/ Güncel / İngiltere ve Fransa: Farklı Seyreden Burjuva Devrimleri (Güneş Gümüş)

İngiltere ve Fransa: Farklı Seyreden Burjuva Devrimleri (Güneş Gümüş)

on 26 Mart 2016 - 15:20 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

“1648 ve 1789 Devrimleri… toplumun belirli bir sınıfının eski siyasal düzen karşısındaki zaferi değillerdi; bunlar yeni Avrupa toplumu için siyasal düzen ilanlarıydılar. Burjuvazi bu devrimlerde galip geldi; ama burjuvazinin bu zaferi, o sıralar, yeni toplum düzeninin zaferi, burjuva mülkiyetinin feodal mülkiyet karşısındaki, milliyetin bölgecilik karşısındaki, rekabetin lonca karşısındaki… toprak sahibinin toprağın kendi sahibi üzerinde egemenlik kurması karşısındaki… medeni yasanın ortaçağ ayrıcalığı karşısındaki zaferiydi.” (Marx, 1976: 171)

İngiltere ve Fransa’da farklı bir seyir izleyerek gerçekleşen burjuva devrimler Avrupa kıtasında kapitalizmin gelişiminin kalkış pisti olmuştur. İngiltere, daha 17. yüzyılda burjuva devrimini gerçekleştirip egemen sınıflar arasında birliğini erkenden sağlayarak Sanayi Devrimi’ne ev sahipliği yaparken Fransa’daki gelişim dinamikleri 1789’da bütün Avrupa’yı köklerinden sarsacak ve kıtada burjuva gelişimin seyrine etki edecek bir devrimci dönüşümü kapitalist üretim biçiminin gelişiminde kritik bir uğrak haline getirmiştir.

İngiltere’de Kapitalizmin Gelişimi

İngiltere’de her ne kadar 1688 uzlaşması “Şanlı Devrim” olarak değerlendirilse de kapitalist gelişim açısından belirleyici uğrak 1648 Burjuva Devrimi’dir. Bu devrimin gelişiminin geri planında 15. yüzyıla kadar uzanan İngiltere’ye has dinamikler bulunmaktadır. İngiltere’de 1450-68 arasında Güller Savaşı olarak nitelenen dönemde geleneksel aristokrasi arasında bu sınıfın büyük bölümünün yok olmasıyla sonuçlanan bir iç savaş yaşanmış; tarafların ortak felaketini getiren bu iç savaş sonrasında aristokrasinin zayıflamasıyla 1485-1603 arasında hüküm süren Tudor hanedanı, iktidarın merkezileşmesi konusunda büyük bir atılım gerçekleştirmiştir:

VII. Henry ve daha sonraki Tudorlar, parlamentonun mali desteğiyle devlet içinde önemli bir iktidar sağlarken, bir yandan da büyük lordların özel ordularını küçülttüler… VIII. Henry, İngiliz kilisesini Roma’dan kopardı, gelirlerine el koydu ve manastırları saraya bağladı; böylece hem sarayın gelirleri arttı, hem de ruhban sınıfı devletin denetimine girmiş oldu. VII. Henry’den I. Elizabeth’e kadar Tudorlar, İngiliz nüfusunun önde gelen kesimlerini denetim altına alıp devleti genişlettiler… sonunda hükümet yetkilerinin genişlemesini sağladı (Tilly, 2001: 154).

Tudorlar döneminin en önemli gelişmelerinden birisi 1530’da İngiliz kilisesinin Katolik kilisesinden kopmasıdır. Bu gelişme sonucunda kilisenin devletleştirilen topraklarının satışı yoluyla büyük bir toprak devri yaşanırken Güller Savaşı nedeniyle yok olma noktasına gelen İngiliz aristokrasi genişlemiş ve Tudor hanedanının destekçileri de artmıştır. İngiliz aristokrasinin köklü bir feodal geçmişe sahip bir sınıf olmaması;ticaretle ve imalatla uğraşan burjuvaziyle kaynaşmış olması İngiltere’de kapitalist gelişmenin seyri açısından da önemli bir dinamik olacaktır[1].

Monarşiyle aristokrasinin devlet gücünü ortaklaşa kullanımına dayanan birliğini ifade eden “Kraliyet, parlementoda” (Wood, 2012: 68) ilkesini çiğneyerek Avrupa’daki siyasal merkezileşmenin örneğini İngiltere’de de gerçekleştirmeye girişen I. Charles’ın daha çok vergi talebini kabul etmeye yanaşmayan parlamentoyu 1629’da askıya alarak yönetimi elinde toplama çabası, 1648’de kendi idamıyla sonuçlanacak 1642-8 arasındaki iç savaş ve 1648 burjuva devrimine doğru ilerleyecek gelişmelerin kıvılcımı olmuş; “…feodal mutlakiyetçiliğin yıkılmasına, kralın idam edilmesine ve burjuva cumhuriyetinin kurulmasına” (Faulkner, 2014: 149) yol açmıştır.

1648 İngiliz devrimine giden yolda iç savaşın kazanılmasında aktif desteğine başvurulan alt sınıfların radikalizminin yarattığı korkuyla 1660’da hanedan geri çağrılmış; 1688’de İngiliz egemen sınıflarının mutabakatı temelinde taht Hollandalı William of Orange’a teslim edilmiştir ancak artık İngiltere’de köklü bir dönüşüme kapı aralanmıştır:

İngiliz Reform Hareketi, güçlü bir merkezi devlet ve saray mensuplarıyla arazi sahiplerinden oluşan yeni bir aristokrasi yarattı. Ardından İngiliz Devrimi, yönetim yetkisini mülk sahibi sınıfların eline veren bir anayasal monarşi yarattı. Bu iki gelişme, İngiliz yönetici sınıfını yeniden biçimlendirerek bankacılar, tüccarlar ve ticari üretim yapan çiftçilerden oluşan bir seçkinler kesimi haline getirdi. Sonuç, Britanya tüccar kapitalizminin tüm potansiyeliyle serbest kalması oldu (Faulkner, 2014: 165).

İngiltere’de kapitalist üretim sürecinin zemini hazırlayan toplumsal ilişkiler ilk olarak kırsalda gelişmiştir. Bunun temelinde 15. yüzyıl gibi erken bir tarihten başlayarak feodal ilişkilerin çözülmesi ve kırsalda zanaat faaliyetinin yoğunluğu yer almaktadır.

  1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yün fiyatlarındaki artıştan faydalanmak için tarım arazilerinin çitlenerek koyun yetiştirilmesi için köylülerin topraklarından koparılmasına ve toprakların büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşmasına doğru adım atılmıştır. Bu çaba, devletleştirilen kilise topraklarının satışı ile pekişmiştir. Bu konuda asıl ilerleme ise 1710’da ilk özel çitleme yasasıyla devlet desteğiyle kırsalda mülkiyet değişiminin gerçekleşmesiyle olmuştur: “1660 Restorasyonu’ndan beri ve 18. yüzyıl boyunca toprak mülkiyetinin, hem küçük mülk sahiplerinin hem de köylülerin aleyhine gelişerek, sınırlı bir büyük toprak sahipleri sınıfının elinde toplanması yaşandı” (Hobsbawm, 1987: 16).

Sahip olduğu küçük toprağında çiftçiliğe devam ederken götürü sistemiyle evde gerçekleştirdiği yün üretimini tüccara satan emekçiler, başlangıçta kendi üretim araçlarına sahip bağımsız üreticilerken meta ilişkilerinin yaygınlaşması ve onları topraklarından koparıp atan çitleme girişimleri sonrasında proleterleşeceklerdir:

…Britanya’nın sınai üretim ve imalatının önemli bir bölümü -belki çoğunluğu- kırsal alana dayanmaktaydı… Daha önceleri köylülerin boş zamanlarını ya da mevsimlerini dokuma, örme veya madencilikle uğraşarak geçirdiği köyler, giderek uzmanlaşmış dokumacıların, örücülerin veya madencilerin yaşadığı köyler haline gelmekteydi ve sonuçta bu köylerin -tümü olmasa da – bir kısmı sanayi kentlerine dönüşmekteydiler… Sanayinin kırsal alana bu denli geniş bir biçimde yayılışı, birbiriyle bağlantılı iki önemli sonuç doğurdu. Öncelikle, büyük siyasi güce sahip bulunan toprak sahipleri sınıfının ilgisini kendi topraklarının altında yatan (ve kıtanın diğer ülkelerinden farklı olarak “imtiyaz haklarını” kralın yerine kendilerinin kullanabileceği) madenlere ve köylerindeki imalata çevirdi… İkinci sonuç ise, tüccarların çıkarlarının belirleyici olduğu diğer büyük ticaret ülkesi Hollanda’dan farklı olarak, imalatçıların çıkarlarının çoktan hükümet politikasını belirler duruma gelmiş olmasıydı (Hobsbawm, 1987: 16-7).

İngiltere’de kapitalist gelişim sürecinde “…kendi kendilerine yeterli köylülerin mülksüzleştirilmesi ve üretim araçlarından ayrılması ile, kırsal ev sanayilerinin yok edilmesi, manüfaktürle tarımın birbirinden ayrılması” (Marx, 2000: 712) sürecinin elele giderken -emekçilerin üretim araçlarından koparılması ve mülksüzleşerek şehirlere akan bu kitlenin serserilik yasalarının zoruyla “ücret sisteminin gerektirdiği disipline” (Marx, 2000: 701) sokulması yoluyla- Sanayi Devrimi’nin özgür ücretli emeğini yarattığı gibi “küçük köylüleri ücretli emekçiye, bunların geçim ve emek araçlarını, sermayenin maddi öğelerine dönüştüren olaylar, aynı zamanda, bu sermaye için bir iç pazar da yaratır” (Marx, 2000: 711).

Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk adlı kitabında İngiltere’nin 1750-70 arasını sanayileşmenin kalkış pisti (1987: 33) olmasına sağlayan dinamikleri şu şekilde tariflemektedir: “…ihracat, hükümetin sistemli ve hatta müdahaleci katkılarıyla sanayileşmenin kıvılcımını sağladı… İç pazar, yaygın bir sanayi ekonomisi için geniş bir temel hazırladı” (1987: 36).

İngiltere’nin dünyanın atölyesi haline geldiği 18. yüzyılın ortasından 19. yüzyılın ortasına kadarki dönemi kapsayan Sanayi Devrimi’nin ilk aşaması, ülke çapında dağılmış bir pamuklu dokuma üretiminin başlangıçta manüfaktür üretimi temelinde, 18. yüzyılın sonunda buharlı makinenin sanayide kullanılmaya başlanmasıyla birlikte “1815 ile 1840’lar arasındaki yıllar fabrika üretiminin sanayi içinde yaygınlaşmasına ve 1820’lerde ‘kendi kendine çalışan’ aletlerin geliştirilmesiyle” (Hobsbawm, 1987: 44) şekillenmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan İngiliz sanayileşmesinin ikinci aşaması ise daha da yoğunlaşmış kapitalist sermayenin kömür ve demir-çelik üretimi üzerinden ilerlediği bir dönem olacaktır.

Fransa’da Kapitalizmin Gelişmesi

Fransa, XIII. Louis döneminde aristokrasinin yargı ve siyaset üzerindeki otoritesini kısıtlayarak 1789’a kadar mutlakiyetçiliğin Avrupa’daki sembolü haline gelmiştir. XIII. Louis’in ölümünden sonra 1648-53 tarihleri arasında aristokrasinin La Fronde isyanı yaşansa da bu isyanı bastırmayı başaran monarşi açısından sonuç merkezi iktidarın güçlenmesi olmuştur. Bu çerçevede, “1000 yıldan uzun süre ülkeyi yönetmiş ve 140 yıldır tartışmasız iktidara sahip” (Harman, 2013: 274) olan Fransız monarşisinin 1789’da birkaç gün içinde tarihin tozlu sayfalarında yerini alması çok şaşırtıcı olsa da aslında “toplumsal güçler dengesinde, çok uzun dönemlerde meydana gelen yavaş, çoğu kez fark edilemez gelişmelerden kaynaklanan, ani bir değişiklik” (Harman, 2013: 281) gerçekleşmiştir.

1789 öncesinde Fransız toplumsal yapısının zirvesine monarşi, aristokrasi ve yüksek ruhban sınıfı yerleşse de İngiltere örneğinde olduğu gibi bir ortaklıktan çok “kralcı merkezileşme ile feodal parselleme arasında sürekli gerilim” (Wood, 2012: 45) kendini göstermektedir. Monarşi, aristokrasi ile çatışmalarında burjuvazi ile ittifaklar geliştirmektedir:

Genellikle ancienregime olarak bilinen eski toplumun tepesinde, monarşi ve soyluluk vardı. Geleneksel feodal aristokrasinin kılıç soyluları Fransa’da, Britanya’dakilerin çoktan kaybettiği ayrıcalıklı pozisyonlarını koruyorlardı. Fransız monarşisi yüzyıllardan beri büyük soyluların kimi bağımsız yetkilerini sınırlandırmıştı. Bunu, yeni paralı “burjuva” sınıfını ve şehirleri bir karşı güç olarak kullanarak yapabilmişti. 16. ve 17. yüzyılın monarkları, devlet yönetimindeki ve saraydaki kimi pozisyonları, kısa sürede yeni bir kalıtsal soyluluk, cüppe soyluluğu oluşturacak paralı sınıfların evlatlarına satarak, buna kuramsal bir ifade kazandırmışlardı (Harman, 2013: 282).

Sahip olduğu ekonomik güce ve monarşi üzerindeki siyasal etkisine rağmen yasal konumu aristokrasiden geride olan burjuvazi, monarşi ile aristokrasi arasındaki mücadelede kendisine ayrımcılık yapan aristokrasiye karşı monarşisinin koruyuculuğuna güvenmektedir. Ancak tarihsel gelişmeler bu ittifakları 1789’da baştan aşağı değiştirecektir.

Fransa’yı 1789 Devrimi’ne götüren süreç, Fransız monarşisinin İngiltere ile uzun yıllardır süren savaşlarının yarattığı mali bunalım ile başlamıştır. Krallık, savaş masraflarıyla başa çıkabilmek için hazinesini vergi toplama sözleşmesi yaptıklarından (mültezimlerden) aldığı nakitlerle doldururken vergi toplama hakkı elde edenler köylünün sırtına daha çok yüklenerek monarşiye verecekleri parayı çıkarmaya çalışmaktadır. Monarşi, Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın yarattığı ağır ekonomik yük nedeniyle bütçenin iflas noktasına gelmesi sonrasında yeni kaynaklar toplama yeteneğini büyük ölçüde kısıtlayan bu durumu, 1770’den itibaren mali düzenlemelerle değiştirmeye girişmiştir. Hanedan, bütçeyi toparlamak için vergiden muaf olan aristokrasi ve yüksek ruhban sınıfını da etkileyen bir vergi reformunu geçirilmeye çalışmış; ancak aristokrasinin şiddetli karşı çıkışı sonucunda istediği reformu geçirmek için 1614’ten beri toplanmayan Zümreler Meclisi’ni (Etats-Generaux) 1789’da toplamaya razı olmuştur: “İngiltere’de yüz kırk dokuz yıl önce olduğu gibi, Fransa’daki genel kriz, iflas eden bir kralın uzun zamandır yok sayılan bir parlamentoyu yardıma çağırmasıyla doruğa ulaştı. Bütün tarafların beklentisi, şikayetlerin çözümü karşısında kraliyet yönetiminin mali olarak rahatlamasıydı” (Davies, 2011: 741).

1789’da Zümreler Meclisi’nin toplanmasıyla burjuvazi önderliğinde diğer alt sınıfların yeni bir anayasa talebinde ısrarı hiç beklenmedik gelişmelere gebe bir sürecin şekillenmesine yol açmıştır. Meşruti monarşiden daha öte bir talebi olmayan burjuvazinin temsilcileri, kendilerini Fransız monarşisine son verip feodal ilişkileri darmadağın ederken bulmuşlardır:

Devrimcilerin çok kısa bir süre içinde ne kadar çok değişim gerçekleştirdiğini unutmayın. Bütün eski yönetim birimlerini kaldırmışlar, birçok eski papazlık bölgesini birleştirerek büyük commune’ler oluşturmuşlar, ondalık ve feodal vergileri kaldırmışlar, soyluların elindeki kuruluşları dağıtıp ayrıcalıklarına son vermişler, yukarıdan aşağıya bir yönetim ve seçim sistemi kurmuşlar, bu sistem aracılığıyla genişletilip standartlaştırılmış vergiler koymuşlar, yurt dışına göç eden soyluların ve Kilise’nin mülklerine el koymuşlar, manastır tarikatlarını kaldırmışlar, ruhbanı devlete tabi kılmışlar, önceden görülmemiş bir oranda genç erkekleri askere almaya başlamışlar ve yerel düzeyde otomatik olarak liderlik etme ayrıcalığını soylularla papazların elinden almışlardı. Bütün bunlar, 1789 ile 1793 arasında olmuştu (Tilly, 2001: 239).

Burjuvazi, 1789 öncesinde harekete geçerken aristokratik ilişkilere son vermek kaygısında olmamış; mutlak monarşi ve aristokrasinin karşı hamleleri onu bu noktaya sürüklemiştir:

Burjuvazi bir sınıf olarak eski düzene karşı, sürekli devrimci bir muhalefet kesinlikle ortaya koymamıştır. Yüzyıllardır bu düzen içinde büyümüşlerdi ve bu düzene hem ideolojik hem de maddi olarak sayısız biçimlerde bağlıydılar… Soyluluk ve burjuvazinin birbiri içine geçmiş çıkarları onları, Fransız toplumu için farklı vizyonların çekimine kapılmaktan alıkoymamıştır. Birisi, her türlü değişikliğe karşın aristokratik ayrıcalıkların ve feodal ödemelerin savunulması için geriye bakmıştır. Diğeri ise piyasanın biçimsel eşitliği etrafında kurulacak, “kendi kazancı peşinde adamları” ırsiyetin engellemeyeceği bir topluma bakıyordu. Burjuvazinin kitlesi, o modele uygun bir toplumu geliştirmek için gerekli önlemler karşısında sık sık tereddüt etmiştir. Ama böyle bir toplum başarılı olunca, aristokratların pek çoğunun yaptığı gibi, tiksinti içinde sürgüne gitmemişlerdir (Harman, 2013: 284).

Fransız Devrimi, 1789’da başlasa da çeşitli duraklama ve gerilemelerle 1848’e kadar sürecek olan bir devrimci süreci harekete geçirmiştir. “1789-1794 arasındaki ilk beş yıllık evrede… önceki toplumsal ve siyasal düzenin tüm kurumları ortadan kalkana kadar, giderek artan bir radikalleşmeyle” (Davies, 2011: 743) hızlanan Fransız Devrimi, 1799’da Napolyon Bonaparte’ın darbesiyle sona erse de diktatörlüğünü ilan eden Bonaparte 1789’un devrimci geleneğini, askeri müdahaleleriyle Fransa sınırları dışına taşımıştır. Bonaparte’ın yenilgisi sonrasında “monarşinin, yabancı süngülerin zoruyla geri geldiği 1815’te bile ancienregime yeniden” (Faulkner, 2014: 179) kurulamamıştır. 1815’te toprak sahibi soyluların temsilcisi Bourbon hanedanının mutlakiyetçi hayaller peşindeki iktidarı 1830’da Paris’teki bir şehir ayaklanmasıyla devrilmiştir. Anayasal monarşi sözüyle kraliyet ailesinin finans burjuvazinin temsilcisi olan Orleans kolu, 1830 Temmuz monarşisi, iktidarı alırken onun sonunu da 1848’de bütün Avrupa’yı sarsacak Şubat devrimi getirecektir.

Fransa’da monarşi, aristokrasi ve burjuvazi arasındaki farklı güç dengeleri kapitalizmin gelişim dinamiklerini de İngiltere’dekinden farklılaştırmıştır. Fransa’da kırsalda feodal ilişkiler çözülürken onların yerini tarımda kapitalistleşme değil küçük mülkiyetin egemenliği alacaktır:

XIV. Louis döneminden başlayarak Fransa kırında feodalitenin klasik biçimi çözülmeye başladı. Köylülük belli bir küçük işletme ekonomisini Fransa coğrafyasının sayıları gittikçe artan bölgelerinde kendi lehine döndürmeye başlayabilmişti. Tarım istatistikleri XVIII. Yüzyıl Fransa’sında senyöriyelrantın iltizam, ortaklık ve yarıcılıktan elde edilen gelir miktarının oldukça altına düştüğünü gösteriyor. Bu açıdan Devrime doğru giden Fransa’da noblessed’depee artık en azından “işletme bağımsızlığını” kazanmış bulunan köylülükten -Vendee ve Languedoc’un bazı bölgeleri dışında- eski feodal bağımlılık ilişkilerini ayakta tutmalarını dileyebilecek bir konumdan çıkmıştı… 17. ve 18. yüzyılda önemli sayıda Fransız işçi, zanaatçı, hatta rençber, feodal sistemin de çözülmüş olması sayesinde dış ülkelere… çalışmak üzere göç edebilmişti (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 1988: 2704).

Fransa kırsalında küçük mülkiyetin egemenliği; düşük karlılıkla, özgür emek gücünün ortaya çıkışını yavaşlatmasıyla, sermayenin ilkel birikim imkanlarını daraltmasıyla, kendine yeterliliği nedeniyle meta ilişkilerin gelişmesine imkan verecek iç talebi sınırlamasıyla sanayi kapitalizminin gelişmesini sınırlandıran bir faktör olmuştur. Ancak yine de Fransa, İngiltere’den sonra Avrupa’da kapitalist gelişmenin önemli bir merkezi olmuştur. “Fransa, 1830’da Avrupa’daki gayri safi hasılanın kabaca yüzde 15’ini, 1913’te yüzde 11’ini” (Tilly, 2001: 209) üretmektedir. Fransa’da “maddi üretim içindeki sanayinin payı 1781-1790’da %43’ten 1835-1844’te %55’e” (Beaud, 2015: 135) yükselirken Fransa’da aktif nüfusun içinde ücretli çalışanların oranı “1851’de %55, 1866’da %57.5, 1882’de %57” (Beaud, 2015: 140) olmuştur.

  1. yüzyıl boyunca “sömürge ve köle ticaretinin gelişmesiyle, Bordeaux, Nantes, Le Havre büyüdü ve bu kentlerde tüccarlar, armatörler, şeker imalatçıları, tekstil üretimi gelişti… Henüz imalat üretimi küçük adacıklarla sınırlıydı… Zanaatkar üretimi ve tüccarlar tarafından organize edilen evde üretim, hala hakim üretim olmayı” (Beaud, 2015: 73-4) sürdürmüştür. Normandiya, “1722’den itibaren köylülerin tarımsal üretimi bırakıp iplik eğirme ve tarama işine geçtiği”, “iplik eğiricisi ve dokumacısı olmayan bir tek Normandiyaköyü”nün olmadığı ve bölgedeki “imalathanelerinde yüz seksen bin kişi”nin (Beaud, 2015: 74) bir bölge niteliği kazanmıştır.

Fransa’da sanayinin bahsi geçen gelişimine rağmen 1848 devrimlerinden sonra Marks (2013: 110), bu ülkede sanayi üretiminin başat bir role sahip olmadığını belirtmektedir: “İngiltere’de ağır basan sanayidir. Fransa’da ise tarım. İngiltere’de sanayinin serbest ticarete gereksinmesi vardır, Fransa’da ise gümrük himayesinde, öteki tekeller yanında ulusal tekele gereksinme vardır. Fransız sanayisi, Fransız üretimine egemen değildir, bu bakımdan Fransız sanayicileri de Fransız burjuvazisine egemen değildir.”

1789’da gerçekleşen burjuva devriminin geri planındaki sınıflar arası ilişkiler, Fransa’da kapitalist gelişimin seyrini şekillendirmiş; İkinci İmparatorluk ile başlayan dönemle ancak kapitalist gelişme hız kazanmıştır:

Kapitalist burjuvazi hem aristokrasiye karşı hem de 1830’da olduğu gibi işçi sınıfına karşı küçük ve orta küçük ve orta burjuvaziye dayanıyordu… böyle bir sınıf ittifakı gümrük korumaları, yeni üretim tekniklerinin üretim sürecine sokulmasının yavaşlaması, kalabalık bir köylü sınıfı ve zanaatkar kesimin korunması yoluyla kapitalizmin hızlı gelişmesinin önünün kesilmesi anlamına geliyordu. İşte, XIX. Yüzyıl Fransa’sında kapitalizmin yavaş gelişmesinin temel nedeni buydu. Burjuvazinin ticari ve bankacı kanadı giriştiği kimi yarım kalmış, kimi başarılı ve gösterişli atılımları için, Louis Philippe ve III. Napoleon dönemlerinde ihtiyaç duyduğu devlet desteğine kavuşacaktı. 1850 ve 1860-1870’li yıllarda bankaların kurulması, İkinci imparatorluk döneminde demir yollarının gelişmesi, Süveyş Kanalı’nın açılması, büyük altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi gibi… (Beaud, 2015: 150)

İngiltere’de bir sıçramaya denk düşen sanayileşmenin ikinci aşaması 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlarken Fransa’da bu noktaya ancak 19. yüzyılın sonunda varılabilmiştir:

…”evsel sistemin” (örneği kırsal dokumacılığın) kalıntılarını silip süpüren 1882-1890 ekonomik bunalımının rolü, sayısız küçük kırsal fabrikayı kapatmak, sanayinin bölgesel dağılımını kuzey ve doğu Fransa’ya doğru kaydırmak ve son olarak ciddi bir kentsel göçü kışkırtmak olmuştu. Bu… -metalurji, otomobil, içten yanmalı motoru da içeren- “İkinci Sanayi Devrimi”ne bir başlangıçtı (Perrot, 2012: 107).

KAYNAKÇA

 

Beaud, M. (2015) Kapitalizmin Tarihi 1500-2010, İstanbul: Yordam.

Davies, N. (2011) Avrupa Tarihi, Ankara: İmge.

Faulkner, N. (2014) Marksist Dünya Tarihi, İstanbul: Yordam.

Harman, C. (2013) Halkların Dünya Tarihi, İstanbul: Yordam.

Hobsbawm, E.J. (1987) Sanayi ve İmparatorluk, Ankara: Dost.

Marx, K. (1976) “Burjuvazi ve Karşı-Devrim”, Marx, K. ve Engels, F.,Seçme Yapıtlar 1, Ankara: Sol, 169-173.

Marx, K. (2013) Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850, Ankara: Sol.

Marx, K. (2000) Kapital – I, Ankara: Sol.

Perrot, M. (2012) “Fransız İşçi Sınıfının Oluşumu”, Katznelson, I. ve Zolberg, A.R. (ed.), İşçi Sınıfı Oluşumu, Ankara: Tan, 79-116.

[1]    “Eski soylular, büyük feodal savaşlarda tükenmişlerdi. Yenileri, parayı her türlü iktidarın kaynağı olarak gören zamane çocuklarıydı. Bunun için, ekilebilir toprakların koyun otlağı haline getirilmesi bunların sloganıydı” (Marx, 2000: 683)

bolsevik.org

Marksist Bakış

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!