/ Devrimci Perspektif / Fransa:Devrimci Mücadelelerin Beşiğinde Oluşmuş Bir İşçi Sınıfı|Güneş Gümüş

Fransa:Devrimci Mücadelelerin Beşiğinde Oluşmuş Bir İşçi Sınıfı|Güneş Gümüş

on 4 Haziran 2016 - 16:03 Kategori: Devrimci Perspektif, Güncel, Güneş Gümüş
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Horace_Vernet-Barricade_rue_Soufflot

İşçi sınıfı her ülkede direniş pratikleriyle birlikte gelişmişse de Fransa’da işçi sınıfının oluşum süreci başka bir ülkeyle kıyas götürmez şekilde keskin bir radikalizmle biçimlenmiştir: “Fransa… 20. yüzyıla kadar ağırlıklı olarak kırsallık ve zanaatın hakim olduğu bir ekonomi olarak kalmıştır. Buna rağmen Fransızlar, sosyalizmin ve işçi sınıfı bilincinin gelişiminde sorgulanamayacak liderlerdir… 1848 devriminde sosyalizmin ilk kitle hareketi haline geldiği yer de Fransa’ydı.” (Sewell, 2012: 53) Fransa örneğinin bu özgünlüğünün geri planında burjuva devrimini var eden dinamiklerin ve onun gerçekleşme biçiminin derin izleri bulunmaktadır. 1789 Devrimi, burjuvazinin, monarşi ve aristokrasiye karşı emekçi sınıfları da harekete geçirmesiyle mümkün olmuş; bu durum işçi sınıfının 19. yüzyıl boyunca gelişimi üzerinde büyük etki yaratmıştır.

Sanayileşmenin öncü ülkeleri gibi Fransa da, düşük sermaye birikimi ve basit bir teknoloji ile yaşama geçirilebilen tekstil üretimi üzerinden kapitalist gelişimine erken tarihlerde başlamıştır:

16. ve 17. yüzyıllarla birlikte tekstil sanayini elinde tutan ticari kapitalistler, eğirme ve dokuma işlerini kendi küçük evlerinde çalışan ve genellikle bu sanayi faaliyetlerini çok küçük toprakları işlemeyle birleştiren köylü ailelere parça başı iş olarak vermeye başladılar… Eve iş vermeye dayalı tekstil sanayi… 17. ve 18. yüzyıllarda kapitalizmin en gelişmiş sektörüydü. 18. yüzyılda pamuk sanayi, ortaya çıktığında, yünlü ve keten kumaş için zaten yerleşmiş olan aynı tür eve iş verme örneğini takip etti. 19. yüzyılın ilk yarısındaki çıkrık ve dokuma fabrikaları ve tekstil sanayinin bunlarla uyumlu yeniden kentleşmesi, Fransa’da sadece sanayi kapitalizminin başlangıcını değil, aynı zamanda en azından iki yüz yıldır kapitalistleşmiş olan sanayi sömürüsünün yeni bir aşamasının ortaya çıkmasını işaret etmekteydi (Sewell, 2012: 58).

Sanayileşmenin başlangıcı açısından Fransa’nın İngiltere’nin gerisinde kalmasa da sanayileşme hızı anlamında aynı durumdan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Fransa’da, İngiltere’deki gibi hızlı bir sanayileşme atağı, fabrika üretiminin kısa zamanda egemen oluşu  gerçekleşmemiştir: “Fransız sanayileşmesinin anahtar özellikleri çok
tedrici ve erken bir başlangıç; el sanatlarının devam eden hakimiyeti; göreli olarak yavaş ilerleyen fabrika sanayi ve düşük nüfus artış oranları olarak sayılabilir. Bu özel motif, Fransız işçi hareketi üzerinde kendine özgü izler bırakmıştır” (Sewell, 2012: 53). Ondokuzuncu yüzyıl boyunca “Fransa’da… zanaat üretimiyle sanayi üretimi iç içe geçmiş durumdaydı. Geleneksel zanaatkarlar, evde üretim yapan köylü aileleri, Tours de France loncaları, inşaat işçileri, teknik beceri sahibi işçiler (tipografi işçileri, demir eşya yapımcıları, tunç işçiliği, dökmecilik), makineleşmiş
fabrikaların kalifiye olmayan işçileri…” (Beaud, 2015: 144)

İngiltere’nin aksine büyük bir kırdan kente göç hareketi yaşanmadığından Fransız işçi sınıfının önemli bir kısmını kırsaldan kentlere sürülen köylüler değil kentlerin proleterleşen zanaatkarları oluşturmuştur (Sewell, 2012: 48-50).
İngiltere kırsalında kapitalist ilişkilerin en billurlaşmış biçimiyle hakim olması kentlerde sanayileşmenin gelişimini de etkilemiş; kentlere akan emekçi yığınları yoğun sömürü koşulları altında fabrika disiplinine uyarlanmayı kabul etmekten başka çıkar yol bulamamışlardır. Fransa’da ise kırsalda küçük toprak sahipliğinin egemenliği, kentlere doğru yoğun emekçi akımına imkan vermeyerek kentlerdeki emekçi nüfusunun büyüklüğünü sınırlandıran bir etki yaratmıştır:

Tamamen iktisadi terimlerle bir “emek pazarı” olarak düşünülecek olduğunda Fransa, 1852’den itibaren kalıcı bir göreli kırsal ve sınai ücretli emeği sıkıntısıyla ayırt edilir. Bu tarihten itibaren tarımsal ücretli işçi kıtlığı, süreklileşmiş bir sıkıntılı durumun öznesi ve yerel topluluklar ve danışma kurullarınca hazırlanan sayısız rapor ve araştırmanın nesnesi oldu. Konunun en dikkat çekici yanlarından biri de tarım ve sanayi işverenleri arasında süregelen daimi rekabetti. Sanayi işverenlerinin şikayetleri, bizim, işçilerin uyguladıkları çeşitli savunma stratejilerini ve tarımsal iş ile sanayi işi arasındaki daimi çift yönlü akışı ayırt etmemize yardımcı olur (Cotterau, 2012: 144).

Kentlerdeki emekçilerin sınırlı sayısı onların iş koşulları, ücret  üzerindeki pazarlık güçlerini artıran etmenlerden biri olmuştur:

İşçilerin iş süreci üzerinde bir miktar denetim ele geçirme kabiliyetleri insan gücünde göreli bir kıtlığın varlığını gerektirir.Dokuma sanayinde Fransa’daki sömürü asla Britanya’daki kadar katastrofik olmamıştır, çünkü pazara alternatif işgücünün toplu halde ve ucuza girişi -yani kadınların erkekleri, göçmenlerin yerlileri ikame etmesi- imkansızdı. Bu göreli kıtlık, hem kırsal emek ve kentli ücret kazancı arasındaki ilişkiyle hem de aile yapısı ve mesleki hareketlilik arasındaki ilişkiyle yakından bağlantılıydı (Cotterau, 2012: 140). 

Emekçilerin iş yaşamı  zerindeki belirleyiciliklerini artıran diğer bir durum da “İngiliz fabrika yapımı mallarla doğrudan rekabet etmek yerine Fransa büyük oranda kalifiye işçilik gerektiren yüksek kaliteli ürünlerdeki göreli avantajını kullanmaya” (Sewell, 2012: 54) devam etmesidir. Bu durum, tekstil sektörünün vasıflı işçi gücünün çalıştığı el tezgahları yoğunluklu yapısını bir biçimde koruyarak dağınık el tezgahlarına dayanan genel üretim sisteminin fabrikadaki çalışma biçimi üzerinde etki kurabilmesini mümkün kılmıştır: “Fransa’da genelde dokuma fabrikaları, işçilerin ritim ve iş temposu üzerindeki denetimlerinden dolayı İngiliz muadillerinden daha yavaş işlediler. Fabrikalar, geniş bir üretim sisteminin parçası olduklarından, dağınık atölyeler arasında yerleşip kurumsallaşmış kurallar, fabrikada işin ritmini hızlandırmak için yapılan baskıları sınırlandırabildi” (Cotterau, 2012: 138).“İşçi sınıfı” – classe ouvriere- kavramı 1830’da ortaya çıksa da (Magraw, 2002: 68) 1848 devrimi ve devamında kurulan “İkinci Cumhuriyet, işçi sınıfının ‘oluşumu’ açasından dönüm noktasıdır” (Magraw, 2002: 78). İşçi sınıfının yapısal değişimleri açısından 1952’de yaşama geçen İkinci İmparatorluk, “endüstriyel gelişmeyi teşvik eden politik istikrarı sağladı. Bu durum işçi sınıfı yapısındaki değişiklikleri” (Magraw, 2002: 83) hızlandırırken “Fransa muazzam bir kapitalist gelişme göstermişti. Modern sanayiler geliştikçe sanayi üretimi bir kat artmış ve her zamankinden daha fazla fasoncu kapitalistlerin kontrolü altında olan ve işçilere fabrikalardakiler gibi muamele edilen eski el zanaatları üretimi düşmüştü” (Harman,2013: 360).

1870’de 825 bin tekstil işçisinde karşılık 121 bin madenci, 49 bin metalurji işçisi (Magraw, 2002: 84) bulunsa da “…orta ve küçük ölçekli gerçek sanayiler de gelişiyordu. Sayıları çok az olmakla birlikte bunlardan bazıları büyük
fabrikalardı. Bunlardan Dollfus-Mieg ve Cie 1834’te 26.000 makarada, 3000 tezgah ve 120 baskı masasında 4200 müstahdem ve işçi çalıştırıyordu. Creusot’da Schneider 1812’de 230, 1850’de 3250, 1870’te de 12500 işçi istihdam ediyordu. Wendel şirketi de Lorraine’de 1870’te 9000 işçi çalıştırmaktaydı” (Beuad, 2015: 144). Sanayi işgücü, 1800
ile 1876 arasında 2 milyondan 4,5 milyona çıkmıştır (Magraw, 2002: 66).

Fransa’da burjuva devriminin gelişimi, sadece işçi sınıfının fiziki varlığı (niceliği-bileşimi) üzerinde değil; onun mücadele biçimleri, örgütlemesi, bilinci üzerinde de en azından 19. yüzyıl boyunca damgasını vurmuştur. İşçi sınıfı,
bilincini endüstriyel çalışma ilişkilerinden önce devrim sahnesinde geliştirmiş; böylece bilinç gelişimi sıçramalı olmuştur. 1789’dan 1848’a kadar burjuva devrimi artçı ataklarla sürerken emekçi sınıfların bu dönem boyunca devrimci kalkışmaların öznesi olması onun eylemsel ve düşünsel radikalliğini beraberinde getirmiştir:

Fransa’nın 1789’dan sonraki iktisadi ve siyasi gelişmesi sonucu, elli yıldan beri Paris’te hiçbir devrim, proleter bir niteliğe bürünmeksizin patlak vermedi. Öyle ki zaferden sonra, onu kanı pahasına satın alan proletarya, kendi öz istemleriyle sahneye giriyordu. Bu istemler, Paris işçileri tarafından erişilmiş bulunan olgunluk derecesine göre, az çok bulanık, hatta karışık bir nitelik taşıyorlardı. Ama, kısacası, hepsi de kapitalistler ve işçiler arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasını amaçlıyorlardı. Bu işin nasıl yapılacağı ise, doğrusunu söylemek gerekirse bilinmiyordu. Ancak henüz ne kadar belirsiz bir biçimde ileri sürülmüş olursa olsun isteğin kendisi, tek başına kurulu toplumsal düzen bakımından bir tehlike içeriyordu. Bu isteği ileri süren işçiler, henüz silahlı idiler. Öyleyse iktidarda olan burjuvaların ilk görevi, işçilerin silahsızlandırılmasıydı. Bundan ötürü, işçilerin kanı pahasına kazanılmış her devrimden sonra, işçilerin yenilgisiyle sonuçlanan yeni bir savaşım patlak veriyordu (Engels, 1991: 9).

Burjuva devrimci dalganın sonu, işçi sınıfının kendi talepleriyle sahnede yerini aldığı 1848 devrimi olmuş1; burjuvazi işçi sınıfını radikalizminin kendi varlık zemini tehdit ettiğini görmüştür2: “1848 Şubat devriminin gösterdiği gibi, 1840’ların sonlarından itibaren sosyalizm, işçi sınıfı arasında çok geniş kesimlerden destek kazanmıştı” (Sewell,
2012: 71). Napolyon Bonaparte’a yazılan bir mektupta şu ifadelere yer verilmesi de egemen sınıflar açısından nasıl bir tehdit algısının olduğunu göstermektedir: “…eğer yakınınızda bir sosyalist görürseniz bir Kazak’ı ona tercih etmekte tereddüt etmeyiniz. Zira benim vatanseverliğim oraya kadar.” (Beaud, 2015: 160) Nitekim, bu söylemin boş bir iddia olmadığı; işçilerin iktidarı almasındansa Prusya çizmeleri altında çiğnenmeyi tercih  edeceklerini “herşeyden önce bir işçi sınıfı hükümeti, üreticiler sınıfının sahiplenenler sınıfına karşı yürüttüğü savaşımın bir
sonucu, ensonu bulunan ve Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçim alması” (Marx, 1991: 61) olan Paris Komünü gösterecektir.1315398-La_Commune__barricade_rue_de_Charonne

İşçi sınıfının 1789-1848 arasındaki devrimci kalkışmalardaki etkinliği, onun radikalliğini artırırken mücadelesinin kesintiye uğramasına da yol açmıştır. Burjuvazi iktidar üzerinde kontrolünü sağlar sağlamaz işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanacak bir savaşıma girişmiş ve bu kavgayı da işçi sınıfı örgütlülüğü ve eylemliliğini kesintiye uğratan bir baskı dalgası  takip etmiştir.

1789 devriminden sonra 14 Haziran 1791’de kabul edilen Le Chapelier Kanunu ile işçilerin her türlü örgütlenmesi ve grevi yasaklanmış; 1811 tarihli ceza kanunu ile yasaklar daha da ağırlaştırılmıştır. Ancak “…özellikle 1815’ten sonra Bourbonlar’ın Restorasyonu’nda Napolyondan kalan polis aygıtının şiddeti azaltıldığında, zanaatlarındaki iş koşulları üzerine yaygın bir kontrol kazanma çabasına  girişen işçi örgütlerinin serpilmesi” olmuş; “1820’lerin sonlarıyla birlikte Fransız şehirlerinde neredeyse ustalık gerektiren tüm zanaatların, sömürücü pratiklere aktif olarak direnen dayanışma içindeki işçi örgütleri” (Sewell, 2012: 65) kurulmuştur. 1830’da Bourbonlar’ın tahtan indiren ayaklanmada işçiler yine aktif rol üstlenmiş; takip eden dönemde 21 Kasım 1831’de Lyonlu işçiler “çalışarak yaşamak veya dövüşerek ölmek” şiarıyla ayaklanmıştır. Bu işçi kalkışması ağır şekilde ezilirken, 1834 ilkbaharında örgütlenme ve dernek hakkını keskin şekilde sınırlandıran yasa ile işçi sınıfı yeni bir baskı dalgasıyla karşı
karşıya kalmıştır.

 1848’e kadar burjuva devriminin ilerlemesinde sokakta kavga veren işçi sınıfının ve ona öncülük edebilecek güçlerin-örgütlerin ezilmesi, bir kez başarı sağlandı mı, 19. yüzyıl boyunca işçi sınıfı eylemliliğinin bilinci gibi
sıçramalı bir gelişme göstermesini beraberinde getirmiştir: “Fransız işçi hareketinin en ‘somut’ iktisadi ve siyasi başarı elde ettiği durumlar,bdaima birdenbire gerçekleşen eylemler ve siyasi gözlemcilerce beklenmedik patlamalar
şeklinde olmuştur” (Cotterau, 2012: 148).

İşçi sınıfının devrimci potansiyellerinden duyulan kaygıyla uygulanan baskı, 19. yüzyılda işçi sınıfı örgütlülüğünün kurumsallaşmasının zayıf olmasında tesir etmiştir: “İster karşılıklı yardımlaşma derneklerinden, ister sendikalardan, isterse emek partilerinden söz edilsin, işçi sınıfının sözde ‘örgütlü’ kesimi, diğer üç ülkeden her zaman göreli olarak
daha küçüktü. Bu nicel küçüklük, zayıf kurumsallaşmayla ilgiliydi” (Cotterau, 2012:146-7). Fransız işçi sınıfı, örgütlü olmadan da kolektif mücadele yöntemleri geliştirmeye muktedir olduğunu göstermiştir: “Fransa’da 19.yüzyıl boyunca herhangi bir kurumsallaşmış örgütten bağımsız -yani karşılıklı yardım dernekleri, sendikalar ve grev komiteleri dışında kalan- kolektif kontrol şekilleri, sınai verimlilik tedbirlerinin sistematikleştirilmeye başlandığı yerlerde ortaya çıktı” (Cotterau, 2012: 136).

Fransa işçi sınıfı, egemen sınıflara öyle korku salmıştır ki onun en ufak talebi kazanımı burjuvaziye devrim gibi gelmiştir:   “1848 devrimi esnasındaki kısa süreli bir istisnadan sonra ilk kez 1864 yılında sendikalara yasal olarak müsamaha gösterilmiştir; demokratikleşmenin öncelediği ve onu üreten birliklerin meşrulaştığı Büyük Britanya ve Almanya’nın aksine Fransa’da sendikacılığın yasallaşması, evrensel oy hakkının kurumsallaşmasından altmış yıl sonra gerçekleşmiştir.” (Cotterau, 2012: 147)

1871’de işçi sınıfının tarihte ilk defa kendi iktidarını -kısa bir süreliğine olsa da- kurduğu Fransa’da 19. yüzyıl boyunca, egemen sınıfların kendi içinde kavgalı yapısı ve bu süreçte işçi sınıfının üstlendiği aktif rol nedeniyle artan
radikalliği işçi sınıfıyla burjuvazi arasında uzlaşmanın imkanlarını ortadan kaldırmıştır: “İşçilerin deneyimleri, Fransa’da yasal reformizm şanslarının oldukça zayıf olduğunu düşünmelerine yol açtı… siyasi arenada özgürlükler için verilen mücadele ile üretim  ilişkileri alanında işçi iktidarını sağlamayı amaçlayan doğrudan eylem pratiğinin
çakışmasının ortaya çıkardığı en etkileyici  özellik, ‘işçi aristokrasisi’nin var olmayışıydı” (Cotterau, 2012: 154).

KAYNAKÇA
Beaud, M. (2015) Kapitalizmin Tarihi 1500-2010, İstanbul: Yordam.
Cotterau, A. (2012) “1848-1900 Yılları Arasında Fransa’daki İşçi Sınıfı Kültürlerinin Özgünlüğü”,
Katznelson, I. ve Zolberg, A.R. (ed.), İşçi Sınıfı Oluşumu, Ankara: Tan, 117-156.
Engels, F. (1991) “Karl Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına Giriş”, Marx, K., Fransa’da İç Savaş,Ankara: Sol.
Engels, F. (2013) “Önsöz”, Marx, K., Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850, Ankara: Sol.
Harman, C. (2013) Halkların Dünya Tarihi, İstanbul: Yordam.
Magraw, R. (2002) France, 1800-1914: A Social History, Londra: Pearson Education.
Marx, K. (1991) Fransa’da İç Savaş, Ankara: Sol.
Marx, K. (2013) Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850, Ankara: Sol.
Sewell, Jr. W.H. (2012) “Zanaatkarlar, Fabrika İşçileri ve Fransız İşçi Sınıfının Oluşumu”,
Katznelson, I. ve Zolberg, A.R. (ed.), İşçi Sınıfı Oluşumu, Ankara: Tan, 53-78.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!