/ Çağın Erdinç / Çözüm Sürecinden Çatışmaya/ AKP’nin “Etnik Boğazlaşma” Hamlesine Karşı Ne Yapmalı? (Çağın Erdinç)

Çözüm Sürecinden Çatışmaya/ AKP’nin “Etnik Boğazlaşma” Hamlesine Karşı Ne Yapmalı? (Çağın Erdinç)

on 22 Ocak 2016 - 20:00 Kategori: Çağın Erdinç, Devrimci Perspektif, Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kürt illerindeki katliamlar sürüyor. Bilanço her geçen gün ağırlaşıyor. Çocuklar kurşunların hedefi oluyor! İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Dokümantasyon Merkezleri’nin verilerine göre 1 Ocak ve  5 Aralık 2015 tarihleri arasında çatışmalar nedeniye 157’si sivil olmak üzere toplam 523 kişi yaşamını yitirdi. Önümüzdeki süreçte de katliamlar sürecek gibi görünüyor!

Öte yandan, Kürt halkı için tek kurtuluş yolu kurşunlardan korunmak değil. Çatışma bölgelerinde hayatta kalmak adına verilen savaş var. Bazı bölgelerde su ve elektrik yok; ilaç ve gıda sıkıntısı yaşanıyor, bastıran kışla mücadele etmek ayrı bir mesele.

Peki nasıl oldu da bu noktaya geldik? Yazımızda çözüm sürecinden bugüne nasıl gelindiğini özetleyerek genel anlamda çözüme dair perspektif sunmaya çalışacağız.

Çözüm Sürecinin Arka Planı

Çözüm sürecinin ilk sinyalleri Tayyip’in 2005’teki Diyarbakır konuşmasında verilmişti. O konuşmada Tayyip şu sözleri sarf etmişti: “…Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. Her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır…Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir.”

Evet, Tayyip yaklaşık 11 yıl önce bunları söylemişti. “Geçmişteki askeri çözüme dayalı hataları tekrarlamayacağız” diyerek çözüm sürecinin ilk adımını “sözde” atmıştı. Nitekim müzakere süreçleri boyunca silahlar aralıklı olarak sustu. Ancak bugün gelinen noktada, bazı açılardan 1990’ları geride bırakan bir sürecin devreye sokulduğunu görüyoruz.

Evvela şunu belirtelim: AKP’nin attığı her adım samimiyetsizdir! Çözüm süreci de öyleydi. AKP o dönemde liberal-reformcu parti görünümüyle liberal kesimlerden destek alıyordu. Kemalistlerle kapışmakta olan AKP’nin bu tarz ittifaklara o dönem ihtiyacı vardı. Bu yüzden de Kürt sorununda demokrat pozlarındaydı.

Diğer bir noktada “Yeni Osmanlıcı” hayalleriyle ilgiliydi. Ahmet Davutoğlu henüz 2001 yılında yayınlanan Stratejik Derinlik kitabında bu hayalleri formüle etmişti! Davutoğlu kitabında genel olarak, Osmanlı’nın “içerideki” etnik unsurlarla iyi geçindiğini, bu yüzden “dışarıya” rahatlıkla odaklanabildiğini söylüyor. AKP için çözüm sürecinin başlamasındaki temel motivasyonlardan birisi de buydu. AKP, “Ortadoğu’nun abisi” olmak için Kürt halkıyla geçici müzakerelere başlamalıydı. Zaten Kürt halkının askeri yöntemlerle yenilemeyeceği açıktı! “İçeride” barış ortamı sağlanacak, AKP dışarıdaki süreçlere rahatlıkla müdahil olacaktı.

 Çözüm Süreci: Savaşa Hazırlık!

Müzakere süreci, normal şartlarda,  silahla çözüme varamayan tarafların siyasi çözüm adına pazarlık yaparak uzlaşmaya çalışması olarak değerlendirilir. Ancak Kürt hareketi ve AKP arasındaki “çözüm sürecinde” öne çıkan kavram, genel olarak “oyalama” oldu.

Şunu noktayı da vurgulamak lazım: Normal şartlarda, çözümde “samimi” olması beklenen taraf  büyük ölçüde devlettir! Zira çözümü nihayete erdirme iradesine sahip araçların büyük kısmı devletin elindedir. Ancak devletin başındaki AKP’nin samimi olmak gibi bir niyeti hiçbir zaman olmadı. Aksine, çözüm sürecinde AKP bugünkü savaş hazırlıklarını “o günlerde” yaptı. AKP iktidarı çözüm süreci boyunca bin 600 kalekol ve güçlendirilmiş karakol yaptırdı. Barajlar inşa ederek güvenlik kaygısını daima ön planda tuttu.

Yine normal şartlarda, müzakere masasında barış sözcüklerini ağzından eksik etmeyen devletin, savunma harcamalarını kısması ya da en azından arttırmaması beklenir. Peki AKP ne yaptı? Savunma harcamalarını arttırdıkça arttırdı! KCK tutuklamaları ile binlerce Kürt aktivisti hapislere doldurdu. Rojava’da Kürt halkının özgürlüğünü kazanması karşısında yapabileceği en büyük kötülükleri yapmaktan çekinmedi. IŞİD bile müttefik olarak görüldü, el altından desteklendi.

Kürt Hareketinin Bir Gözü “Masada;” Diğer Gözü Silahtaydı!

AKP’nin güvenilmez adımlarına karşı Ortadoğu’nun en eski oyuncularından olan Kürt siyasi hareketi de silah seçeneğini hiçbir zaman gözardı etmedi. Kürt halkı AKP’ye hiçbir zaman güvenmedi!  Güvenmemekte de haklıydı. Roboski’de onca sivili katlettiler. Katiller hâlâ yargılanmadı! Özür bile dilemediler!

Kürt hareketinin penceresinden baktığımızda, rakamlar da çözüm sürecindeki güvensizliği açıkça ortaya koyuyor. Örneğin, düşünce kuruluşu BİLGESAM, çözüm sürecinin “resmiyet kazandığı” ilk günden Eylül 2015’e kadar 2 bin kişinin PKK’ye katıldığını açıkladı. Sadece BİLGESAM değil, diğer kaynaklar da aşağı yukarı 2 bin rakamına işaret ediyor. Hatta, AKP’nin eski milletvekili Galip Ensarioğlu da BBC Türkçe’ye verdiği röportajda, 2 bin 200 kişinin PKK’nin dağ kadrosuna katıldığını ifade etmişti.

Tüm bunların yanında, bugün Sur’da, Cizre’de, Silopi’de ve diğer Kürt bölgelerinde bulunan barikatlar ve hendeklerin “siyasi altyapısı” çözüm sürecinde oluşturuldu. Yani devlet kalekol yaparken Kürt siyasi hareketi de hendek kazıyordu. Bugün gelinen şehir savaşları aşamasında bu hendekler çok kritik bir noktaya geldi. Çünkü devlet müzakere sürecinde kaybettiklerini bugün geri almak istiyor. İleride yeniden bir masa etrafında toplanılacaksa şu anda devam eden şehir savaşlarının sonucu, masadaki tarafların elini güçlendirecek ya da zayıflatacaktır. Bu yüzden sokak çatışmaları ölüm-kalım savaşı şeklinde devam ediyor.

Kürt Halkı Ne İstiyor? Devrimci Marksistler Ne Yapmalı?

Lâfı dolandırmadan en sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Kürt halkının özerklik talebi Devrimci Marksistler tarafından desteklenmelidir. Devrimci Marksistler bu meseleye ulusların kendi kaderini tayin hakkı perspektifinden bakar. Ancak bu noktada, sürece yön veren gelişmeleri dikkatle takip ederek sınıf perspektifine bağlı eleştiriler getirmek, ihmal edilmemelidir. Eleştirel yaklaşımın gerekliliği konusunu Kürt ulusal hareketi özelinde açacağız. Fakat öncelikle Kürt hareketinin özerklik deklarasyonunda yer alan bazı maddelere bakalım. (Demokratik Toplum Kongresi’nin 27 Aralık’ta gerçekleştirdiği toplantının sonuç bildirgesinde açıklanan bazı maddeler)

  • Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması.
  • Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik anayasasının temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.
  • Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması.
  • Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi; kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması
  • Öz yönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma,bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşvik etme,hibe desteği sunma yetkisine sahip olması

Evet, DTK’nın 27 Aralık’ta üzerinde uzlaştığı özyönetim bildirgesinin sonuç kısmında duyurulan maddelerin öne çıkanları böyle. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Kürt hareketinin özerklik talebini savunurken siyasi hamlelerin ve soruna dair nihai çözüm önerisinin eleştirisi, Devrimci Marksistler tarafından mutlaka yapılmalıdır. Evet, Kürt hareketinin talepleri AKP’nin imha politikalarına karşı savunulmalıdır. Kürt halkı özerklik istiyorsa bu hak onlara verilmelidir. Türkiyeli emekçiler, devrimci enternasyonalist bir tutum geliştirerek bu noktanın gerekliliği üzerinde durmalıdır.

Deklarasyon Maddelerinin Sınırları

DTK’nın bildirgesinde sınıf ve emek gündemi hiç yok. Dolayısıyla bildirgenin sol niteliği bir hayli zayıf. Bu zayıflık, ileride kurulacak olası bir demokratik özerklikte nasıl bir yönetim ve düzenin oluşacağı konusunu birinci dereceden bağlıyor. Örneğin HDP’li belediyelerin uzun yıllara dayanan bir belediyecilik deneyimi var ve performans ortada. Deneyim, klasik burjuva belediyecelikten ve kötü yönetimden başkasına işaret etmiyor. Çünkü ulusal taleplerin ötesine gidildiğinde halkın köklü problemlerinin çözümü adına bir ufuk ortada yok. Dolayısıyla yerel yönetimlerin daha da güçlenmesi (ve nihayetinde özerklik) talebi karşısında Kürt siyasi hareketinin evvela kendi belediyecilik-yerel iktidar deneyiminin tatmin edici bir izahını yapması gerekir. Tamam yerel yönetimler güçlendirilsin, merkezi yönetim zayıflasın ve hatta özerklik gerçekleşsin. Ama demokratik özerklik elde edildiğinden ulusal kazanımlar dışında değişen ne olacak? Yönetime geldiğinizde büyük çoğunluğu yoksul olan Kürt halkına ne sunacaksınız? İnsanların hayatlarında hangi köklü değişiklikler olacak? Siyasi açılardan hangi programınız var ki sizi diğerlerinden ayırsın? Sadece kadın sorununa parmak basmakla ulusal sorun dışındaki temel toplumsal meselelere bir yanıt üretmiş olmuyorsunuz. Zaten halihazırda Diyarbakır gibi, Van gibi çok önemli belediyeler çok uzun yıllardır ellerinizde. Şimdiye kadar hangi farkı ortaya koyabildiniz? Hatta ve hatta diğer burjuva belediyelerin ortalamasından bile geri kaldınız. Gerçek olan budur. Bu başarısızlık da tesadüfi değil, Kürt siyasi hareketinin programıyla ilgilidir. Dolayısıyla, programatik arka plan değişmediği durumda gelecekteki özerk yönetiminden farklı bir beklentimizin olması için ortada bir neden yok. Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz, ya da perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Peki mantığımızı uçlaştırarak bir adım daha ileri gidip kritik bir soru daha yöneltelim: Olur da özerklik ilan edilir ve oluşacak olan öz yönetim organları seçimlerini (mevcut başarısız belediyecilik deneyimini hesaba katarak) başka Kürdistani (sol ya da sağ) partilere kaybederseniz nasıl tavır alacaksınız? Öyle ya ulusal sorunda dev adımlar atıldığı, çatışma ortamının ortadan kalktığı bir ortamda savaş vermiş olmanın getirdiği prestij bir yere kadar gidecektir. Öz yönetim organlarını başka partilere kaptırma durumunda nasıl bir tavır sergilenecektir? Bunlar cevaplanması gereken sorulardır ve cevaplar başta bahsettiğimiz bildirgenin sol yanının zayıf olması konusuna bağlanmaktadır.

Bu eleştirileri yönelttiğimiz için bizlere “şimdi bu soruların zamanı mı” diye sorulabilir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bizler, Kürt siyasi hareketine eleştirel destek veririz, eleştiri olmadan olmaz ve eleştiri olmadan ilerleme olmaz. Diğer taraftan öz yönetim, bugün için çok büyük ölçüde meşruluk kazanmıştır ve ileride bu talep illa ki bir şekilde karşılanacaktır. O zaman oluşacak bu yeni düzene dair şimdiden uyarılarımızı yapmamız gerekir.

Türkiyelileşme Projesinden Kürdistani Hendek Projesine

Türkiyelileşme projesi başarılı mıydı? Evet. Demirtaş, HDP’nin çarpıcı %13’lük başarısının 2 katı bir popülariteye sahipti. Zaten bu başarı da RTE’ye hayatının kabusunu yaşatmıştı. Ama madalyonun diğer yanında da PKK liderliğinin HDP’ye ve kazanılan zafere yönelik küçümseyici açıklamaları vardı. Yapılan açıklamalar, Ortadoğu’da silah kullanmadan kazanım olmayacağı yönündeydi.

Nitekim süreçte HDP’nin bir kenera itildiğini gördük. Hendek siyaseti ise ilk etapta Kürt halkının önemli bir bölümü tarafından şüpheyle karşılandı. Ama şehirlere yönelik gözü dönmüş saldırıların ardından ilk etaptaki hoşnutsuzlukların geri plana itildiği gözüktü. Bir yandan da hendek direnişinin güçler dengesindeki uçuruma karşın başarılı olması, iki taraftan birinin tercih edilmesi sürecini doğuruyor ve Kürt halkının büyük bir kısmının tercihi ortadadır.

Suriye’de Kürt siyasi hareketi büyük zaferler elde ediyor ve dünya çapında büyük destek görüyor. ABD’ye ilaveten Rusya’nın Suriye’deki varlığı da Kürtlerin Rojava’daki  kazanımlarını güvence altına almış durumda. Bu yüzden de Cizre, Silopi, Sur gibi kentlerde devam eden direnişin geleceği, büyük önem kazandı.

Suriye ve Rojava siyaseti hezimet üstüne hezimet yaşayan AKP’nin Kürt direnişi karşısındaki çaresizliği, RTE’nin iyiden iyiye hırçınlaşmasını beraberinde getiriyor. Bunun bir sonucu olarak demokratik haklara yönelik baskılar şiddetlenmiş durumda. İlk hedef olarak da HDP’nin öne çıkan siyasilerini seçtiler. Özellikle AKP’yi 7 Haziran’da perişan eden Demirtaş’ın (ve diğer önde gelen milletvekillerinin) dokunulmazlıklarının kaldırılması ve hapsedilmeleri gündemde. RTE bu konuda devamlı olarak yargıyı işaret ediyor.

Sonuç

Kürt hareketinin yerel aktör olmaktan çıkıp bölgesel hatta küresel bir aktör olduğu gerçeğini vurgulamak gerekiyor. PYD, Suriye’deki denklemlerde kilit pozisyonda. Türkiye Kürdistanı da bu gelişmelerden doğrudan etkileniyor.

Çözüm sürecinde Türkiye Kürdistanındaki çatışmasızlık ortamından da faydalanarak Rojava’yı “tam güç” savunan Kürt ulusal hareketi, Rojava’daki askeri deneyimlerini Sur’a, Cizre’ye, Silvan’a ve diğer Kürt bölgelerine yaymaya devam ediyor. Sokak çatışmaları Suriye iç savaşından farksız görüntüler ortaya çıkartıyor. AKP ise “topuyla, tüfeğiyle” bu bölgeleri ateş altına alıyor. Savaşın yaşandığı bölgelerden geriye fazla bir şey kalmıyor! İnsanlar evlerinde vuruluyor. Sokağa çıkma yasakları ve savaş, hayatı iyice zorlaştırıyor.

Mevcut sistem içerisinde Kürt sorununun çözülemeyeceğini her fırsatta ifade ettik. Gelinen noktada AKP çözüm sürecini tamamıyla çöpe attı. Dün ak dediğine bugün kara diyor. Öyle ki, AKP Düzce Milletvekili Faruk Özlü, Tayyip Erdoğan’ın eyalet sistemi konusunda 2013’teki açıklamalarını mecliste isim vermeden okuyan HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan’a “Kâğıdı eline Kandil mi verdi?” diye tepki gösterdi.

Şu noktanın altını kalın çizgilerle çizmek gereliyor: Etnik ve mezhepsel gerilimler her zaman sosyalist sola kaybettirir. Ki kaybettiriyor da! Diğer taraftan, etnik ve mezhepsel gerilimlerin son bulmasının tek yolu da sosyalizmin kızıl bayrağının yükseltilmesidir. Bu çift yönlü ilişkiden çıkan sonuç, umutsuzluğa kapılmadan mücadeleyi yükseltmenin gerekliliğidir. Aksi halde neler olabileceğini yakın zamanda gördük. Mücadelenin kızıl bayrağını yükseltemezsek,   Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de yanan ateş, bütün dünyaya sıçrayacaktır. Etnik, mezhepsel, dinsel çatışmaların, boğazlaşmaların, IŞİD’i yaratan selefi fanatizminin yok edilmesinin tek yolu sürekli devrimdir! Dünya halklarının yakın geleceğinde görünen iki yol var: “ Ya sürekli devrim; ya sürekli katliam!”  

Marksist Bakış

bolsevik.org

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı