/ Derya Koca / Amele Pazarından Saraya (Derya Koca)

Amele Pazarından Saraya (Derya Koca)

on 21 Aralık 2015 - 17:11 Kategori: Derya Koca, Devrimci Perspektif, Güncel, Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ya ezenden yana olacaksın ya da ezilenden! Bu işin az şekerlisi, çok şekerlisi olmaz..!
Rıfat Ilgaz

apge_dcwe0aawh5gqnw1ka

Fotoğrafçı Ara Güler’in Erdoğan’ı ve ailesini sarayında fotoğraflarken gördük. Ara Güler’i biraz takip edenler bilir. Günlük hayatın içinden ve İstanbul’un en güzel yıllarından oldukça başarılı fotoğrafın arkasında o vardır. Bu zamana kadar kimseye poz vermemiş Dali’nin yanında Churchill, Picasso, Sophie Loren ve Bülent Ecevit’in fotoğraflarını da çekmiştir. Bu fotoğaflar Ara Güler’e dünya çapında da pek çok ödül ve bolca ün sağlamıştır. Ancak Ara Güler diyince akla gelen, onun fotoğrafçılığın ustaları arasında anılmasını sağlayan fotoğraflar günlük hayatın, yoksulların fotoğrafları olmuştur.

Sarayda çekilen fotoğrafların ve Ara Güler ile yemek yiyen Erdoğan’ın fotoğraflarının basına sevis edilmesi pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ara Güler’in saraya davet edildiği açık. Ara Güler insanlara poz verdirtmez. En azından bugüne kadar öyleydi. Güler kendisini bir muhabir olarak görür çünkü fotoğrafın bir sanat değil tarihi bir belge olduğunu savunur ama bu sefer poz veren bir zatı çekti. “Usta ellerden” çıkan fotoğraflarla Erdoğan’ın imajının ve sanatçılar ile kurduğu ilişki ile tazelenmek istediği de aşikar.

Nobel Kimya ödülünü alan Aziz Sancar’ın Kürdistan’daki savaş tüm hızıyla sürerken bir Kürt olarak “milli” değerlerine sahip çıkan bir Türk milliyetçisi olma ve devletçi zihniyete omuz vermesi de aynı çerçevede okunabilir. Devlet kendisini milliyetçiliği nedeniyle bağrına bastı. Bilimsel niteliğinden ötürü değil. Zaten bilimsel niteliği de hiç tartışılmadı. Benzerleri de çoğaltılabilir: annesi önemli bir halk ozanı olan ve kendisini “solda” bir zamanlar tariflemiş olan Yavuz Bingöl’ün AKP hayranlığı herkesçe biliniyor. Ya da 90’ların sonunda adı “Yaşayabilme İhtimali” olan şiirde Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu / Pütürlü duvarlara ve Türk dil kurumu’na inat bir Türkçe’yle/  Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi yazan Yılmaz Erdoğan’ın bugün içine sürüklendiği ahval ortada. Liste uzun. Biz konumuza geri dönelim.

Peki, Erdoğan’ın fotoğrafını çeken Güler neden küçük çapta bir isyana sebep oldu:Güler’in iyi bir fotoğrafçı olarak halkın gözünde tavır almak yükümlülüğü olan “sanatçı” algısı. Amiyane tabirle “halkın sanatçısı” olma beklentisi.Ancak belki de meseleyi Ara Güler’i sadece bir örnek olarak kabul ederek ele almak gerekiyor.

Yetenekli insanların devletin, egemen sınıfların hegemonyasının tesisinde ve bunun yeniden üretiminde çimento olması çok olağan bir şey.Hegemonya zaten bu tür araçlarla kurulur. Ve sanatçılar, bilim insanları da birer sınıfa mensup kimselerdir. Kendi sınıflarına karşı çıkan az sayıdaki burjuva aydını saymazsak hayattaki çıkarlarının yolunda gittikleri de pekala söylenebilir.Zaten sınıflı toplumların tarihi sanatın ve bilimin sınıflar üstü bir karaktere sahip olamayacağını kanıtlayan sayısız örnekle dolu. Rönesans dediğimiz hadise hali hazırda yükselen bir yeni sının aydınlarını kendi çıkarları doğrultusunda desteklemesinin bir sonucu değil mi? Ya da bugün sanat alanında olağanüstü bir sıçrama kabul edilen Eiseinstein’ın filmlerini işçi sınıfının iktidarını olmadan anlayabilmek olanaklı mıdır?Hal böyle iken asıl tartışma konusu “aydın” kavramının tartışılması oluyor

Aydın, Sanatçı, İlham

İtalyan Markssist Gramsci’ye göre organik aydın kendi sınıfının bilincinde olarak, kendi sınıfı için rıza devşiren kimsedir.Kendi sınıfının çıkarları doğrultusunda davranandır. Yani zaten burjuva aydınların görevi budur geniş kitleleri her türden eşitsizlik ve acımasızlıkla örülü bir dünyaya katlanmasını sağlamaktır Bunun içinde varoluşunu Kemalizmin ideologluğu görevine adamış (Yakup Kadri, Burhan Asaf Belge, Şevket Süreyya Aydemir gibi isimleri barındıran) Kadrocuları da, Nazlı Ilıcak gibilerini de Celal Şengör’ü de koyabilirsiniz. Amacı dalkavukluk etmekten, devrimcilere küfretmek, pislikleri meşrulatırmaktan var oluşu itibariyle egemen sınıfın bir parçası olan ve zaman zaman ” vicdanlı” duruşlarla takdir toplayan tipolojiye kadar geniş bir skalada burjuva aydınlarının tekmili burada değerlendirilebilir.

İşçi sınıfının organik aydınları ise sınıf mücadelesinde inşa edilecek bir karşı hegemonya savaşı içinde var olur. Ancak Gramsci’ye göre aydın bugünkü kavrayışla okumuş-yazmış-entelektüel insan modeli olmak zorunda değildir. Sınıfını bilen ve sınıf bilinciyle eyleyen sıradan insanlar da; işçi sınıfı için besteleyen, çizen yazan da organik aydındır: Orhan Kemal, Nazım Hikmet ve daha nicesinin yanında kendisini insanlığın kurtuluşunda var eden ve onun için üreten emekçiler, entelektüeller… Salt propaganda sanatından bahsetmiyoruz. Kendisini emekçi sınıfların bir parçası olarak gören ve ilamı/motivasyon kaynakları dolayısıyla da hayata bakışı kendi sınıfsal pozisyonu içinde şekillenmiş bir aydın tipini kastediyoruz.

ara-guler-1954

1954 – İstanbul, Amele Pazarı

Tarihin motoru olan sınıf mücadelesi safları netleştirir. Salt bireysel vicdanın ötesinde bir siyasal güçle, insanları taraf seçmeye zorlar. Böyle zamanlarda tarih olağanüstü insanlar çıkarır: henüz 26 yaşında bir genç devrimci ve teorisyen olan  Troçki’ gibi. Ama aynı zamanda kendi sınıfına ihanet ederek karşı sınıfın yanında yer alan da olur. Dalga, gücü oranında da egemen sınıfın aydınlarını işçi sınıfının kendi saflarına katmaya muktedir olur. Tersi de mümkündür.Yani bir zamanlar işçi sınıfının yanında olan, açıkça onun sesi olan kimselerin gerileme  dönemlerinde egemen sınıfın yanına geçmesi de çok sık görülür.

Gerileme dönemlerinde artık ezilenler, hayatı yaratanlar fotoğraf makinesine uzanan ele ilham olmaktan çıkar. Çünkü ezilenler, yoksullar, emekçiler seslerini duyuramaz, bir özne olarak belirleyici bir role sahip olamaz olurlar. Örgütlülüğü ve sınıf bilinci ortadan kaldırılmış bir işçi sınıfının düzeni değiştirmeye muktedir olduğu güçlü günleri sona ermiştir. Sanatın ilham kaynakları değişmiştir. İlham olmaktan kastımız sanata konu olana yabancılaşmış ve onunla dışsal bir ilişki kurmuş bir şey değil. Tam olarak onunla temas etmiş, belki kader ortaklığı kurmuş ve kendisinden de bir parça olarak doğalında ortaya çıkmış üründen bahsediyoruz.Zaten insanlığın en umut veren alt üst oluş evrelerinde sanatsal üretimin de hızlanması bu doğal ilişkinin yakalanabilmesi ile mümkündür. Sanatçı, kendisini o tarafta hisseder ve bulunduğu yerden ürün verir.Bugün olduğu gibi gün gelir, lüksün zenginliğin yoksullara “milli irade” diye anlatıldığı bir zorba diktatör gelir,  insani değerlerin yerini kayırmacılığın alenen savunulduğu bir utanmazlık alır başını yürür. Zalimliğin popüler rıza ile iktidara geldiği bir dönem alır. Bu popüler rızayı yaratan da bu yükselişte çıkar gören burjuva “aydınlarının” verdiği katkılar da yadsınamaz. Emekçi snıflar için rüzgar karşıdan eser. Her yelken bu rüzgarı karşılayamaz. Ara Güler belki hiçbir zaman işçi sınıfının organik aydını olmadı. Ama eserlerinin önemli bir kısmını İstanbul’un varoşlarında var etti.Devran döndü. Güce tapınma devri açıldı. Ara Güler de bu rüzgarda bellki ki çok şey kaybetti. Ve objektifi İstanbul’un amele pazarından sarayın lüks salonlarına döndü.

 

Müdafaa Meselesi

Ara Güler’in saraya girerek fotoğraf çekmesi p180suk0iq1ofo3jd160m1kqc1mu33oldukça sert tepkilerle karşılandı. Oysa Güler ülke kan deryası içinde
debelenirken diktatöre karşı “tavır almak” konusunda ilk kez sınıfta kalmadı. Hatırlanacak olursa Gezi ayaklanması sert bir şekilde bastırılırken, ölümler hala devam ederken, Taksim’deki yeryüzü sofraları TOMA’larla tehdit edilirken Taksim Meydanı’nda İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin verdiği iftarın fotoğraflarını çekerek “tarafını” daha önce belli etmişti. Hem de “Huzur” adıyla. Bu durumda aynı meydanın bir ay önceki sahipleri de “huzur kaçıran” oluyordu. Mesaj netti.

Sosyal medya üzerinden çok sert eleştirilerin hedefi olan Ara Güler’i savunmak da liberal yüzeysellikle Ahmet Hakan’a düştü. Hürriyet’te Ara Güler Müdafaası başlığıyla yazdığı yazıda “Ara Güler bir foto muhabiridir. Dün Kemal Bey’in fotoğraflarını çeker, bugün Tayyip Bey’in… Hatta istesinler… Yarın, Devlet Bey ile Selahattin Bey’i de çeker. Zaten çekmezse… Ara Güler olmaz ki.” dedi.

Ahmet Hakan’ın savunusu sanatçıyı sınıflar üzeri gören “işini yapan sanatçı” kılıfıyla pazarlamaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Zaten Ara Güler de yaptığı şeyin neye tekabül ettiğini bilerek yapan bir fotoğrafçı. Sahnede Erdoğan’ın elinden ödül alırken de, milyonların sokakta olduğu bir gün AKP’nin verdiği iftara sadece gitmekle kalmayıp fotoğraflarını da servis ederken de.

Ara Güler yetenekli bir fotoğrafçı olabilir. Ancak asıl mesele zaten kim için ve hangi değerlerle ürettiğinizdir. Dolayısıyla “Ara Güler’i harcamayınız” gibi bir yaklaşımın zerre kıymeti yoktur. Bu toprakların gördüğü en büyük zalimlerden olan bir diktatörün sarayına girip fotoğrafını çekerken aynı gün katledilen onlarca insanın katilinin fotoğrafını gururla çekebiliyorsa burada bi problem vardır. Tavır almak, tarafını seçmek insanı ve insana dair her şeyi anlamlı kılan yegane özelliktir. Sanatı da bilimi de bunun üstündeymiş gibi görmek, göstermek sanatın kendi özünü dahi kavramamış olmayı gösteriyor.

Taraf Seçmek

fft107_mf5602877

Ara Güler’in emekçileri resmetttiği, İstanbul’un kadim halklarına çevirdiği objektifin karşısında bugün bir saray zorbası var. Bu sadece sınıf mücadelesinin çok gerilemiş olduğu bir dönemle de açıklanamaz. Her şeye rağmen eşitlik, özgülük, adalet ve ezilenden yana olmak insan iradesi ile ilgili bir meseledir. İnsan iradesini de tarihsel koşulların esiri olmayan insan eyleminden başka nedir ki? Kendisinden olanı ödüllendiren ve kendisine karşı olanı (Levent Üzümcü’nün çalıştığı tiyatrodan atılması gibi) sindirmeye çalışan dünyada dik durmak, bir sanatın özüne sadık kalmakla ilintilidir. Levent Üzümcü gibilerin sayısının artması ise sınıf mücadelesinin seyriyle sıkı bir ilişki içindedir.

Ara Güler’i tartışırken , genel anlamda “sanatçı”dan bahsederek sorun açıklanamaz.Öyle olursa mesele dolaşır gelir ” ” ama harcamayalım” sığlığına yapışır. Hangi sınıfın sanatını icra ettiğinden bağımsız bir sanatçı mefhumu olamaz. Ara Güler de kendi sınıfını/safını seçmiştir. Ara Güler’in yetenekleri onun üstünde bir anlam ifade etmektedir ve bundan sonra da belki iyi işler yapacaktır.Ancak yetenek, sadece fotoğrafın iyi olmasını sağlayabilir. Sanatçıyı “iyi” yapan ise duruşu ve değerleridir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!