaklar doğrudan geleceğe yönelik umutsuzlukla birlikte, bir beklentiler dünyasına adım atmaktadır. Her yeni kuşak işsizlik, yoksulluk gibi çelişkilerin yükünü omuzlarında daha fazla hissetmektedir. Bu durum giderek sistemin temellerini oyan bir hal kazanmaktadır.

Fakat herkesin kaygısı kendi dünyasına göre şekillenmektedir. Emekçilerin aksine kapitalistler için hayattaki temel var olma amacı daha fazla zenginleşme, daha fazla sermaye biriktirmektir. Buna rıza gösterdiği müddetçe insan emeği, doğanın zenginliği onun emrine amade kılınmıştır. Bu aynı zamanda kapitalistlerin varlık koşulu haline gelmiştir. Emekçi sınıfların ise emeğini satarak kazandığı ücretle günü geçiştirmekten başka şansı bulunmamaktadır. Eski toplumların aksine işçi sınıfı için yoksulluk bir sosyal dışlanma biçimi haline gelmiştir. Eğitimden, kültüre insanın kendini gerçekleştirmesinin önüne geçen bir çaresizlik yaratmıştır. Günümüz insanı Diyojen gibi medeniyeti reddederek fıçısında yaşayıp, felsefe yapma imkânına sahip değildir.

Yine Türkiye’deki yoksulluğun boyutlarıyla ilgili olarak karşımıza şöyle bir sonuç çıkıyor: Türkiye’de beslenmeden kaynaklı olarak eğitim hayatı aksayan öğrencilerin oranı % 78. Dünya çapında ise bu ortalama % 29. Yani yoksulluk tıpkı kapitalistlerin zenginliği gibi, aileden yeni kuşaklara aktarılan bir miras durumunda. Ya da zenginliğe adım atan alt sınıf çocukları var olsa bile zengin ekranlarından çok daha eşitsiz bir yarışın içerisinde yer aldıklarını ve hayata 1-0 geriden başladıklarını söylemek gerekiyor.

Buradan hareketle şu noktayı açmak gerekmektedir: Yoksulluk denildiğinde genellikle maddi olgular veya gelir kıtlığı ilk olarak akla gelir. Fakat eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlara ulaşılamaması, kültürel faaliyetlerden uzak kalmak, beslenmenin zayıflığı gibi insan yaşamına dair temel faaliyetler yoksulluk kavramı tanımlanırken denkleme dâhil edilmelidir. Çünkü yoksul kitleler sadece maddi dünyayla sınırlı kalmayan bir çöküş yaşamaktadırlar.

Son yıllarda özellikle insanlığın yaşadığı bu çöküş karşısında neoliberalizme alternatif olarak sosyal demokrasiyi gören fikirler daha sık ifade edilmeye başlandı. Geçtiğimiz yıllarda 21. Yüzyılda Sermaye isimli kitabıyla Thomas Piketty ismi oldukça tartışılmıştı. Pakette günümüzde var olan eşitsizliğin 19. yüzyıla benzer bir iklim yarattığını, fakat Marks’ın Kapital’inin aksine eşitsizlik devlet eliyle aşılabileceğini iddia ediyordu.

Bir başka eğilim ise Marks’ın haklılığına vurgu yaparak onu ehlileştirilmeye çalışılması. Bugüne kadar bizzat amansız düşmanlarının ağzından defalarca kez Marks’ın haklı çıktığına dair ifadeler döküldü. Marks’ın devrimci hayatındaki en önemli başarılarından biri Kapital’de kapitalizmin iç yasalarını derinlemesine tahlil etmiş ve çelişkilerini ortaya dökmüş olmasıydı. Özellikle zengin ile yoksul arasındaki eşitsizliğin daha da derinleşeceği öngörüsü kapitalistler için de ürkütücü bir sorun haline gelmektedir. Bugün yaşanan bunalımın nedenleri 150 yıl öncesinde Marks tarafından büyük bir öngörüyle ortaya atılmıştı. Ancak bu gerçeklerin dile getirilmesi kimi zaman büyük bedeller gerektirirken, kapitalistler Amerika’yı yeniden keşfedermişçesine Marks’ın haklılığına vurgu yapıyor.

Bugün bu tarz düzen içi alternatif fikirlerin tartışılmasına ve kapitalistlerin sorunun adını en azından “kapitalizm” olarak koyarak tartışmasında temelde neoliberalizmin ulaştığı çöküntü bulunmaktadır. Bu ifadeler “bırakınız yapsınlar” anlayışının artık kapitalistlerce de sorunların çözümü için bir alternatif yaratmadığının itirafıdır. Son on yılda özellikle dünya genelinde sınıf mücadelesinin temel güç kaynağı neoliberalizmin yarattığı temel hastalıktır. 2001’de Arjantin’deki ayaklanmadan, üzerinden çok sular aksa da 2010’da Tunus’ta Arap coğrafyasını sarsan isyan dalgasının başlangıcına kadar bu hastalığı toplumun alt kesimleri kendi mücadele dinamikleriyle tedavi etmeye girişmektedirler. Bugün yine krizlere karşı İspanya, Yunanistan, Arjantin gibi ülkelerde mücadeleler sürmektedir. Gelecekte eşitsizlik ve yoksulluk insanlık için dayanılamaz hale geldiğinde sosyal patlamalar kapitalizmi sarsan boyutlara ulaşacaktır. Goethe’nin dediği gibi “Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan korkulur.” Francis Bacon’da “En kötü isyanları aç kalan karınlar doyurur.” derken geçmişteki isyanların kökenlerini hatırlatıyordu. Marks’ta zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok diyerek işçi sınıfını kavgaya çağırmıştı. Kapitalistlerin korkusu bundandır.

İnsanlığın kurtuluşunun reçetesi nedir, bunu şimdiye kadar sıkça yazdık. Kapitalist sınıflardan böylesi çıkışlar her zaman gelebilir, amaç bu tarihin yasalarını değiştirmez. Ali Koç’un vicdanı da cüzdanı da eninde sonunda aynı yere yani kapitalist eşitsizliği yaratan yasalara tabidir. Yarattığı cehennem karşısında vicdanının birazcık sızlamış olması bir şey değiştirmeyecektir. Anadolu’da kullanılan yaygın tabirle el elin eşeğini türkü söyleyerek ararmış. Marks’ın da belirttiği gibi işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!