/ Devrimci Perspektif / “Piyade”lerin Öyküsü| Derya Koca

“Piyade”lerin Öyküsü| Derya Koca

on 8 Temmuz 2015 - 14:04 Kategori: Devrimci Perspektif, Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dünyanın dört bir yanında iç savaşlar, açlık ve yoksullukla boğuşan milyonlar var.Yanı başımızda Suriye’de kitlesel katliamlarla süregiden bir iç savaş, Afganistan’da uzun yıllardır devam eden çatışma. Güney Asya’da emeği sudan ucuz yoksullukla boğuşan milyonlar. Etnik gırtlaklaşmanın açlıkla katmerlenmiş hali ise kara kıta Afrika’yı yiyip bitiriyor. Tüm bunlar emperyalist kapitalizmin bir nevi olağan seyri diyebiliriz. Öldürmeden ve sömürmeden yaşayamaz. Ancak insanlık da bu koşullar altında yaşayamıyor. Her yıl milyonlarca insan daha iyi bir hayat ya da en basitinden bir yaşam güvencesi için “umuda yolculuğa” çıkıyor. Göçmenlik, dünyanın her yanı iç savaşlarla kaynarken son birkaç yılda daha da trajik bir olgu halini aldı.

2000 Feature Photography Pulitzer Prize REUNIONMay 3, 1999 Kosovar refugee Agim Shala, 2 years old, is passed through the barbed wire fence into the hands of grandparents at the camp run by United Arab Emirates in Kukes, Albania. The members of the large Shala family were reunited here after fleeing Prizren in Kosovo during the conflict. . (The grandparents had just crossed the border at Morina). The relatives who just arrived had to stay outside the camp until shelter was available. The next day members of the family had tents inside. The fence was the scene of many reunions. When the peace agreement was signed, they returned to Prizren to find their homes only mildly damaged. There were tears of joy and sadness from the family as the children were passed through the fence, symbolic of the innocence and horror of the conflict.

3 Mayıs, 1999
2 Yaşındaki Kosovalı mülteci Agim Shala,

Sınırlar ve Özgürlük

Göçmenlik olgusunun tarihi, modern devletin ve yurttaş kavramının oluşmasına dayanmaktadır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren burjuvazinin kendi iç pazarı olan ulus devletlerin inşası yurttaşlık ve ulusun ortaya çıkmasına sağlamıştır. 1848 burjuva devrimlerinde tarihsel olarak ilk ve son devrimci rolünü oynayan burjuvazi mutlak monarşiye karşı savaşım verirken özgürlük talebi ile mücadelesini kitlelere mal etmişti. Burjuvazinin öncülüğünü yaptığı bu yeni toplumda insanın doğal hakları arasında sayılanlar yaşama, mülk edinme, seyahat özgürlüğü idi. Bugünün dünyasına geldiğimizde, en temel insan hakları da dahil olmak üzere mülk edinme dışında (ki bu da kendi içinde çelişkiler taşır) burjuvazinin özgürlük adına hiçbir iddiası kalmamıştır. Yaşamak için akın akın ülkelerinden kaçan ya da faili meçhullere hatta polis infazlarına yeterince aşina bir coğrafyada yaşayan insanlar olarak bu gerçeklikle her gün bir kez daha yüz yüze geliyoruz.

Ulus devletlerin icat ettiği ulus kavramı burjuva demokrasisinin güdüklüğü etrafında birtakım iddialara sahip. Burjuvazinin her anlamda iç pazarı olan ulus devlette ulus “yerli” olandır. Ulus dışındakiler ise yabancı.Yani gezegene sınırlar çizen anlayışa göre ulus devlet, hakimiyet alanı kapitalist üretim için gerekli koşulları yerine getirmek üzere her türlü baskı aygıtını devreye sokan ve bu üretim alanının olduğu sınırları korumakla mükellef bir aygıttır. Ulus denilen çoğunluğu emekçilerden oluşan nüfus, emek pazarıdır. Yeniden üretilmesi için ulus fikri etrafından koşullarına razı edilerek motivasyonu sürekli kılınmalıdır. Bu yüzden yerli ve yabancının sınırlarının net çizilmesi gerekir. Göçmenlerin sınırlanması bir yanıyla “ulusun” “yabancılardan” ayrışması görevini görür. Olgunun diğer bir yanı da her koşulda çalışmayı kabul etmek zorunda kalan göçmen (özellikle de kaçak göçmenlerin) işçilerin ucuz işgücü olarak varlığının patronlara büyük bir kar sağlamasıdır. Bu çarkın işleyebilmesi için de

göçmenlerin yurttaşlık haklarından mahrum edilerek korkunç yaşam koşullarına maruz kalması ve en kötü işleri en ucuza yapmak zorunda olması gerekir. Eğer devletler kapısını çalan her göçmene tüm yurttaşlık haklarını verirse bu mekanizma tamamen ortadan kalkacaktır; bu yüzden de her zaman sınırlandırılması gereklidir. 1851’den bu yana da pasaport uygulamaları ile ülkelere giriş çıkış sıkı sıkıya denetlenmektedir. Yani hal böyle olunca seyahat özgürlüğü kuşa dönmektedir. Yoksullar için pasaport ve vize işlemleri bile oldukça maliyetli hale getirilir, yaşanılan ülkeye geri dönmek için teminat niteliğinde belgeler göstermek gerekirken özgürlükten bahsetmek gerçekten komik oluyor. Kaldı ki göçmenlerin yabancı bir ülkede çok uzun yıllar hiçbir hakkı olmaksızın yaşayıp yurttaşlığa kabul edilmediği durumlar da çok sıradan bir hal almış durumda. Sermayenin emek mobilizasyonuna ihtiyacı var; ancak bunu kontrol etmek de istiyor. O yüzden yurttaşlığa alınacak nüfus sınırlandırılıyor,göçmen politikaları her geçen gün sertleşiyor, sınırlar daha sıkı denetleniyor. Bu durumda ülkenizdeki katliamdan kaçmak zorunda olmanız ya da işsizlikten kıvranmanız bir değer taşımıyor.

Diğer yandan sermayenin mobilizasyonu ve dolaşım özgürlüğü önünde hiç de engel yok. Hatta devletler zenginlere para karşılığı yurttaşlık satıyor. Haklar, parayla satın alınıyor. Mesela Malta 650 bin Euro, Almanya 250 bin Euro gibi uçuk rakamlara, ABD 1 milyon dolarlık şirket kurmak karşılığında kapılarını sonuna kadar açabiliyor. Zenginlerin dünyasında sınırlar yok!

 

Hafif Piyadeler

Marks, Kapital’de göçmen işçiler için “sermayenin hafif piyadeleri” der. Piyadeler savaşta düşmanla en çetin koşullarda savaşan ve en önde feda edilen askerdir. Fetihler ve alan kontrolü piyadeler olmadan mümkün olmaz. Göçmen işçiler de tıpkı piyadeler gibidir. En kötü koşullarda çarpışmaya hazır, her türlü iş cinayetine kurban giden, sürülen ağır sömürü altında feda edilendir. Sermayenin piyadeleri,bugün hiç olmadığı kadar kalabalık. Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göçmen trafiğini yaşıyor. Çünkü Ortadoğu, Asya, Afrika, Doğu Avrupa… iç savaşlarla,katliamlarla ve yoksullukla boğuşuyor. Afganistan, Suriye, Irak, Myanmar, Kenya, Ukrayna, Libya, Yemen gibi ülkelerde emperyalizmin eliyle yaratılan kitlesel kıyımlardan kaçan insanlar umuda yolculuk için Avrupa’ya ulaşmaya çalışıyor.

Pakistan, Çin, Bangladeş, Sri Lanka gibi yoksul Asyalılar akın akın yeni bir hayat için çok tehlikeli yollardan geçmek zorunda kalıyor. Ancak bugün gelişmiş dünyanın kapıları bu nüfusa kapatılıyor. Emperyalizm, kendi yarattığı cehennemden kaçan yoksul insanları gelişmiş şehirlerinde istemiyor.

11419963_10153519684717189_27959188_n   Yaşamak için ölümü göze alanlar şans eseri kurtulurlarsa yarı açık cezaevlerine benzer kamplarda korkunç koşullarda yaşamaya mahkum ediliyor. Sınır dışı edilmek ya da sınırlarda öldürülmek de oldukça sıradan bir hikaye. Bir şekilde sınır geçildiğinde ise merdiven altında ölesiye çalışmak, fuhuş,uyuşturucu gibi insanlık dışı şekillerle hayatta kalmak, iş cinayetlerinde topluca ölmek…

Ancak varlıkları bile sermayenin çok işine geliyor. Göçmen işçi çalıştırmanın, tarihsel olarak, kapitalist birikim açısından yerine getirdiği birtakım ekonomik, sosyal ve politik işlevler bulunmaktadır: Ücretleri düşürmek, yerli işgücü üzerinde baskı kurmak, korumasız, esnek ve uysal bir işgücü kaynağı sağlamak, emeğin yeniden üretim maliyetini düşürmek ve hepsinden önemlisi işçi sınıfını kendi içinde yerli, yabancı ya da ırksal, etnik köken, din gibi özellikler temelinde- bölmek gibi. Bir göçmen ülkesi olan ABD’de 2000 yılında 7 milyonu bulan kaçak göçmen sayısı bugün12 milyona yükselmiş bulunuyor. Avrupa’da ise 1990’ların sonunda 3 milyon kaçak göçmen varken şu an Avrupa Birliği’ne yılda yaklaşık 500 bin kişi kaçak yollardan giriş yapıyor. AB’de 2008 krizi sonrası bu büyük nüfusa karşı yönelen tepkiyi örgütleyerek yükselişe geçen ırkçı partilerin varlığı, AB parlamentosunda ulaştığı tarihsel sandalye sayısı da bir başka tehlikeye işaret etmekte.

Neoliberal model, yani piyasa merkezli toplum modeli her şeyin metalaştığı,emekçilerin örgütsüz ve güvencesiz çalıştığı vahşi bir sömürü rejimini dayatıyor. Esneklik ve emek mobilizasyonu bu nedenle göçmen işçileri daha önemli hale getiriyor. Çok ucuza çalışan ve hiçbir hak talep edemeyen göçmen işçiler belli haklara sahip işçiler yerine patronlar tarafından özellikle emek yoğun işlerde tercih ediliyor. Ve o kayıtsız binlerce işçiden ancak bir iş cinayetinde katledildiğinde ya da daracık bir evde onlarca kişi ölü bulunduklarında haberdar olunuyor.

Bu döngüyü Avrupa’daki kaçak göçmenlerin Barselona’sını anlatan Biutiful adlı film oldukça çarpıcı bir sahneyle özetliyor. Kaçak işçilerden para kazanan Uxbal Çinli işçileri işe alması için bir şantiye şefine ısrar eder. Şef, “Daha önce bir inşaatta çalıştılar mı? Bu maliyetleri düşürmeye hiç yardımcı olmuyor” der. Uxbal’ın cevabı ise şöyledir: “Maliyetler… Alternatifin, inşaatta çalışmak için sendikalı işçi bulmak da olabilir değil mi? Bunun hesabını yaptığın zaman beni ara.”

Umut: Avrupa

Ortadoğu ve Kuzey Afrika hepimizin bildiği gibi bilhassa son birkaç yıldır artan bir şekilde kitlesel kıyımlara sahne oluyor. Suriye’deki selefi katliamlarından kaçan milyonlarca insan Lübnan ve Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Afganistan’da devam eden iç çatışma, Libya’yı kan gölüne çeviren emperyalist savaş; Arakan’dan kaçan Müslümanlar, açlıktan kaçan Afrikalı halklar, yoksulluktan kurtulmak için yollara düşen Güney Asyalılar… Ülkelerinden kitlesel biçimde göçenlerin en yakın hedefiyse Avrupa.

Avrupa’ya Türkiye gibi üçüncü ülkeler üzerinden geçiş yapıyorlar. Suriye savaşından önce Türkiye’den geçiş yapan 11262938_10153519684702189_1490451583_ninsan sayısı yılda en az yüz bin kişiydi.AB egemenleri aslında kendilerinin sebep olduğu bu büyük göç dalgasını durdurmak için çok büyük çapta önlemler almaya başladı. AB’ye giriş kapıları görevini gören İtalya, Malta, İspanya gibi deniz ülkeleri açık denizlerde adeta insan avına çıkıyor. AB, bu ülkelere ortak alınan kararlar doğrultusunda tedbir alması için yüklü bir miktar para ödüyor. Bu ülkeler de bir üçüncü ülkeye işi havale ediyor. Mesela İspanya Fas’a, İtalya Libya’ya göçmenler için “durdurma” parası ödüyor. Göçmen politikalarını AB çıkarları doğrultusunda değiştirmesini istiyor. Bu ülkelere kurulan kamplarda göçmenler öldürücü koşullara mahkum ediliyor. Ancak Libya’da da savaş çıkması işleri kontrolden çıkardı AB için.

Bu nedenle son bir yılda Akdeniz üzerinden AB’ye giriş yapmaya çalışan kaçak göçmen sayısı hızla tırmandı. Tabii insan kaçakçıları da bu fırsattan istifade çok ciddi bir kısmı ölümle sonuçlanan yolculuklardan para kazanmak üzere kolları sıvadı. Önce açık denizde terk edilen teknelerde insanların ölmeleri beklendi. İbret-i alem olması için balıkçılara yardım etmelerini yasaklayan talimatlar verildi. Tekneler batırıldı. Gayrı resmi her türlü yoldan büyük cinayetler işlendi. Akdeniz, kızıla boyandı. Her renkten ve ulustan binlerce insanın mezarı olan Akdeniz açıkları hemen hemen her gün yeni bir ölüm haberi ile gündeme geliyor. Yüzlerce kişinin bindiği şişme bot, kayıkla da en iyi ihtimalle tekneler Akdeniz’de adeta ölüm saçıyor. Nisan, Mayıs ve Haziran ayları boyunca hava koşullarının iyileşmesi ile birlikte yoğunlaşan göçmen trafiği ölüm haberlerinin sıklığını da arttırdı. Hemen her gün kitlesel ölüm haberleri geliyor. Sadece 3-4 Mayıs’ta İtalya’nın Sicilya açıklarında 6 bin göçmen denizden kurtarıldı. 5 Mayıs’ta 40 göçmen denizde öldü. Ölenlerin, Arakanlı Müslümanlar oldukları ve ölenlerin bir kısmının teknede kıt miktarda bulunan yiyecek ve su için kavga sonucu yaşamını yitirdiği öğrenildi.

11358775_10153519684692189_1742585130_n Birleşmiş Milletler’in 2015 yılına ait açıkladığı rakam dudak uçuklatıyor: 2015’in ilk 6 ayında 100 bini Akdeniz üzerinden olmak üzere 103 bin göçmen Avrupa’ya ulaştı. (54 bini Libya’dan İtalya’ya, 48 bini ise Yunanistan’a giriş yaptı.) Sadece Yunanistan’a günde ortalama 600 göçmen ulaşıyor. Ölüm oranları işin asıl trajik boyut: 6 ayda 1800 göçmen Akdeniz’de yaşamını yitirdi. Bunların 800’ü sadece Nisan ayına ait.

AB egemenleri duruma el koymak için 18 Mayıs’ta, EUNAVFOR Med Operasyonu’nu kabul etti. Bu operasyona göre savaş uçakları ve gemileri Akdeniz’de adeta insan avına çıkacak, kaçak göçmen taşıyan teknelerin hareket ettiği kıyılara kadar uzanıp tekneleri yok edebilecek. Kısacası AB, ölümden ve savaştan kaçanlara savaş gemileriyle savaş açmış durumda.

Göçmenlerin Türkiye’si, Türkiye’nin Göçmenleri

Türkiye, Ortadoğu’nun Avrupa’ya açılan kapısı olarak işlev görüyor. İran’dan gelen sığınmacılar ile Suriye’den gelen 2 milyon göçmen Türkiye’de tamamen keyfe keder koşullarda yaşamaya mahkum ediliyor. Afgan, Gürcü, Rus, Azeri, Ermeni, Türkmen, Çinli yüzbinler Türkiye sermayesinin cephesine piyadelik yapıyor. Bu savaş tablosu, kimi zaman AB hikayesinden daha derin bir dramı gösteriyor.

Suriyeli yaklaşık 2 milyon insanın ise bir yasal statüsü dahi bulunmuyor. Suriyeliler özel olarak oluşturulan “misafir” ve “geçici koruma” adı verilen pozisyonda, hiçbir hak sahibi olmadan yaşıyorlar. Sonuç sokaklarda dilenen çocuklar, yok pahasına çalışan erkekler, satılan ve fuhuşa sürüklenen kadınlar. Suriyelilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde şimdiden tehlikeli bir kutuplaşma zeminine işaret eden ırkçı saldırılar yaşanmaya başladı. İş bulamayan Türkiyeli işçiler bu “yabancılara” tepki duyuyorlar. İstanbullu bir ayakkabı işçisi durumu şöyle özetliyor:

2_bin_500_suriyeli_turkiye_sinirinda_h1771   “Suriyeliler İstanbul’a geldiklerinden bu yana iş bulamıyoruz. Biz ayakkabının çiftini 7,5 TL’den üretiyorduk. Bizden üç kat daha düşük paraya çalıştırıyorlar. 2,5 TL’ye ayakkabı yaptırıyorlar. Durum böyle olunca birçok kişi uzun süredir iş bulamıyor.” Batman’daki Suriyeli göçmenler de ülkenin geri kalanına göre daha kötü. Aylık 400 TL’ye çalışmaya zorlanıyorlar.”  Bu ahval, işçi sınıfının zamanla Suriyelilere yönelik öfke biriktirmesine sebep olabilecek, kriz zamanlarında ise ırkçılığa varabilecek bir eğilimi işaret etmesi açısından önemlidir. Suriyeli göçmenlerin Türkiye toplumunda geçici görülüp, siyasi malzeme olarak kullanıldıkları günler geçince “unutulmaları” bu sorunun boyut atlamasına sebep oluyor. Bir gün geri gideceği düşünülen milyonlarca yoksul insan hiçbir hukuki güvencesi olmadan, çalışma izni olmadan,sağlık hizmeti dahi göremeden en kötü koşullarda yaşıyor.

Bu sorun, çok geçmeden Türkiye’de ciddi bir insanlık dramına sebep olacaktır. IŞİD’den kaçarak Türkiye’ye sığınan insanlar ikinci bir savaşın, hayatta kalma savaşının ortasındalar ve geri dönme koşullarının, halen mezhepçi katliamlar devam ederken, oluşmasının çok kolay olmadığını da eklemeliyiz. Diğer yandan ise cihatçı çetelerin verilen lojistik destek ile nasıl el üstüne tutulduklarını da biliyoruz.

 Sonuç

Emperyalist kapitalizm doğası gereği dünyanın her noktasına yayılan yoksulluk ve savaşlar ile insanlığın doğrudan varlığına yönelen en büyük tehdit. Ülkesindeki tehditlerden kaçmak zorunda kalan milyonlarca göçmen ise bu bataklıklarda kalması istenen birer kurban olarak görülüyor. Yaşama şansı bulabileceğini düşündüğü her yere yönelen göçmen orduları dünya işçi sınıfının en kötü koşullarında çalışan kesimini oluşturuyor. Göçmen işçiler patronların sadece düşük maliyetli emek gücü değil, emekçi sınıfları ırkçı reflekslerle bölerek sınıf mücadelesinin önüne çekilen set olarak kullanılıyor.

Dünyayı sınırlara bölen anlayış aynı dünyaya savaşları reva gördüğü sürece Akdeniz’den ölüm haberleri kesilmeyecektir. IŞİD gibi unsurları egemenlik alanlarını genişletmek için kullanmaktan çekinmeyen egemenlerin göçmen yoksulların geleceğini düşünmesi ya da bir olgu olarak göçmenliğin ortadan kalmasına dair bir adım atması mümkün değildir. Sorunu yaratandan çözüm beklenemez. Çözüm tüm emperyalist savaşları ve yoksulluğu bitirecek olan son savaşta: sınırsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya için devrim kavgasında.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!