/ Güncel / Maraş’tan Akdeniz’e Göçmen Krizi- Engin Kara

Maraş’tan Akdeniz’e Göçmen Krizi- Engin Kara

on 20 Nisan 2016 - 11:00 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Göçmen krizi”, son günlerde AB ile yapılan geri gönderme anlaşmasının yürürlüğe sokularak ilk göçmen kafilesinin Dikili’ye getirilmesi ve Maraş’ta Alevi bölgesine kurulması planlanan mülteci kampının medyaya yansımasıyla birlikte yeniden gündemin en üst sıralarına taşındı. Bu yazıda son yaşanan gelişmelere dair perspektifimizi ortaya koyarken, bir yandan da sosyalistlerin bu krizin neresinde durduğunu ve neler yapması gerektiğini ele almaya çalışacağız.

 GÖÇMEN KRİZİNİN TEMELLERİ1507849_528740900627088_8961829941249670775_n

Daha önce çokça ele aldığımız bu başlığı uzun uzadıya yeniden açmaya girişmesek de, son olaylar üzerine sağlıklı bir perspektif geliştirebilmek için, milyonlarca insanı “göçmen” haline getiren sürecin temel dinamiklerini irdelemekle işe başlamak gerekir. Zira beş yılı geride bırakan Suriye iç savaşının geçirdiği seyir 4 milyondan fazla Suriyeliyi yerinden etti, göçmen haline getirdi. Elbette uluslararası sahada göçmen sorunu ilk defa yaşanmadı. Suriye’deki savaştan önce de milyonlarca göçmen dünyanın dört bir tarafında benzer koşullara tabi durumdaydı. Suriye’deki gelişmeler ise bir anda milyonlarca göçmen yaratarak göç yollarında yığılmalara yol açtı. Hem Suriye ile sınırı olması hem de Avrupa’ya geçiş rotasının üzerinde bulunması nedeniyle, Türkiye göçmen akışının en yoğun olduğu ülke olarak özel bir konuma sahip oldu. Hâlihazırda resmi rakamlara göre Türkiye’deki Suriyeli göçmen sayısı 2 milyonun üzerinde. Gelelim milyonlarca Suriyelinin bir anda neden göç etmek zorunda kaldığına.

Suriye’de 2011’de Esad’a karşı başlatılan gösteriler, emperyalist müdahalelerle büyütülen bir iç savaşa dönüştürüldü. Bu iç savaşın dinamiklerini oluşturan etnik-kimliksel çatışmaların yol açtığı katliamlar bugünkü göç krizinin zeminini oluşturdu. Bu durum, bölgeye müdahale zemini yarattığı müddetçe emperyalizmin çıkarına gelişti. “Muhalefet” üst başlığı altında desteklenen silahlı güçler arasından radikal İslamcı unsurlar zamanla ön plana çıktı. İslamcı gruplar arasında ise baş aktör, süreç içerisinde IŞİD oldu. Nihayetinde Suriye (ve Irak ve giderek artan oranlarda Türkiye’nin sınırları ve meydanları) bütünüyle katliamlar ülkesine dönüştü. Mevcut durumda, Suriye’deki bütün yıkımın temel sebebini emperyalist kapitalizmin Ortadoğu politikaları oluşturuyor. Sorunun kaynağını buradan tespit ettikten sonra, şimdi güncel gelişmelere gelebiliriz.

AB-TÜRKiYE PAZARLIKLARI

Bu yılın başlarından itibaren son şeklini almaya başlayan AB ile Türkiye arasındaki pazarlıklar sonucunda imzalanan protokole göre Yunanistan’dan Türkiye’ye ilk geri dönüşler 4 Nisan’da başladı. Yapılan anlaşma uyarınca AB sınırları içerisine kaçak yollarla giren göçmenler Türkiye’ye geri gönderilecek. Şunun altını çizmek gerekiyor; emperyalizmin Ortadoğu’da bizzat kendi elleriyle yarattığı yıkımdan kurtulmak için çatışmalardan uzak ve geçim şartlarının görece daha iyi olduğu Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenlerin önü, yine Batılı devletlerce örülen duvarla tıkanmış durumda. Yasal göç imkânlarının gitgide daraltıldığı Avrupa ülkeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi kendi temel insan hakları belgelerini dahi hiçe sayarak, fiilen göç akışını engelleyecek önlemler almakla meşgul.

Bu koşullar altında Avrupa hayali kuran göçmenlere tek çıkış olarak “kaçak” yollarla AB sınırlarından içeriye girmek kalıyor. Sonuçta ise döngü şu şekilde kısırlaşıyor:

1) Emperyalist sistem Ortadoğu’yu yıkıma uğratıyor.

2) Ortadoğulular Batı’ya göç etmeye çalışıyor.

3) Batı bütün yasal yolları kapatıyor.

4) Ortadoğulular kaçak yollarla Batı’ya ulaşıyor.

Ve nihayet;

5) Batı, kaçak göçmenleri yeniden yolun başlangıcına, yani Avrupa sınırlarından bir önceki durağa, yani Türkiye’ye geri gönderiyor!

10690265_420662091474748_8923104669702344372_n

AB ile Türkiye arasında anlaşma öncesinde yürütülen pazarlıkları hatırlayalım. Türkiye’ye göçmenleri geri alması
karşılığında 3 milyar Euro ve Türkiye vatandaşlarına Avrupa’da vize muafiyeti vaat edilmişti. Böylece de Avrupa ülkeleri kendi sınırlarını “sterilize edecek” ve göçmen akışından kurtulacaktı. Bu pazarlığı daha önceki yazılarımıza şöyle duyurmuştuk: “Ne pazarlık ama! Para ve vize muafiyeti karşılığında Akdeniz’e dikenli teller örmek! Yapılan anlaşmanın Türkiye için anlamı, tüm bunların gerçekleştirilebilmesi için Avrupa tarafından verilecek olan siyasi ve maddi destek. AB ise söz konusu anlaşma aracılığıyla, üye ülkelere yaşanan göçmen akışını durdurabilmeyi hedefliyor. İki taraf için de kirli çıkarlar söz konusu.” Türkiye tarafının pazarlıklara tepkisi ise gözü doymayan çocuk şımarıklığında olmuştu. RTE, AB temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde “İki yıl için 3 milyar Avro verecekseniz, konuşmaya gerek yok.” şeklinde çıkışlar yapmıştı.

Geçtiğimiz haftalarda Avrupa’da görüşmeleri sürdüren Davutoğlu ise 3 milyar Euro daha ek hibe kazanabilmek için “Kayseri pazarlığını” ilerletmekle meşgul olmuştu. Pazarlıkların sonucunda vize vaadiyle oyalanan Türkiye, göçmenleri geri almak üzere ikna edildi ve Yunan adalarından yola çıkan ilk göçmen kafileleri Türkiye’ye gönderilmeye başladı.

YUNANiSTAN’DAN GERi GÖNDERMELER BAŞLADI

Midilli Adası’nda bulunan kaçak göçmenlerden oluşan ilk kafile 4 Nisan Pazartesi günü Türkiye’ye yollandı. Geri gönderilen göçmenler Dikili’de kurulan çadırlara yerleştirilmeye başlandı. Ancak Yunan adalarında bulunan göçmenlerin geri göndermeye direnmesi ve yasal mülteci başvurusu yapmaları nedeniyle (yasal mültecilik başvurusu geri göndermeyi başvurunun sonuçlanmasına kadar geciktiriyor) Yunanistan henüz ikinci günde geri göndermeye ara vermek zorunda kaldı. Geri gönderme meselesini iki yönlü ele almak gerekiyor. Birincisi göçmenlerin geri gönderme sonucu maruz kalacağı koşullar; ikincisi ise geri göndermeye karşı hem Yunanistan hem de Türkiye tarafında bölge sakinlerinin tepkileri.

Göçmenlerden başlayacak olursak, geri gönderme uygulamasının anlamı, binlerce göçmene mezar olmuş Akdeniz sularını hiçbir güvenlik önleminin olmadığı botlarla kaçak olarak geçmeyi göze almış insanların, bu defa yoğun güvenlikli feribotlarla başladıkları yere geri dönmesi olarak karşımıza çıkıyor. Avrupa’ya ulaşmak için tek umut olan kaçak yollarda ölümü göze alan ve şansları yolunda giderek Avrupa topraklarına ulaşabilen binlerce insan, geri gönderme uygulamasıyla birlikte bütün yolu gerisingeri dönecek. Yani göçmenler için elde var sıfır. İkinci ve daha tehlikeli mesele ise göçmenlere karşı Akdeniz’in iki yakasında da kaynamaya başlayan milliyetçi dalga. Yunan adalarından zorla feribotlara bindirilerek Türkiye’ye gönderilmek isteyen göçmenlerin direnişine karşı ada sakinleri çeşitli tepkiler gösterdi. Geri göndermeye direnen göçmenler, Yunanistan vatandaşlarının hakaretlerine maruz kaldı. Denizin bu yakasında ise yine benzer bir tablo karşımıza çıktı. Türk bayraklı bir grup, gerçekleştirdikleri protestolarda milliyetçi bir eğilimle göçmenler için kurulacak çadırlara karşı çıktı; bölgenin dokusunun ve turizmin olumsuz etkileneceğini dile getirdi. Ortaya çıkan tabloda, göçmenler adeta Akdeniz’in sularına hapsedilmek isteniyor.

Baştan itibaren hızlı bir özet yapalım. Emperyalist politikalar göç krizini ortaya çıkardı. Yine emperyalist politikalar, kendi topraklarından göç etmek zorunda kalanların gidebilecekleri her yöne duvarlar ördü. Ve sonuçta göçmenlerin ne kendi topraklarında, ne ilk kaçtıkları Türkiye’de, ne de ulaşmak istedikleri Avrupa’da barınma imkânları neredeyse kalmadı. Göçmenleri kimse istemiyor! Açıkça belirtmek gerekiyor ki yaşam umutlarıyla göç etmek zorunda kalanlara kapıları kapatmaya çalışmak alabildiğine gerici bir yaklaşımdır. Göç krizi bir kez ortaya çıktığında, toplumun ayrıcalıklara sahip olmayanlarından oluşan her kimlikten milyonlarca insanın tek umudu, “göçmen karşıtı gösteriler” değil, kardeşlik gösterileri yapmaktır.

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ: MARAŞ GERİLİMİ

ImageHandler

Dikili’de yaşananların yanında son günlerin bir diğer sıcak olayı da Maraş’ta Alevi yerleşkelerinin yakınında kurulması planlanan göçmen kampı oldu. AKP Hükümeti, 18 bin 500 Suriyeli sığınmacının barındığı çadır kentin, Alevilerin yoğunlukta olduğu Sivricehöyük Mahallesi’ne yapılacak konteyner kente taşınmasını kararlaştırdı. Bu karara karşı bölge halkı ve Alevi dernekleri, kurulacak kampın cihatçıları barındıracağı endişesiyle direnişe geçti. Çeşitli basın açıklamalarıyla, planlanan kamp alanının Alevilerin yoğun yaşadığı bölgenin yakınlarında kurulması durumunda, etnik temelli saldırıların ortaya çıkabileceği ve bunun büyük bir tehlikeye dönüşebileceği vurgulandı. Hafta sonu kamp planına karşı gerçekleştirilen mitinge ise jandarma saldırısı gerçekleşti. Maraş meselesinde hassas bir hat örgütlemek gerekiyor.

Teslim etmek gerekir ki bölgede kurulacak bir kampta cihatçıların cirit atacağı ve orada yaşayan Alevi yurttaşlara yönelik saldırı girişimlerinde bulunacaklarına dair endişelerin haklılık payı oldukça yüksek. Hele ki Maraş katliamının anıları bölgedeki Alevilerin zihninde hala yerini korurken, AKP’nin Alevilere yönelik baskı ve sindirme politikaları alabildiğine devam ederken bu endişelere kapılmamak mümkün değil. Ancak bölge halkınca yapılan açıklamalarda da dile getirildiği gibi, cihatçıların dışında kalan geniş göçmen kitleleriyle düşmanlaşmamak gerekiyor. Dikili’de yapılan protestolardaki gibi “bölgenin dokusu” gibi bahanelerle göçmenlere karşı alınacak en ufak bir tavır, Alevi kitleleri de milliyetçi-etnik gerilimlerin bir tarafı haline getirebilir. AKP tarafından koruyup kollanan cihatçı gruplara geçit vermemek, sadece bölgedeki olası provokasyonlara karşı değil, Türkiye’nin bir “katliamlar ülkesi” olmasına karşı da bir mücadele anlamına gelecektir. Öte yandan bu mücadele hattının güç kazanabilmesi de halkların kardeşliği ve eşitliği temelinde Ortadoğu’daki kimliklerin kaynaşmasından

ve birlikte mücadele vermesinden geçiyor. Dolayısıyla burada bayraklaştırılacak sloganın “göçmenlere kapımız açık, cihatçılar defolun” olması gerekir. Burada bir sonraki başlığa giriş mahiyetinde, Alevi yurttaşlara hitaben birkaç söz söylemek anlamlı olacaktır. Sadece Maraş’ta değil, ülkenin her tarafından cihatçı terörün en açık hedeflerinden biri olan Alevilerin, bu tehlikeye karşı mücadele etmesi adeta bir yaşam kavgası niteliğindedir. Dolayısıyla Alevi gençliği ve emekçilere düşen görev, sadece Maraş’taki tehlikeyi değil, Ortadoğu’nun her yanındaki yangını ve yıkımı yaratan emperyalist ilişkilere karşı örgütlü bir mücadele vermek olacaktır. Aleviler, kendi can güvenliklerini kalıcı olarak sağlamak için bile, bu sistemin çarklarını yıkmak, AKP’yi ve bir bütün olarak kapitalist sistemi devirmek zorundadır.

SOSYALİSTLER BU KRİZİN NERESİNDE?

Türkiye açısından bu soruya olumlu içerikte bir cevap vermek pek mümkün görünmüyor. AKP’nin Suriye’deki emperyalist hamlelerine karşı politik bir mücadele hattı örmek konusunda bile cılız kalan sosyalist sol, bugüne kadar ülkedeki göçmenleri de kapsayacak şekilde farklı kimlikleri sınıfsal temel üzerinde bir araya getirmek için kayda değer bir faaliyet gösteremedi. Ülkede bulunan yüzbinlerce Suriyelinin çıkışsız ve umutsuz kalmasına karşın, sosyalistlerin göçmenlere yönelik pek bir çabası olmadı.

Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin yaşadığı sıkıntılar bir kenara bırakılsa bile, yüzbinlerce Suriyeli bugün artık
Türkiye’de uzunca bir süre için kalıcılaşmış durumdadır. Ucuz emek gücü olarak sermaye tarafından yoğun bir sömürüye maruz kalan Suriyeli göçmenler, Türkiye’de kapitalist çarkların daha hızlı ve daha ucuza dönmesini sağlamaktadır.

Bugün artık Türkiye’de işçi sınıfının azımsanamayacak bir kesimi Suriyeli göçmenlerden oluşmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre Şanlıurfa’daki işçilerin %27’si Suriyeli. “Suriyeliler Kilis nüfusunun %50’den fazlasını, Şanlıurfa nüfusunun %25’ini ve Gaziantep nüfusunun %22,5’ini oluşturmaktadır.” Yine İstanbul, Ankara, İzmir gibi merkezi kentlerde de büyük nüfuslarda Suriyeli barındırmaktadır.

Bu rakamlar Suriyeli göçmenlerin artık Türkiye nüfusunun ve işgücünün ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Üstüne bir de kayıt dışı çalışma, düşük maaşlar, yüksek çalışma saatleri gibi noktaları da düşünürsek, “göçmen işçiler”in sorunları çığ gibi büyümektedir.

Türkiye’deki sosyalistlerin bugün önündeki görevlerden birisi de, bu koşullar altında göçmen işçileri de hedef kitlesine katabilmektir. Sömürüyü en yoğun yaşayan kesimlerden biri olarak göçmenler, emek harcanan çalışmalar sonucunda devrimci saflara kazandırılabilecektir. Sözgelimi Yunanistan’da göçmenler radikal solun tabanındaki dinamiklerden biri olmayı başarabilmiştir, tabi bu durum Yunanistan’daki sosyalistlerin göçmenlerin sorunlarına yönelik ilgi duymaları ve çaba göstermeleriyle gerçekleşmiştir.

Çok da kolay olmayan bu görevin, şayet uzun soluklu bir devrimci mücadele öngörülüyorsa, başarıyla tamamlanması gerekmektedir. Gittikleri her ülkede milliyetçi politikaların ana hedeflerinden biri olan göçmenlere sosyalistlerin el uzatması durumunda hem milliyetçi baskıların önü alınabilecek, hem milyonların içine düştüğü umutsuzluğa karşı yeni bir umut ortaya çıkabilecek, hem de etnik çatışmalarla yoksulları-emekçileri birbirine kırdırmaya çalışan devlet politikalarının önü alınabilecektir. SONUÇ Türkiye özelinde göçmen krizi tek yönlü ve durağan olarak algılanamaz. Bir tarafta yoksulluktan, savaştan, yıkımdan kaçan milyonlarca göçmen, diğer tarafta ise “göçmen” kitlesi arasında yer bulan fakat AKP tarafından da ihya edilen cihatçı çeteler.

Bir tarafta yaşamak için asgari düzeyde bile olsa acil tedbirlere ihtiyaç duyan yoksullar, diğer tarafta yaşama dair ne varsa düşman olan, katletmek isteyen barbar gruplar. Bu tabloda öncelikle sosyalistlerin göçmenlere ilişkin politik bir perspektif geliştirmesi ve göçmenlere yönelik faaliyet göstermesi gerekmektedir. Burada örgütlenecek politik hattın ise tekrar vurgulamak gerekirse hassas olması önem taşıyor. Bahsedilen hassaslık, Suriye’den Türkiye’ye gelen ve hükümet tarafından desteklenen cihatçı gruplara geçit vermeyen, ancak yoksulluk ve geleceksizlik çıkmazında bulunan göçmenlere kardeşçe yaklaşan bir perspektife sahip olmaktır. Göçmen kitlelerin geçimlerini sağlamak isterken daha yoğun çelişkilere maruz kalması, onları kapsayabilen bir devrimci mücadelenin dinamik bir unsuru haline getirebilecektir.

bolsevik.org

Marksist Bakış

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!