/ Güncel / Bilimsel Yöntemde Materyalizm İdealizm Tartışmaları -1 (Gökçe Şentürk)

Bilimsel Yöntemde Materyalizm İdealizm Tartışmaları -1 (Gökçe Şentürk)

on 27 Ocak 2016 - 00:20 Kategori: Güncel, Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Antik Yunan’da Doğa Felsefesi

Bir soruyla başlayalım; doğuştan gözleri görmeyen birine etrafınızda bulunan şeyleri nasıl anlatırdınız? Belki bazı şeylere dair bilgileri deneysel olarak (diğer duyuları yoluyla) elde etmesini sağlayıp bazı şeyleri de öncekiyle ilişki kurarak anlatmaya, tariflemeye çalışarak. Peki, onun zihninde oluşan imge, bizimkiyle ne derecede örtüşüyor olabilir? Ya da başka bir soru: tüm duyuları sağlıklı olan bir insan evrene dair sahip olduğu bilgiyi nasıl elde eder? Elbette ki buna verilebilecek çok fazla cevap bulunabilir. Yapmaya çalıştığım şey bir yöntem sorgulaması aslında. Sanırım bir yoklama yapsak tabi ki bilimsel yöntemlerle cevabını, defaatle duyarız.

Peki, bilimsel yöntem nedir? Artık konuya girme zamanı; bilim tarihine ve yöntemlere dair bugün pek çok yazı bulmak mümkün. Benim burada yapmayı hedeflediğim şey, bu yazılardan bir tanesini daha yazmaktan çok; katıksız, çizgisel bir ilerleme gibi anlatılan bilim tarihine, belirli kişileri ve teorileri ele alarak, etkileşim ve ilişki çerçevesinde, toplumla ve belki de yüzyıllar arasında bağ kurarak yaklaşmak. Temel olarak, Antik Yunan’daki doğa felsefesi, bilim devrimindeki kırılma ve 20. yy’da kuantum teorisi ve genel göreliliğin ortaya çıkışı olarak üç parçadan oluşacak bir yazı dizisinde incelemeyi planlıyorum. 21. yüzyıldan baktığımız bu tarihe bir soyutlama yaparak başlamak güzel olabilir bence. ‘Issız adaya düşsen yanında olmasını isteyeceğin üç şey ne olurdu?’ sorusunu herhalde duymayan yoktur. Düşününce, şu an etrafımızda olan pek çok şeyin o koşullarda ne kadar gereksiz ve işe yaramaz olduğuna kanaat getiririz. Soyutlamayı bu noktada devreye sokup ne olduğunu, nasıl değişim gösterdiğini henüz bilmediğimiz doğaya karşı edinmeye çalıştığımız bilgiyi, bu yazının miladı olarak kabul edebiliriz. Öyleyse bilgi edinme insan için ilk başlarda zihinsel bir canlanmadan çok bir mecburiyetti. Kavranması en güç olan değişim ve onun taşıyıcısı olan zaman, insan için en korku veren düşmandı. Bir insanın hayatta kalabilmek adına yaptığı bütün faaliyetleri ele aldığımızda, hangisi olursa olsun bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmek zorundadır. Bu zaman dilimi içerisinde, bulunduğu ortama hâkim olamayan ve sürekli değişimi zihninde tutarlı bir çerçeveye oturtamayan insan hayatta kalamaz. Çünkü bir saniye önce deneyimlediği bilgiyi sonraki saniyeye taşıyamazsa bu, karşı karşıya kaldığı duruma cevap üretmesine ve bir davranış sergilemesine engel olacaktır. Tabi bu süreç tek taraflı değil, aksine insanın bulunduğu koşullara bağlı olarak edindiği bilgiyle, dönüştürdüğü doğayla karşılıklı bir etkileşim içinde gerçekleşir. Bu etkileşim sonucunda değişen, gelişen üretim biçimleri, toplumsal yapı insanın hayatta kalabileceğinden daha fazla imkân yaratmaya başladığında doğaya ilişkin edinilmek zorunda olan bilgi artık doğaya dair bir merak haline geliyor. Kim için? Tabi ki toplumsal zenginlikten az ya da çok pay almış olan belirli bir zümre için. “Değişim”, bizi, şeyleri karşılıklı etkileşim ve ilişki çerçevesinde ele almak zorunda bırakan kelime. İşte bu “değişimin” nasıl ele alındığı noktası bilim tarihinin salt bir gelişim ve ilerleme olduğu yanılgısından kurtulmamızı sağlıyor. Çok önceden hesaba katılan şey tarihin çok ileriki aşamalarında yok sayılabiliyor. Bu bağlamda yaklaşımların altında yatan iki temel önermenin –“her şey maddedir” ve “her şey zihindir”- bilim tarihinde bir sarkacın ulaştığı iki uç nokta olduğunu hatırlatalım. Yani, materyalizm ve idealizm. Bu salınımla tarih boyunca karşılaşıyoruz; yoksa özden biçime, oradan yapı ve işleve, atom ve parçacıktan dalgaya nasıl ulaştığımızı anlamak pek mümkün olmayacaktır. Yine bunların bir çizgi şeklinde üst üste konarak ortaya atılmadığını, zaman zaman geriye gidiş dönüşlerle tarihte tezahür ettiğini fakat bunun altında yatan sebebin de sarkacın iki ucu olduğunu görmek gerekiyor. Adını az çok duyduğumuz isimlerin bilim tarihindeki duraklarına uğramadan önce bir not düşmek isterim. Yukarıda bahsettiğimiz etkileşimi ele almak ve belirli verilerden yola çıkarak yorum ya da çıkarsama yapmak için bir yerden başlamak yani bir kaide oluşturmak zorundayız.

Sözgelimi bir yağmur damlasının şeklini araştıracak olsak, evrende onu etkileyen tüm değişkenlere vakıf olmadığımız için bildiklerimizden ve belli kabullerden yola çıkarak ilerleriz; küresel olduğunu iddia edebiliriz. Fakat bu damlanın üzerindeki diğer etkenleri yok saymak ya da şeklinin evrenin tamamından bağımsız bir gerçeklik olduğunu söylemek anlamına gelmez. Bu notu düşmemin sebebi bu yazıda yapmak istediğim yaklaşımla birebir ilgili. Tıpkı yağmur damlasını çevresinden azade araştıramayacağımız gibi, bilimi de tarihini de bağımsız ve tekil şeylermiş gibi ele alamayız. 17. yüzyıldaki bilim devriminin öncülerinden Kopernik’in kendi dönemindeki gökbilimcilere yönelttiği şu eleştiri anlatmak istediğim şeyin ta kendisi: “Bunların yaptıkları şey, sanki bir sanatçının hepsi de mükemmel bir şekilde çizilmiş ama her biri farklı modellere ait el, ayak, kafa ve diğer uzuvları bir araya getirip de tek bir vücudu oluşturacak şekilde ilişkilendirmesine benziyor. Bu parçalar hiçbir şekilde birbirine uymadığından ortaya çıkan şey bir insan değil, canavar heykeli oluyor.” Bir diğer deyişle yapmak zorunda olduğumuz şey niteliği niceliğe indirgemek ve bu yolla öze dair bilgilerimizi genişletmek. Fakat bunu yaparken öz ile görüntü arasında bir etkileşim ve karşılıklı bir ilişki olduğunu ortaya koyarsak şayet, o varlığın geçmişine ya da geleceğine dair tahminlerde bulunabiliyoruz. Bilim tarihine dair araştırma yaptığımızda bilinen isimler üzerinden ilerlemek zorunda kalıyoruz. Fakat bu yine yukarıda bahsettiğimiz aynı soyutlama yönteminin bir ürünü. Kişileri ve teorilerini incelerken onları yaşadıkları tarihsel koşullardan bağımsız, teorileri ya da yaklaşımları da bu kişilerin tamamıyla kendi varlıkları ile özdeşleştirerek anlatmak sıradan bir tarih anlatısının sıkıcılığından kurtulamaz.

Pisagor ve Kardeşlik Okulu

Niteliği niceliğe indirgemenin bilim tarihindeki en bilinen kahramanı Pisagor’dan başlayalım. Bu tespit aslın200px-Sanzio_01_Pythagorasda Pisagor’un kendisinin katıldığı bir tespit değil. Evreni matematiksel ilişkiler çerçevesinde açıklamak ilk olarak Pisagor’un ortaya koyduğu bir yöntemdi. Fakat pisagorcu düşünce sistemi bunu bir yöntem olmaktan çok daha ötesine götürdü. Pisagorcu dünya tasavvuruna göre sayılar gerçekliğin ta kendisiydi. Evrendeki her şey aslında bir sayı ya da iki sayının birbirlerine göre oranından oluşuyordu. Yani ona göre nicelik niteliğe indirgenmiyor, gerçeklik yani sayılar, görüntüleriyle buluşuyordu. Diğer taraftan her şeyi sayılarla ifade etmenin bir diğer getirisi de tarif etmekte, anlamakta güçlük çekilen değişimlerin saf dışı bırakılmasında yatıyordu. Çünkü kendi tabirleriyle “Her şey bozulmaya tabiyken sayılar ebedi ve ezelidir; onlar maddenin değil zihnin doğasına aittir; duyuların dışsal kaba dünyasına başvurmaksızın, en şaşırtıcı ve en hoş zihinsel işlemlere olanak verirler- tanrısal zihnin de böyle işlediğini düşünmek gerekir.”

Değişim yozlaşmanın ve bu yozlaşmadan kaynaklı olarak da ona vakıf olamadığı ölçüde insanın tanrı tarafından cezalandırılmasının bir ifadesiydi. Öyleyse sabit ve değişmez olanda tanrısal bir nitelik ve gerçeklikten parçalar olmalıydı, bu da sayılardan başkası olamazdı; üstelik de kendi içindeki tutarlılığıyla her şeyi açıklayabiliyordu. Ta ki hepinizin bildiği gibi dört rakamıyla ifade edilen karenin köşegeni hesaplanırken bulunan köklü sayılar ortaya çıkana değin. Köklü sayıları açıklamanın hiçbir yolu yoktu. Sayılar ve oranlar rasyoneldi ama bu rasyonel sayıları kullanarak, köklü sayıları ifade etmek olanaksızdı. Bütün evreni sayılar üzerinden kurduğunuzda ve bu tanımın dışında bir şey elde ettiğinizde ne yaparsınız? Ya geriye dönüp kaideyi yani her şeyi üzerine inşa ettiğiniz zemini yıkıp, yenisini kurarsınız, ya da köklü sayılar yokmuş gibi davranırsınız. Pisagorcular ikinci yolu tercih ettiler ve köklü sayılardan bahsetmeyi yasakladılar fakat bu, özellikle Pisagor öldükten sonra kardeşliğin dağılmasını engelleyemedi. İyonyalı filozoflar araştırmalarının vurgusunu evreni oluşturan maddeye yapmaları anlamında materyalistlerdi. Pisagorcuların başlıca vurgusu ise form, oran ve matematiksel anlamda ifade edebildikleri ilişkiler üzerineydi.

Pisagorcu Düşünce Sisteminin Etkileri

Pisagor’un düşüncesi sadece evreni sayılarla ifade etmek anlamına gelmiyordu. Matematiksel ifadeleri doğayla ilişkilendirmek; aslında çok kabaca insan ve doğa arasında bir dil oluşturmak anlamına geliyordu. Bu bugün de bilim yaparken başvurabileceğimiz yegâne yol aslında. Pisagor’un öğrencileri okul dağıldıktan sonra yaptıkları çalışmalarla bugünün evren anlayışına çok benzer yaklaşımlarda bulundular. Bunların en önemlilerinden biri olan Philolaus, yerküreye hareket atfeden ilk filozoftu. Bu noktaya nasıl geldiğinin sebepleri tam bilinemiyor olsa da gezegenlerin açıklanamayan hareketleri (bilinen altı gezegen: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Satürn ve Jüpiter) üzerinden dünyayı hareket ettirmeye karar verdiği biliniyor. Bir diğer isimse M.Ö 4. yy’da yaşamış olan Herakleides. Herakleides güneş merkezli evren fikrine ilk yaklaşan filozoflardan biriydi. Dünya’nın ekseni etrafında döndüğünü kabul ediyordu. Bu gökyüzünün günlük dönüşünü açıklıyor ama gezegenlerin bir türlü düzene oturtulamayan, tahmin edilemeyen hareketlerine bir açıklama getirmiyordu. Bu sorun astronominin temel sorunlarından biriydi. Dünya’nın merkezde olduğu gezegenlerin ve güneşin, dünyanın etrafında en dışta da sabit yıldızların olduğu bir sistem kabul görüyordu. Sabit yıldızlar uyum ve değişim göstermek zorunda olmadığı için evrendeki düzenin ve yasaların güvencesiydiler. Güneş merkezli sistemi asıl ortaya atansa Pisagorcu astronom, Yunan Kopernik olarak nitelendirilen Aristarkhos’tu. Pisagor ile başlayıp Philolaus ve Herakleides ile devam eden süreci, Aristarkhos mantıksal sonuçlarına ulaştırmıştı. Böylece gezegenlerin ilerleme ve gerilemelerden oluşan hareketlerini de açıklığa kavuşturdu. Güneş merkezli sistemi 17. yy bilim devrimindeki haliyle ortaya koymak için belki bir adım daha atmak yeterli olacaktı. Oysa Aristarkhos’tan sonra Platon ve öğrencisi Aristo’nun düşünce sistemi güneş merkezli sistemin tamamen yadsınmasına ve neredeyse 2 bin yıl boyunca rafa kaldırılmasına yol açacaktı. Sarkaç diğer uca doğru salınım yapmıştı; idealar dünyası.

Platon, Aristotales, İdealar Dünyası

Platon hiçbir zaman astronomiyle yakından ilgilenmemiş, kendi evren tasavvurunda ona hiçbir önem atfetmemiştir. Çünkü ona göre maddi bir gerçeklikten zaten söz edilemez ve bu anlamda da dünyevi görüntülerle uğraşmaplato4srk anlamsızdır. Çok çok uğraşılacaksa da onun düşünce sistemine göre bir takım uyarlamalar yapılabilir. Dolayısıyla Platon’un etkisiyle doğa felsefesi yani bilimle uğraşanlar onun fikirlerinin gölgesinde hiç olmayacak yaklaşımlar peşinde koşmuş, zaten bunun dışındaki hiçbir yaklaşım da değer görmemiştir. Platon doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür; varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer; gerçekliği “idea”olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayar. Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun; ya da daha doğrusu, fiziksel dünya var olmadan önce var olan ideanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz ideanın kusurlu kopyalarıdır. Yapılması gereken şeyse bu kusursuz ideaya ulaşmak için çabalamaktır ama asla tam olarak onun gibi olunamaz.

Platon’un bu fikirleri kendi yaşadığı dönemin açmazlarına cevap sunan bir nitelikteydi. Makedon fetihlerinden önce bir yüzyıl boyunca süren iç ve dış savaşlar zenginlikleri ortadan kaldırmış, halkı yıldırmıştı; çıkarcılık ve yozlaşma kamusal alanı zehirliyordu; evsiz maceracılara dönüşen siyasi sürgünler taşrayı dolduruyordu. (Arthur Koestler, Uyurgezerler) Platon’un Devlet’inde aristokrasi “soylu yala
n”
aracılığıyla (yani Tanrı’nın üç tür insan yarattığını; altından yönetenleri, gümüşten askerleri, adi metalden sıradan insanı yarattığı bahanesini ileri sürerek) yönetir. Ayrıca Platon köleliği toplumsal düzenin olmazsa olmazı olarak görür ve ayrıca erbap ve ustalardan oluşan bir orta sınıf olmasından da hoşlanmaz. Yönetenlerle yüzeysel de olsa benzerlikler taşınması yöneticilerin gözden düşmesine neden olacaktır. İçinde bulunduğu toplumsal koşullardan ötürü Platon değişimden her anlamda nefret eder. Yöneticilerle diğerlerinin yerleri keskin sınırlarla ideanın yansıması olarak bellidir ki bir değişim ya da bir kalkışma yaşanmasın. Platon’a göre “değişim” yozlaşmayla eş anlamlıdır, eldeki veriler şayet gözlemlerle uyuşmuyorsa kaideyi ve çerçeveyi sabit tutarak yeni olanı bir şekilde uyarlamayı önerir. Gezegenlerin hareketi dünya merkezli sistemde açıklanamıyorsa, gezegenlerin hareketlerine kendi içinde bir takım sistemler kurarak açıklanmaya çalışılır ama dünyayı merkezden almak asla akla gelmez. Aristo da evreni ay-altı ve ay- üstü âlem olmak üzere ikiye ayırmış, Platonun ideasını sistematik bir çerçeveye oturtmuştur. Ay-altı âlem değişimlerin dolayısıyla yozlaşmaların olduğu, ay-üstü âlem ise sabit dolayısıyla kutsal, tanrısal olanın ifadesiydi.

Böylece Heraklitos’un diyalektiğinden, atomcu Demokritos’un maddeciliğine, Pisagor’un matematik ve doğayı birleştirmesiyle Güneş merkezli evren fikrine kadar gelinen noktadan eser bile kalmamıştı. Bu idealizm Kopernik’le başlayan bilim devrimine kadar egemen olacaktı. Bir sonraki yazıda Bilim Devrimi’ne gelinen süreç ve gelişimini ele alacağım. Sonraki sayıda görüşmek üzere.

Panzehir

bolsevik.org

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!