/ Güncel / Düzmece Davada Gazetecilik Hala Tutsak!

Düzmece Davada Gazetecilik Hala Tutsak!

on 12 Eylül 2017 - 10:32 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Cumhuriyet Gazetesi yazar ve çalışanlarının yargılandığı, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Emre İper’in tutuklu olduğu davanın dün Silivri’deki büyük salonda görülen duruşmasında yine hukuksuzluk çıktı. Mahkeme 5 kişinin tutukluluk hallerinin devam etmesine karar verdi. Asılsız suçlamalarla, yalan, dolan ve iftirayla yürütülen düzmece davanın bir sonraki celsesi 25 Eylül’de Çağlayan Adliyesi’nde görülecek.

Erdoğan diktasının muhalif basın üzerinde kurmaya çalıştığı otoriteye karşı çıkan Cumhuriyet Gazetesi yazarları, çalışanları ve yöneticileri düzmece dava kapsamında tutuklanmıştı. Temmuz sonunda görülen bir önceki celsede bir kısım yazar tahliye edilirken, mahkeme Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Akın Atalay ve Murat Sabuncu’nun tutukluluklarının devam etmesine hükmetmiş ve yine Cumhuriyet çalışanı Emre İper’in tutuklu yargılandığı dosya da bu dosyayla birleştirilmişti. Böylece tek dosyada toplanan düzmece davada 5 tutuklu bulunuyordu.

Bir önceki celse Çağlayan Adliyesi’nde görülmüş ve salonun küçüklüğü ile mahkeme başkanının keyfi tutumları nedeniyle aralarında uluslararası gözlemciler ve gazetecilerin de olduğu çok sayıda izleyici mahkemeye girememişti. Bunun üzerine dünkü celsenin Silivri’deki büyük mahkeme salonunda görülmesi kararlaştırılmış ancak dün de yine salona girişlerde sıkıntılar yaşanmıştı. Tutuklu gazetecilerin ailelerinin salona girmeleri bile zaman zaman kalabalık gerekçesiyle engellenmeye çalışılmıştı.

Dünkü celsede tutuklu gazeteciler birer kez daha savunma yaptı. Tanıklar dinlendi. Savunma ve tanık ifadelerinin ardından savcı mütalaa vererek “tutukluluğun devamı”nı istedi. Mahkeme heyeti ise oturuma ara vererek karar vermeye çekildi. Bu süre 45 dakika olarak duyurulmasına rağmen yaklaşık 2 saat sürdü. Ve gece yarısı 23.30 sularında mahkeme “tutukluluğun devamı” yönünde karar açıkladı. Bir sonraki celsenin ise 25 Eylül Pazartesi saat 15.30’da Çağlayan Adliyesi’nde görüleceği açıklandı.

Tutuklu gazetecilerin dünkü celsede yaptıkları savunmalardan öne çıkan noktalar şöyle:

Ahmet Şık: “Meslektaşım” Demekten Utanırdım…

“Kendisine tanınan yetki ve sorumlulukları kendi çıkarları ve güç odakları uğruna kullananlar her meslekte çıkıyor, keza medyada da çıkıyor. Meslek etiğini önemseyen bir gazeteci olarak hiç böyle bir ahlaksızlık içinde olmadım, olmayacağım. Asla bunlar içinde olmadım, olmayacağım da. Öyle olanlar da her ne kadar benimle aynı meslekte olsalar da “meslektaşım” demedim, demeyeceğim. Çünkü bu mesleğe hakaret olur. (Karlov suikastiyle ilgili tweetlere ilişkin Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz imzasıyla mahkemeye sunulan tutanağı okuyarak) Ben hakim ya da savcı olsaydım delil olduğunu iddia ettiği, suçluluğumu kanıtlama gayretkeşliğindeki bu tutanağı, bu ifadelerle tanımlayan Hasan Yılmaz’a ‘meslektaşım’ demekten utanırdım.

Benzer birisiyle de tutuklanma aşamamda tanışmıştım. İsmi Fahrettin Kemal Yerli. Bir önceki celse avukatım Can Atalay kendisinin yaptığı hukuksuzlukları ayrıntılarıyla anlattı. Ama sanıyorum ki ya dinlenmedi ya da dinlenmek istenmedi ya da böyle karar verildi. Bir savcı hukuku paspas ederek bir delil üretme gayretkeşliği içerisine girmiştir ve suç işlemiştir. Suçlama konusu olan şey meslektaşınızın katledilmesine ilgili olaya karışan iki kişi ile telefonda yapılmış bir söyleşi. Bu söyleşi de burada sorumluluğu bana ait olmasına rağmen diğer tüm sanıklar için DHKP-C adına faaliyet yürütmek gibi abes bir suçlamanın delili olarak konulmuş. Bundan dolayı bir suçlama yöneltecekseniz sorumlusu benim. Diğerleri için böyle bir suçlama olamaz.

 O söyleşinin başı şöyle başlıyor: Telefonla görüştüm söz konusu kişilerle. Gazetemiz adliyeye çok yakın bir yerde. Sosyal medyada olayı görür görmez gittim adliyeye. Uzun saatler boyunca orada kaldım ve o adliyede görevli hakim ve savcıların bir meslektaşları kafasına silah dayanarak rehin alınmışken nasıl adliyeden kaçtıklarına da tanık oldum. Her ne kadar şimdi arkasından şehit edebiyatı yapıyor olsalar da bu utanç da onların olsun. Ben oradaydım saatlerce. Dönemin başsavcısı açıklamalar yaptı. İşin çok uzamasından hareketle bir tatsızlık olmayacağı duygusuna kapıldım ve gazeteye döndüm. Telefon numarasını buldum ve aradım. Yaklaşık 15 dakikalık bir telefon görüşmesi oldu. Benim de başıma ilk geliyor böyle bir şey. Sorduğum her soruya yanıt buluyorum. Bunları da yazdım, gazetede yayınlandı. Öncesinde internet sitesinde yayınlandı. Dediler ki ‘Ahmet Şık söz konusu kişilerle telefonla görüştü.’ Olay bu kadar açık. Bir gün cezaevine celp geldi. Bu Fahrettin Kemal Yerli denen kişi beni ifadeye çağırıyor. Odasına girdik, ‘bu konuyla ilgili size soru yönelteceğim. Bu konuda daha önce sorularımıza yanıt vermediniz daha önce’ dedi. ‘Evet, vermedim. Çünkü o bir gazetecilik faaliyetidir. Gazetecilik faaliyetini sorgulamak hiç kimsenin haddi ve hakkı değildir’ dedim. Sonradan cezaevine getirildim. Aylar sonra önümüze delil klasörleri geldi. Ben örgüt propagandasından tutuklanmış iken birden bire son dakikada diğer arkadaşlarımın yargılandığı dosyaya dahil edildiğimi gördüm. Bu da Ahmet’i hapiste tutmanın kararlılığını, bir yargı tacizini ortaya koyuyor. Çünkü öteki suçlamanın beni içeride tutamayacağını biliyordu.

Savcı, takipsizlik kararı veren savcı Umut Tepe’ye üst yazı yazmış, demiş ki ben yeni delil buldum. İfadesini aldım takipsizliği kaldır. Benim hukuk bilgim sizin kadar yoktur. Ama şu kadarcık hukuk bilgimle görüyorum ki burada bir hukuk ihlali var. Ama eğer benim tespitlerime katılıyorsanız Fahrettin Kemal Yerli hakkında suç duyurusunda bulunuyorum. Yerli’nin beni tutuklayacağı gün Cuma günüydü. Götürdüklerinde beni adliyeye dediler ki savcı bey namaza gitti. Ben de ‘Allahım birazdan kul hakkı yiyeceğim. Ben affet’ diye dua ettiğini düşündüm. Ben bir ateistim. Ben böyle dindar olduğu iddiasındaki insanları görünce diyorum ki bu kainatta bir cehennem olması şart.

Savcı Hasan Yılmaz bu belgeyi tam da duruşmanın olacağı gün göndermiş. (Karlov suikastine ilişkin tweet tutanağını kastederek). Sabah’ın internet sitesinde bir haber: Ahmet Şık’a şok. Çok da şok olmuşum. Kim yazmış Nazif Karaman. (Haberdeki iddiaları okuyarak) Size talimat vermeye çalışıyorlar. Bu daha önce de yapıldı. 24 Temmuz’daki duruşmadan önce de Yeni Şafak gazetesinin manşetindeydim. Diyor ki “Ahmet Şık Mihraç Ural’dan talimat aldı.” Böyle bir ahmaklık olabilir mi? Çünkü bu devlet gelip bana ‘bu adam seni öldürecek. Biz sana koruma vermek istiyoruz’ dedi. Birazcık aklın zekanın zerrece kırıntısı olmaz mı bu haberleri sipariş edenlerde, bu yaptıtran tetikçilerde? Dosyaya girmemiş HTS kaydının Yeni Şafak’ta ne işi var? Bunun için de suç duyurusunda bulunuyorum. Ya sizin heyetinizden biri, ya da kalemde çalışan biri ya da soruşturma savcılarından biri düzenli olarak bu tetikçilere belge sızdırıyor. Böyle yargılama yapılmaz. Yargılamayı burada mı yapacağız yoksa bu paçavra, bir mafyanın tetikçiliğini üstlenmiş gazete parçalarında mı yapacağız?

8 Eylül tarihli bir polis yazısı var. Ahmet Şık’a ait Twitter hesabında yapılan incelemede “suç delili olarak değerlendirilebilecek…” bir ihtimalden bahsediyor. Tweetimde ‘Mert Altıntaş hakkında daha öncesinde ve sonrasında cemaat soruşturmasında kaydına rastlanmamış’ demişim. Ben bugüne kadar böyle bir şey görmedim. Olsaydı zaten bu tezviratı yaygarayla duyururlardı. Savcı, Karlov suikastini çözmüş olmalı ki FETÖ/PDY yaptı diyor. Böyle bir tespit yok. Hangi bilgiyle yazıyor. Ya hukuk bilmiyor ya memleket gündemini takip etmiyor. O soruşturma dosyası hala açık, failin kimin olduğu bilinmemekle birlikte kim adına ve niçin yaptığına dair herhangi bir tespitte de bulunulmuş değil. O kişinin cemaatçi olduğuna dair de bir tespit yok. Suikastçi Arapça bir takım sözler kullanmıştı. Arapça bilen bir gazeteci arkadaşıma sordum bunun ne olduğunu. Bunun neşit olduğunu söyledi. ‘El Kaide ve El Nusra olmak üzere bütün cihatçı örgütler kitleyi gaza getirmek için bu tür neşitleri söylerler’ dedi. İran medyasından ‘Karlov’a suikasti Fetih ordusu üstlendi’ diye bir haber düşmüş, bunu da duyurmuşum. Daha sonra bunun asparagas olduğu düşmüş, onu da duyurmuşum. Nesnel bir gazetecilik yapıyorum, ama savcının bu suç çıkarma gayreti var.

Savcı tweetimde sorular sorduğumu söylüyor. Ben gazeteciyim, tabii ki soru soracağım. Aslında devlet görevlilerinin yapması gerekeni gazeteci olarak ben yapmaya çalışıyorum. Bunu yaptığım için kimse benden terörist çıkarma faaliyetine girmesin, herkes haddini bilsin. Hala diyorum, o zaman da dedim. Suikastçı Mert Altıntaş kanımca herhangi bir angajmanı olmayan, ama kafasında ve yüreğinde cihatçı olmayı kafasına koymuş ve şehit olmak özlemi içindeki bir şeriatçı, cihatçı polistir. Buradan yola çıkarak sorduğum ve herkesin canını acıtan; Mert Altıntaş FETÖ’cü olabilir, El Nusracı olabilir ama asıl tartışmamız gereken polis olduğu gerçeğidir. Cihatçı bir polisin devlet görevlisi olarak istihdam edilmesini sorgulamaya çalışıyorum ki doğru soru budur. Bu istihdamların Türkiye’yi 15 Temmuz’a getirdiğini gördük. Savcılığın canını acıtan bu. Çünkü AKP iktidarı Türkiye’nin 15 Temmuz’u yaşamasının neden olduğu gerçeğini konuşmayalım istiyor. Ben buradaki savcı gibi, iktidar medyasının gazetecileri gibi düşünmek zorunda değilim. Ben nesnel olgulara göre hareket ediyorum, şüphelerimi ve kanaatlerimi bildirmeye çalışıyorum. Bu ifade özgürlüğüdür.

Askeri kendi halkını katleden darbeci, polisi cihat sloganları atan suikastçı, yargısı iktidar sopası, medyası lağım ama yaşasın başkanlık” demişim, buna takmışlar. Nesi yanlış bunun? Bunların hepsi tespit ve hepsi doğru. Türkiye şu an böyle bir karanlığın içinde. Ben böyle düşünüyorum ve böyle düşünmeye devam edeceğim.

Savcı Fahrettin kemal Yerli, Beni FETÖ, PKK/KCK ve DHKP-C suçlamasıyla tutuklamaya sevk etti. 4-5 ay geçince haklı olarak insanların kendileriyle dalga geçtiğini düşündüler. Çünkü Ahmet Şık’a cemaatçi, FETÖ’cü dediler. İddianamede bu suçlama düştü. PKK ve DHKP-C olarak geçti. “FETÖ’nün suçunu perdelemeye çalıştığı” ifadesini ne yapacağız? Bu suçlama PKK’ye mi DHKP-C’ye mi giriyor? Gelin şunun adını doğru koyalım. Bu iktidarın kendi ikballeri için bütün memleketi enkaza çevirmeye çalışan bir hanedanlık mafyasının hesapları için bir takım insanların tutuklanmaktadır.

Emre İper: Benden FETÖ’cü Çıkaramazsınız

Bylock’la ilişkilendirilen terör örgütüyle hiçbir ilişkim olmadı, telefonumda böyle bir program da yoktu. Ben kaçmadım, tek delil olan telefonumu denize de atmadım. Tam aksine böyle bir şey olmadığına emin olduğum için kanıt topladım. Bilirkişi Koray Peksayar “Telefonda Bylock’a rastlanmadı” dedi. Emniyet raporu da “Bylock vardır” diyemiyor. Benim bir ByLock kullanıcısı olmadığım açıktır. Bu nedenle iddianamede belirtilmiş olan “mesajlaşma programını telefonuna yükleyerek sisteme dahil olmuştur” ifadesi yanlış bir ifadedir. Gerçeğe tamamen aykırıdır. 

Tweette yazmış olduğum “elbise DAR Beğenmedi” ifadesindeki “DAR” ve “beğenmedi” kelimesindeki “BE” hecesini büyük yazarak oluşturmuş olduğum “DARBE” kelimesinin 15 Temmuz darbesi ile ilişkilendirilmesi tam bir zorlamadır. Burada amaç, Sayın Davutoğlu’nun Pelikan dosyası ile medyaya da konu olan AKP başkanlığından alınma sürecine gönderme yapmaktır.

Gözaltında evimden alınan CD, flaş disk ve bilgisayarda da herhangi suç unsuruna rastlanmamıştır. FETÖ/PDY örgütünden hiç kimseyle irtibatlı olmadığım onlarla hiçbir organik bağım olmadığı belgelenmiştir. Sonuç olarak benden de FETÖ’cü çıkmaz. O terör örgütünden en çok zararını gören insanlardan da biriyim. Arkadaşlarım ve ailemden insanlar da onların kurdukları kumpas davalarında yargılandılar. Onların gazete binasına attırdıkları el bombaları benim çalıştığım cama geldi. Ben Cumhuriyet’te çalışmaya devam ettim. Beni FETÖ’den bir gün tutmanızdansa ömür boyu sorgusuz sualsiz tutmanızı tercih ederim. Utanç verici bu davadan beraatimi talep ediyorum.

Kadri Gürsel: Tek Talebim Adil Yargılanmaktır

Ara kararınızda Cumhuriyet’e isnat edilen sözde yayın politikasının değiştiğine ilişkin tanıkların dinlenmemiş olmasını tutukluluğum devam edilmesine sebep gösterdiniz. Tanık ifadeleri yönünden de böyle bir iddia olsa da buna iştirak edemeyeceğim kanıtlandı. Ayrıca 92 ByLock kullanıcısı ve hakkında FETÖ soruşturması olan 145 kişiyle iletişimim olduğu iddiasını tutukluluğumun devamına sebep göstermiştiniz. Heyetinizin karşısında söylediğim, benim bu kişilerle iletişim kaydımın olabileceğini ama irtibatımın olamayacağını, bu kişilerden sadece 8’i ile karşılıklı iletişim kurduğumu 5’inin ByLock kullanıcısı olduğunu söylemiştim. Matematiksel olarak suçlamaları çökertmiştim ancak heyetiniz bana bu konuyla ilgili tek bir soru sormadı. Ara kararı görene kadar bunun nedeninin, safiyane bir şekilde, ifademin tatmin edici bulmuş olabilirdiniz, ya da siyasi bir tercih olarak bana tek bir soru sormamayı karşılaştırmış olabilirdiniz. Bir de üçüncü bir neden olabilirdi, terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek suçunu işlediğimi sadece ve sadece ByLock konusundaki polis fezlekesine bakarak hakkımda peşinen hüküm vermiş olabilirdiniz.

Benim 45 gün daha tutuklu kalmam konusunda savunmam hiç dikkate alınmadı. Adil yargılanma hakkım engellendi. Polis fezlekesi dikkate alınarak tutuklu kalmam için sözde yayın politikası değişikliğine etkim olduğu iddiası sebep gösterildi. Bu nedenle neden bu kişilerle irtibatlı olmadığımı ayrıntılandıracağım. HTS raporunu, tetkik etmediyseniz ediniz lütfen. O ara kararı yazdığınız tarihe kadar HTS raporuna bakmamıştınız. Bunu ara kararınızdan anlıyorum. Rapor incelendiğinde “olağandışı” olarak tabir edilen kayıtların bana bir defaya mahsus gönderilmiş ve cevapsız kalmış SMS’lerden oluştuğunu görürdünüz. Görüşmek, işteşli fiil olarak tanımlanır. İşteşli fiil oluşması için iki kişi arasında gerçekleşmesi gerekir. Rapor incelenmiş olsaydı benim bu “olağandışı” sayıdaki ByLock kullanıcısyla sözde irtibatımın Cumhuriyet’te görev yaptığım sırada gerçekleştiği gibi bir ifade ara kararda yer almazdı. Yani zannediliyor ki benim bu toplam 112 kişiyle 5 ay 20 gün süren Cumhuriyet yazarlığım ve 34 günlük yayın danışmanlığım sırasında oluşmuş. Gerekçeli ara kararınızı okuduğumda başka bir anlam çıkarılması imkansızdır. HTS raporu incelenmiş olsaydı bana söz konusu kayıtlardaki son raporun 26 Ekim 2015’te olduğu görülürdü. Yani son ByLock’cu beni Cumhuriyet’e başlamamdan 6,5 ay önce aramış.

10 Mayıs’tan sonra bir FETÖ şüphelisinden sadece 1 SMS atılmış. Bu kişi yine Murat Aksoy. Bir ByLock kullanısından bana atılan 9 Nisan 2015 tarihli bir SMS var. Cumhuriyet’e başlamamdan tam 13 ay önce. Bana bir mesaj atmış ve benden bir mesaj almış. Yani aslında bu ByLock’cular ben Cumhuriyet’te başlamamdan çok önce yakamdan düşmüş. Gerçeklik budur. Ara kararda bahsedilen gerçeklikliğin tam zıttıdır. Cumhuriyet yöneticilerine aynı suçlamayla yaklaşmak hatalıdır. HTS raporunun okunmadığını, bunun da benim adil yargılanma hakkımı engellediğini düşünüyorum. Sadece 1 defaya mahsus SMS’lerin bir görüşme olarak nitelendirilemeyeceği bir gerçektir. Bu SMS’ler bir kampanya kapsamında yapılan bir taciz eylemidir. 

Beni 2014 yazında yüzlerce kişi SMS yağmuruna tuttu. Bunların bir kısmı aynı formattadır. Bazıları FETÖ şüphelisidir. Bu mesajların çoğu açılmamıştır. Çünkü 6 gün boyunca bunaltıldım, çoğunu açmadım bile. iPhone 4S telefonum vardı. İleride lazım olur diye bir kısmını stokladım ama böyle bir şey olacağı aklıma gelmemişti. Mesaj atanların sayısı 83’ten çok fazladır. İşte bu “olağandışı rakam”ı oluşturan hadise budur.Anadolu’daki durumu incelemedim ama İstanbul ve Ankara’da bu medya davalarından bahsedildiğinde; ByLock’cular mesaj attı diye tutuklu olan sanıyorum tek benim.

Burada tutuklu olmamın sebebi sorgulayıcı, eleştirel, bağımsız ve muhalif bir gazeteci olmamdır. Kesin bir güçler ayrılığı ilkesini, laik demokratik parlamenter bir demokrasiyi savunduğum için kaçınılmaz olarak muhalifim. Öngörülü ve barışçıl bir dış politikayı savunduğum için muhalifim. Bunların hiçbiri Türkiye’de yok. Bunları savunduğum için hak savunuculuğu yapıyor olduğum için muhalifim. Basın ve ifade özgürlüğünü savunduğum için tüm bu ByLock’cuların ve FETÖ’cülerin hedefi haline getirildim.

Hak savunucusu bir muhalif olduğum için bu yapı tarafından hedefe alındım. 17-25 Aralık sonrası kendini cemaat olarak nitelendiren bu yapı hak ihlaline uğradığını savundu ancak ben bu kampanyada hiçbir şekilde yer almadığımı daha önce de dile getirdim. Bu süreçten sonra iki FETÖ şüphelisiyle görüşmem oldu. Biri tutuklu bulunan, beraber program yaptığım Nazlı Ilıcak, diğeri ise bugün yurtdışında olan Abdülhamit Bilici. Bunun dışında defalarca bu yapıdan medya temsilciler aradı görüş istedi ama hiçbir zaman görüş vermedim.

Tek talebim adil yargılanmaktır. Burada ne karar çıkarsa çıksın vicdanım rahattır. Ve adaletin ayaklar altında çiğnendiği bu dönemde biraz bile adalet varsa beraat edeceğimi biliyorum.

Akın Atalay: Gazeteciler Bu Tehditlere Biat Etmez

Bu dava bütün kişi ve kurumlarıyla Türkiye’nin getirildiği demokratik seviyenin bir fotoğrafı olmuştur. Ben bu fotoğrafa bakıp üzülenlerdenim. Bu davayı yargı ikliminden, Türkiye’nin şartların bağımsız düşünemeyiz. Tutukluluğuma devam sebebim tarafıma yöneltilen yardım suçuna ilişkin ‘kaçıp, delilleri karartmama’ yöneliktir. Yani, yardım suçlamasına ilişkin peşin bir kanaat oluşmuştur. Mahkeme heyeti bize yardım suçundan ileride verilebilecek cezanın peşinen şimdi çektirilmesini uygun görüyor.

Hâkimler anayasaya ve kanunlara uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Ben de hukukçuyum. Aynı dersleri okuduk. Hukuk fakültelerinde, en azından benim okuduğum dönemde hukukta vicdanın, hakkaniyet ve adaletin çok önemli kavramlar olduğu anlatılırdı. Sanıyorum değişmedi. Anayasanın, kanunun ve hukukun genelikle soyut yazılı metinler olması nedeniyle farklı yorumlar olabileceğine, mot a mot uygulanması durumunda haksızlık ve mağduriyetler olabileceği nedeniyle hükümde vicdan unsuru arandığı anlatılırdı. Bu, hakkaniyetsiz bir adaleti önler. Ama bu dava düzeninde anlaşılıyor ki biz vicdan, adalet ve hakkaniyetten yararlanamıyoruz. Vicdanı bir yana bırakarak kanunlar bazında şunu söylemek istiyorum. Biliyorum, siyasi iktidar her kurumu baskı altında tutuyor, hukuki ilkeye sığınmamızı engelliyor. Hâlâ geçerli görünen hükümlere göre anayasanın OHAL döneminde sınırlanabileceğini, bu sınırlamanın ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını söylüyor. Heyetinizi tutuklulukta geçirilen süreyi dikkate alarak bir karar vermesi gerekiyor.

Basın özgürlüğü konusunda en kötü ülkelerden biri olduğumuz çeşitli uluslararası örgütlerin raporlarında yer alıyor. Hepimiz adalet göçüğünün altında yaşıyoruz. Burada öyle bir dava görülüyor ki dosyayı eşeledikçe adaletsizlik fışkırdı. Uğradığım haksızlık ve hukuksuzluğun yoğunluğu ne olursa olsun herkes için adalet talebimden vazgeçmeyeceğim. Umarım toplumca bu büyük beladan sağ salim kurtuluruz.

FETÖ’ye yardım iddiası saçmadır. Bunun hele FETÖ suçlamasıyla yargılanan bir savcı tarafından yöneltilmesi daha da saçmadır. Biz Cumhuriyetçilerin, gazetecilerin genelde ama özelde Cumhuriyetçilerin ortak kaderini yaşıyoruz. Bu kader 93 yıldır kesintisiz süren tehdit, baskı, kapatma, hapis, suikasta uğrama yaptırımıdır. Ama gazeteciler bu tehditlere biat etmez, alçak gönüllü bir sabırla bedelini öderler. Bizler de baskıya boyun eğmiyoruz. Çünkü Cumhuriyet’in tarihi bunu bekler. Dışarıdaki gerçek gazeteciler, iyi insanlar bizim bu duruşu sergilememizi istiyor. Onları mahcup edemeyiz.

Murat Sabuncu: Bizi Yaptığımız Haberlerle Yargılıyorsunuz

1952 yılında 41.5 dergisi çıkıyor. Döneminin iddialı muhalif mizah dergisi. Derginin Genel Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk. Çizeri Turhan Selçuk. Bu derginin bir kapağına dava açılıyor. Bir bilirkişi atanıyor. Bilirkişi divan şiiri uzmanı bir profesördü.

Aradan 65 yıl geçti. Cumhuriyet davasının bilirkişisi Ünal Aldemir Gebze Yüksek Teknoloji Üniversitesi’nden mezun bilgisayar mühendisliği uzmanı. Hiç gazetecilik yapmamış bir insan. Bizim son 4 yılımızdaki 1400 manşetten 20-25’ini seçip bizi ülkede ne kadar terör örgütü varsa hepsiyle ilişkilendirmiş.

Biz gazeteciyiz. Bizi yaptığımız haberlerle yargılıyorsunuz. Bize bu davayı açan, tutuklayan, iddianame yazılana kadar soruşturmanın başında olan savcı da iddianamenin ana çatısını iktidara yakın gazeteler ve medya sitelerinden topladığı haberlerle yapıyor. Bu dava Türkiye’nin kara tarihine geçmiştir. Bu dava bitmez. Çok uzun yıllar Türkiye’nin hukuk fakültelerinde okutulacak. Bu iddianameyi hazırlayanlar çok utanacaklar. Biz 10.5 ay yattık, daha fazla da yatsak gazeteciliği, ifade ve basın özgürlüğünü savunacağız. Tüm Türkiye’deki gazeteciler için yapacağız.”

 

(Savunmalar cumhuriyet.com.tr’den alınmıştır.)

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!