/ Güncel / HUKUKA MARKSİST YAKLAŞIM | Engin Kara

HUKUKA MARKSİST YAKLAŞIM | Engin Kara

on 31 Ağustos 2015 - 13:00 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hukuk nedir? Ne işe yarar? Hukuku doğru kavrayabilmek ve tanımlayabilmek için ona nasıl yaklaşmalıyız? Hukuk devleti, ideal bir düzen anlamına mı gelir? Ve dahası, sosyalizmle birlikte hukukun geleceği nasıl şekillenecektir?

11851076_10153679963572189_1817182510_n

Bu ve benzeri sorulara verilmiş çeşitli cevaplar mevcut. İlkin, klasik öğretiyi ele alırsak “doğal (tabii) hukuk” adı verilen yaklaşım, hukukun doğal yasalardan, evrensel ahlaki doğrulardan kaynaklandığını ileri sürer. Buna göre hukuk aslında “olan” değil, “olması gereken”dir. Doğal  hukuk perspektifine karşıt konumlandırılan “pozitif hukuk” yaklaşımı ise hukuku belirli bir ülkede ve belirli bir zamanda yürürlükte olan hukuk kuralları olarak tanımlar (Gözler, 2013). Bu iki temel yaklaşım ve bunlardan türeyen çeşitli hukuk anlayışlarının özünü burjuva dünya görüşü oluşturur.

 

Peki, Marksizmin hukuk anlayışı nedir? Ya da soruyu şöyle de sormak mümkün: Marksizmin bir hukuk anlayışı mevcut mudur?

Hukuk, Marx ve Engels’in yaşamları boyunca ilgilerini çeken inceleme alanlarından biri olsa da ne Marx ne de Engels bütünsel bir hukuk incelemesine girişebilmiştir. Girişememişlerdir diyorum, çünkü her ikisi için de -ama özellikle Marx için- böyle bir çalışmanın yapılması planlanmasına rağmen, daha önemli bir takım araştırmaların bu planın önüne geçtiği çeşitli yazarlarca aktarılmaktadır.

Ancak yine de Marksizmin bu iki önderinin pek çok eserinde, hukukun diğer toplumsal ilişkiler ve kurumlarla olan bağlantıları ele alınmış ve hukuk anlayışının temel dayanakları oluşturulmuştur. Öte yandan Marx ve Engels sonrası Marksizm içinde de bu konuda bir boşluk bulunmaktadır. Çeşitli yazarlarca konu üzerine çalışmalar olsa da bütünlüklü bir yaklaşımdan bahsetmek zordur. Belirtmek gerekir ki bu konuda yapılan nadir çalışmaların dürtüsü, genellikle bu alandaki yazınsal eksiklik olmuş, ancak buna rağmen ortaya çıkan çalışmalar bu eksikliği tespit etmekten ve dağınık yaklaşımların bir tasnifini yapmaktan öteye gidememiştir. Bu yazı da aynı şeyi yapacaktır; yaklaşımların tasnifini yapacak, eksikliği tespit edecek, ancak öteye gitmeyi ileriki çalışmalara bırakacaktır.

1917 Ekim Devrimi’nin ardından SSCB’deki hukuksal gelişmeler de Marksizm ve hukuk ilişkisinin bir diğer sorunlu yanını teşkil etmektedir. Erken dönem SSCB’sinde Paşukanis önderliğinde, gelişime açık bir teorik girişim bulunsa da bu girişim uzun yıllar Stalin’e sadık kalan Paşukanis’in daha sonrasında Stalinist devlet aygıtınca “Troçkist sabatojcı” ilan edilmesi ve 1937’de infaz edilmesiyle sekteye uğramıştır. Öte yandan SSCB’nin “sosyalizme geçmiş bir devlet” olduğuna dair iddia da bu ülkedeki pozitif hukuksal gelişmelerin “sosyalist hukuk” adı altında topyekûn ele alınmasına yol açmıştır. Bu da oldukça yanlış bir eşleştirmedir ve aynı ölçüde yanlış bir hukuk anlayışına yol açmaktadır.

Materyalizmin Işığında Hukuk

Engels, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı önsözde şöyle söyler: “Tarihte toplumun ve devletin bütün ilişkilerini, bütün dini ve hukuki sistemleri, ortaya atılan bütün teorik görüşleri, ancak bunlara tekabül eden çağlardaki maddi hayat koşulları anlaşılırsa […], anlamak mümkündür.” (Marx, 1979).

Hukuk da dâhil olmak üzere her tür toplumsal ilişki, o toplumun üretim ilişkilerinin ulaşmış olduğu düzeyle sınırlandırılmıştır ve söz konusu toplumsal ilişkiler, kendisine çizilen bu sınırlar içerisinde vücut bulabilir. Ancak bu sınırlama mekanik olarak algılanmamalıdır, zira üretim ilişkilerinin mevcut düzeyi sadece genel hatlarıyla çeşitli sınırlar belirler. Oysa bir toplumsal ilişkinin (bu yazı bağlamında hukukun) en ince detaylarına varıncaya dek üretim ilişkilerince belirlendiğini iddia etmek, onun ekonomik altyapının otomatik bir yansıması olduğunu söylemek, materyalizmi karikatürize etmek anlamına gelecektir. İşte tam da burada, Marx’ın yöntemi olan diyalektik yöntem
işin içine girecektir.

Diyalektik adı verilen yöntemin geçmişi Antik Yunan felsefecilerine dayanır. Bu dönemde diyalektik, Herakleitos’un “aynı nehirde iki kez yıkanılamaz” formülasyonunda cisimleşiyordu. Felsefede (ve onu destekleyecek biçimde bilimde) yaşanan yaklaşık 2000 yıllık (çeşitli kopukluklara rağmen) gelişmenin ardından diyalektik bu kez Hegel düzeyine ulaşmıştı. Hegel’in geliştirdiği diyalektik yasalar, Marx’ın da düşünüş tarzının temel yapıtaşını oluşturacaktı. Ancak Hegel’deki en büyük eksiklik, idealist bir felsefeye sahip olması, diyalektiğini gerçeklikle buluşturamamasıydı. Bu durumda Hegel’in diyalektiği “baş aşağı duruyordu” ve onu ayakları üzerine oturtmak, Marx ve Engels’in çabalarıyla mümkün olacaktı. Marx ve Engels’in en önemli katkısı, idealist Hegel’in diyalektiğini gerçek/maddi dünyaya uygulamaktı.

Neden Diyalektik?

Bertell Ollman diyalektiğin işlevini şöyle tanımlıyor: “Öncelikle, diyalektik her şeyi açıklamaya gücü yeten katılaşmış bir tez-antitez-sentez üçlemesi değildir. […] Diyalektik daha ziyade hayatımızda ortaya çıkabilecek olan bütün önemli değişim ve etkileşimleri gözümüzün önüne seren bir düşünme biçimidir.” (Ollman, 2011: 29-30) Yani diyalektik, inceleyeceğimiz sorunları aydınlatan sihirli bir değnek değildir. Diyalektiğin değeri, şeylerin çelişik ve hareketli doğasını kavrayabilmemizi ve bu sayede de incelemenin, soruşturmanın sonucunda işe yarar bir noktaya varabilmemizi sağlayacak şekilde önümüze ışık tutmasından gelir.

Diyalektik-dışı diyebileceğimiz formel mantık, “şeyler”i sabit, durağan ve birbirinden bağımsız olarak tarifler. Klasik mantığa göre A, A’ya eşittir ve A, B’ye eşit değildir. Böylece incelenecek her “şey”, kendi dışındaki gerçeklikten kopuk ve sınırlı olarak ele alınır. Herakleitos’un formülasyonuna dönelim: aynı nehirde iki kez yıkanılamaz. Diyalektiğin değişim yasasının farkına varan Herakleitos, nehrin sürekli akış (değişim) içerisinde olduğunu ve her seferinde yıkanılacak olan nehrin bir öncekinden (ve bir sonrakinden de) farklı olacağını söyler. Gündelik yaşamın ihtiyaçları ele alındığında, nehrin geçirdiği değişim pekâlâ göz ardı edilebilir. Yani nehir, formel mantıkla ele alınarak, gerçekliğin bir parçası olan değişimden bağımsız olarak kavranabilir. Bu durumda her an değişmekte olan nehir, yüzyıllarca aynı isimle anılabilir.

Ancak konu toplumsal varlıklar olduğunda aynı formel mantık ne ölçüde işleyecektir? Örneğin 1982 TC Anayasası’nı ele alalım. Otuz seneyi aşkın bir süredir yürürlükte olan bu anayasa, hala 82 Anayasası olarak anılmaktadır. Oysa aradan geçen on yıllar boyunca anayasanın hem metninde, hem çeşitli muhataplarca (hükümetler, AYM, avukatlar…) algılanışında hem de uygulanışında birçok değişim ortaya çıkmıştır. Diyalektik yöntem bu aşamada, birçok değişime maruz kalmış bir toplumsal kurumu bütünsel olarak düşünebilmek ve değerlendirebilmek yararına önem kazanacaktır. Diyalektik, “bütün önemli değişim ve etkileşimleri gözümüzün önüne serecektir.”

Burada içsel ilişkiler felsefesine bir parantez açmamızda fayda var. Diyalektik yöntemin kaynağını, Marx’ın temel aldığı içsel ilişkiler felsefesinde buluruz. Buna göre, egemen ideolojide birbirinden bağımsız parçalar olarak ele alınan “şeyler”, aslında bir bütünün ilişkili parçalarıdır. “Bütünü oluşturan parçalar arasındaki ilişkilerin, bu parçaların kendisinde de ifade edildiği” düşünülür (Ollman, 2011: 65) Yani parçalar arasındaki ilişkiler, karşılıklı dış etkenler olarak değil de, bizzat ele alınan parçanın ne olduğunu belirleyen içsel ilişkiler olarak kavranır. Bunun karşıtı olan bir yaklaşımda, yani ilişkileri dışsal etkenler olarak kabul eden bir kavrayışta, soyutlama yoluyla ulaşılan “düşüncedeki somut”un (ele alınan parçanın) içerdiği sınırlılık, gerçekliğin yerine koyulur. Oysa içsel ilişkiler felsefesinde soyutlama sonucunda “parça” için zihinde çizilen sınırlar, düşünsel etkinliği gerçekleştirebilmek için geçici olarak çizilir ve gerçekte var olan bütünün içsel ilişkililiği de aynı anda kavranabilir.

Diyalektik yöntemin önemli bir avantajı da görünüşte bir çelişki yaratan ancak özünde, ele alınan toplumsal ilişkinin farklı yönlerine odaklanan perspektiflerin bütünlüğünü sağlaması ve böylece eldeki parçayı farklı açılardan ama aynı zamanda bütünsel olarak ele almamızı kolaylaştırmasıdır. Örneğin Marksist hukuk incelemelerinde, hukuku üretim ilişkilerinin yansıması veya egemen sınıfların bir aracı; baskı aracı ya da ideolojik işlev gören bir araç olarak ele almak aslında hukuka farklı açılardan yaklaşmanın ve farklı işlevlerine odaklanmanın bir sonucudur. Ollman, bu durumu, kapitalist devlet üzerine yaptığı soruşturmalarda şöyle açıklıyor: “Bu görünüşte birbiriyle çelişen devlet [aynı sözleri hukuk için okuyabiliriz] görüşleri, her ne kadar eş derecede önemli olmasalar da devlet [hukuk] ilişkisi içerisinde farklı eğilimleri yansıtmaları açısından eş derecede doğrudur. Diyalektik hakikat, bir yapbozun parçaları gibi uyumlu bir bütünlük arz etmeyebilir. Öte yandan bir konuyu farklı veçheleriyle ilişkili değişik perspektiflerden incelemenin sonucunda ortaya çıkan birden fazla tek taraflı ve görünüşte çelişkin olan açıklamaların bir aradalığına imkân sağlar.” (Ollman, 2008: 34)

Özellikle hukuk üzerine ve yine özellikle Türkiye’de diyalektik materyalizmi kılavuz edinen eserlerin ve yazarların sayısı parmakla sayılabilecek kadardır. Bu durum haklı olarak şu soruyu gündeme getirecektir: Dünyayı anlamanın anahtarı olma iddiasındaki diyalektik materyalizm, neden daha geniş kesimlerce kabul görmedi? Sorunun cevabını Marx, Kapital’in Almanca ikinci baskıya yazdığı Sonsöz’de veriyor: “Artık bundan [burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirdiği dönemden] sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil; ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu.” (Marx, 2003). Sermayeye göbekten bağımlı bir akademi ve mülk sahibi sınıfa biat etmiş bir bilimin varlığında, diyalektik materyalizm, ancak baş eğmemiş bir azınlığa miras kalabilmiştir. Araya sıkıştıralım; genç kuşaklar olarak bir sorumluluğumuz siyasi alanda devrimci partiyi yaratmaksa, bir diğeri de düşünsel alanda sermayenin boyunduruğundan kurtuluşa yönelik yeni çığırlar açmaktır.

Dünyayı Hukukla Anlamak Mümkün Mü?

Dünyayı hukuksal kavramlarla anlamlandırma ve buradan hareketle bir siyasi program oluşturma, burjuva ideolojisinin bir yöntemi olsa da çeşitli ölçülerde sol hareketlerin de perspektiflerine sirayet etmiştir. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet… Tüm bu kavramlar, hukuksal bir bakış açısının konumlarını oluşturuyor.

Oysa Marksizmin hukukla temel derdi, dünyaya hukuksal bakışın, dünyanın hukuksal algılanmasının eleştirisidir. Engels ve Kautsky 1887 yılında birlikte yazdıkları “Hukukçular Sosyalizmi” başlıklı makalede şöyle seslenirler: “Hukuksal dünya anlayışı, Ortaçağın tanrıbilimci dünya anlayışından çıkıldıktan sonra, burjuvazinin yeni ekonomik koşullara uygun dünya anlayışıdır.” (akt: Karahanoğulları)

11846059_10153679961487189_216111755_nÖrnek olarak özel hukuka ait bir genel kuralı ele alalım: Sözleşmenin taraflarının “hukuksal” eşitliği. Bu kural iş hukukuna ait iş sözleşmesine de uygulanır. Bu durumda bir iş sözleşmesinin taraflarını oluşturan işçi ve işveren “hukuken” eşit kabul edilecek ve aralarındaki sözleşme ilişkisi de bu “eşit”liğe dayanacaktır. Bu sözleşme bağlamında, hukuksal bir bakış açısıyla, diyebilirdik ki işçi ve işveren eşittir, aralarında bir hak eşitsizliği mevcut değildir. Oysa işçi ve işverenin sınıfsal konumlarını, yani gerçekliklerini göz önünde bulundurursak, geçim aracı olarak sahip olduğu tek şeyi kendi emeği olan taraf ile üretim araçlarının, mesela bir fabrikanın, mülkiyetini elinde bulunduran tarafın eşitliği pek mümkün görünmeyecektir.

Hukuksal bir bakış açısının dünyayı açıklayabilmesi, anlamlandırabilmesi bir yana, hukukun kendisi bile hukuksal bir bakış açısıyla yeterli ölçüde kavranamayacaktır. Gökhan Atılgan, diyalektik bir anayasa incelemesine yönelik yazdığı yöntem makalesinde anayasal pozitivizmi, yani anayasayı, sadece anayasanın kendi sınırlarına hapseden anlayışı eleştirirken, bu anlayışın “sistemin nasıl işlediğinden çok, onun kendisini nasıl tarif ettiğine odaklandığını” belirtir (Atılgan, 2015). Hukuku, hukuksal bakışla açıklamaya çalışmak, bizi, onun nasıl işlediğinden ziyade, onun kendini nasıl tarif ettiğine odaklayacaktır. Bu durumda ulaşılan sonuç, belki büsbütün yanlış olmasa da, en azından büyük ölçüde yetersiz kalacaktır.

Öte yandan Engels-Kautsky şu durumu da teslim eder; hukuksal anlayış sadece burjuvaziyle sınırlı kalmamış, işçi sınıfına da sirayet etmiştir. Ancak yazarlar işçi sınıfının hukuku (ve hukuksal bakışı) tıpkı burjuvazinin eski egemen sınıflara karşı savaşında geçici olarak kullandığı dinsel dünya anlayışı gibi geçici ve stratejik olarak kullanacağını belirtmiştir. Nihayetinde “işçi sınıfı, tarihsel materyalizm sayesinde, hukuksal boyadan arınmış bir dünya anlayışı oluşturacaktır”. Buradan çıkan sonuçlardan ilki, hukukun dünyayı açıklamaya yetemeyeceği; ikincisi ise bu yeterliliği Marksist materyalist yaklaşımın sağlayabileceğidir.

Dünyanın hukuksal kavrayışının temeline baktığımızda, diyalektik olmayan bir düşünme yöntemiyle karşılaşırız. Yukarıda gördüğümüz üzere diyalektik olmayan mantık, şeyleri kendi dışındaki gerçeklikten kopuk ve sınırlı olarak ele alıyordu. Oysa diyalektik, zihnimizde soyutladığımız parçaları, kendi dışındaki parçalarla ve bütünle arasında var olan dışsal olmayan, yani bizzat kendi varlığının bir veçhesi olan içsel bağlantılarla kavramaktaydı. Bu durumda diyalektik olmayan yaklaşım, ele aldığı “şey”i diğer tüm “şeyler”den bağımsız olarak değerlendirecek ve böylece hukuksal bakış açısına giden yolun taşlarını döşeyecektir. Diyalektiğin bizi götüreceği yaklaşım ise hukuku (parçayı) diğer tüm önemli toplumsal ilişkilerle ve özellikle de üretim ilişkileriyle olan etkileşimi bağlamında ele almak olacaktır.

Marksist Gelenekte Hukuk Teorileri

Giriş kısmında belirttiğim üzere Marksizmin perspektifinden bütünsel bir hukuk anlayışı/geleneği tam anlamıyla ortaya çıkamamıştır. Marx ve Engels, biraz dağınık da olsa, hukuk, hukukun kaynağı, hukukun ne olduğu gibi meseleler üzerine pek çok şey söylemişti. Ancak Marx-Engels sonrasında hukukun Marksist çözümlenmesine dair bir gelenek oluşturulamadı. Çeşitli yazarların girişimleri ise genelde izole kalmış ve yeni ilerlemeleri besleyememiştir. Bir yandan da üniversitelerde verilen hukuk eğitimleri de elbette Marksizmin hukuk eleştirilerini görmezden gelen bir programla sürdürülmektedir. Bu açıdan hukuk alanında yapılacak ciddi çalışmalar, hukuk eğitimi alan daha geniş bir kesimin de ilgisini pekâlâ çekebilecektir.

Marx “insanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine onların bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır” der ve hemen ardından da hukuku diğer siyasi, dini, artistik ya da felsefi biçimlerle birlikte, insanların iktisadi üretim koşullarının bilincine vardıkları şeyler olarak ele alır. Marx, hukuku, iktisadi altyapının üzerinde şekillenen bir bilinç biçimi, yani bir üstyapı kurumu olarak ele alır (Marx, 1979). Böylece hukuku belirleyen şeyin “insanların toplumsal varlıkları” olduğu sonucuna ulaşılır. Dikkat edilmesi gerekir ki hukuksal üstyapı, üretim ilişkilerinin basit, tek yanlı bir yansıması değil, onun ifade edilmesidir. Hukuk, bu şekilde, gerçekliğin bir başka alanda yeniden kurulması halini alır ve belirli oranda bağımsızlaşarak var olur (Karahanoğulları, 2002).

Hukukun kaynağına dair Marksizmin kurucularının görüşlerinden de bahsetmek gerekir. Kıtlığın ortaklaşıldığı ilkel komünist toplum yapısını değişime uğratan toplumsal artı ürünün mümkün hale gelmesi, “sözcüğün hukuksal anlamında hukuk”un da ortaya çıkmasının önünü açmıştır. Artı ürünün özel mülkiyet haline dönüşmesi, beraberinde bu mülkiyet ilişkisini korumaya yönelik özel hukukun da ortaya çıkmasına ve gelişmesine yol açmıştır. Türkiye’deki de dâhil olmak üzere çeşitli ülkelerin özel hukuklarının kaynağını teşkil eden Roma hukuku da mülkiyetli toplumun bir ifadesi olarak doğup gelişmiştir. Hukukun kaynağı böyle çözümlenirken, toplumsal sistemin mülkiyet ilişkilerindeki değişimlerin, hukukun evrimini belirlediği kabul edilir. Örneğin eski düzenin çözülüp kapitalist üretim tarzının hâkim olmasıyla birlikte hukuk da bu dönüşümden etkilenmiş ve sonuçta bugünkü anlamıyla hukuk ortaya çıkmıştır.

Marx-Engels sonrası literatür için, Marksizmin dışından yapılan yorumları şimdilik konumuzun dışında bırakırsak, üç temel eğilimin varlığından söz edebiliriz. Bunlardan ilki Hugh Collins’in “Marksizm ve Hukuk” adlı kitabıdır. Collins kitabında hukuk üzerine Marksist çevrelerde yer alan farklı yaklaşımları, bunların ilişkisini ele almıştır, SSCB’yi ise inceleme dışında bırakmıştır. Collins genel eğilim olan hukukun iktisadi altyapının yansıması olduğu görüşünü “kaba maddeci – ekonomist” olarak niteleyerek “sınıfsal araççı kuram”ı ortaya koyar. Bu kurama göre hukuk, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda devlet tarafından iradi olarak yaratılır ve kullanılır. “Egemen ideoloji”nin ise, bu araççı nitelikte yer bulan iradenin sınırlarını belirlediğini savunur. Collins ayrıca hukukun bir baskı aracı olmasının yanı sıra, toplumdaki çatışmaları egemen ideoloji lehine çözümleme ve ideolojik bir görev görme işlevlerinin de olduğunu ifade eder (Collins, 2013; Karahanoğulları, 2003).

İkinci eğilim Stalinist dönemin resmi SSCB tezleriyle uyumlu bir açıklama getirmeye çalışanlardan oluşur. Bu çizginin temsilcileri arasında Fransız Komünist Partisi’nin çevresindeki Monique ve Roland Weyl ile SSCB’de Paşukanis sonrasında parlayan resmi hukukçular (başta Vişinski) sayılabilir. Weyl’ler eserlerinde kapitalist hukuk eleştirilerini “sosyalist hukuk”u (yani SSCB’deki pozitif hukuku) ölçüt alarak yaparlar. Hukukun sönümlenmesi fikrini kabul etmezlerken, kapitalist hukukun yerine sosyalist hukukun geçirilmesi gerektiğini söylerler. Weyl’lere göre hukuk kapitalist düzende olduğu gibi sosyalizmde de aynı nitelikte bir araç olma konumunu sürdürecektir, sürdürmelidir. Hukuku savunurken, onun otoriteye karşı “güvence” niteliği taşıdığını iddia ederler ki bu da burjuva hukuk devleti anlayışına benzemektedir. Weyl’lerin hukuka verdikleri önem 68 hareketinin karşısında yasallığı takıntı yapan bir çizgiye varmalarına yol açar (Karahanoğulları, 2003).

Üçüncü temel eğilim ise Paşukanis’in öncülüğündeki “sönümlenmeci hukuk kuramı”dır. SSCB hukuk aygıtının 11824211_10153679963517189_52655637_nen üstüne kadar yükselen Paşukanis, Sovyetlerdeki hukukun sosyalist nitelik taşımadığını, niteliği gereği burjuva hukukun devamı olduğunu savunur. Bu hukuk ise (sadece özel hukuk kısmı değil, ceza hukuku ve diğer hukuk alanları da) devletle birlikte sönümlenecektir. Paşukanis fikirsel olarak bu özgünlüğüne rağmen, 1936’ya kadar Stalinist devlet aygıtı ile uyumlu olan bir siyasi yaşam sürdürmüştür. 1936’da Adalet Komiseri Vekilliği’ne getirilen Paşukanis, “Stalin Anayasası” olarak bilinen 1936 Anayasası’nın hazırlanmasında da görev almıştır. 1924’te yayınlanan kitabında formüle ettiği ve paragrafın başında anılan fikirlerini de adım adım yumuşatmış ve devlet aygıtıyla uyumlu hale gelebilmeye çalışmıştır. Ancak 1936’nın sonlarında Paşukanis aniden “Troçkist-Buharinist” bir ajana dönüştürülmüş ve ertesi yılın Ocak ayında siyasi polis tarafından ortadan kaldırılmıştır. Paşukanis’in yok edilmesinin ardından SSCB hukuk düzeninde yaptığı tüm yenilikler ve önünü açtığı gelişimler de hızlıca geriye döndürülmüştür. Bu tarihten itibaren resmi SSCB hukuk anlayışı, eski hukuk sisteminin yeniden inşası anlamına gelecek bir “sosyalist hukukun geliştirilmesi” olacaktır (Karahanoğulları, 2014). Bu değişim bir yandan Stalinizmin sınırlarını aşamayan sosyalist çizgidekilerin diğer yandan da burjuva kesimlerin SSCB’deki hukuk aygıtını sosyalist olarak nitelemesine ve buradan hareketle de sosyalizm ve hukuk ilişkisinin hatalı kurulmasına yol açmıştır.

Sonuç Olarak

Burada incelenen konu başlıkları daha detaylı çalışmaları gerektirmektedir. Hukuk, bir araştırma ve çözümleme alanı olarak hala Marksistlerin ilgisini bekliyor. Bu konuda yapılacak ciddi işler, hem hukukun sınıfsal temelli net bir çözümlemesi aracılığıyla kapitalist sistemin meşruiyetini daha da sarsacak hem de hukukun klasik-burjuva ele alınışındaki eksiklikleri ve boşlukları giderecektir. Böylece hukuk eğitimi alan muhalif öğrenciler de kendi muhalefetlerini kanalize edebilecekleri bilimsel bir alan bulabilecek, belki bu yolla da Marksizm’e yönelenler, katkı sunanlar çoğalabilecektir.

 

KAYNAKÇA

Atılgan, Gökhan (2015), Diyalektik Bir Anayasa İncelemesi İçin Çerçeve Girişimi (AÜSBFD)

Collins, Hugh (2013), Marksizm ve Hukuk (Dipnot)

Gözler, Kemal (2013), Hukuka Giriş (Ekin)

Karahanoğulları, Onur (2002), Marksizm ve Hukuk (AÜSBFD)

Karahanoğulları, Onur (2003), Marksizm ve Hukuk Yazın İncelemesi (AÜSBFD)

Karahanoğulları, Onur (2014), “Paşukanis ve Sönümlenmeci Hukuk Kuramı”, in Modern Zamanlar Bir Yokmuş Bir Varmış, Fikret Başkaya’ya Saygı II, (NotaBene Yayınları)

Marx, Karl (1979), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Kakı (Sol Yayınları)

Marx, Karl (2003), Kapital (Eriş Yayınları)

Ollman, Bertell (2008), Diyalektik Soruşturmalar (Yordam Yayıncılık)

Ollman, Bertell (2011), Diyalektiğin Dansı; Marx’ın Yönteminde Adımlar (Yordam Yayıncılık)

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

bolsevik.org | Sosyalizm Kazanacak!