/ Güncel / Sağımız Pek Selamet Değil | Caner Fayza

Sağımız Pek Selamet Değil | Caner Fayza

on 3 Mayıs 2017 - 14:34 Kategori: Güncel, Tarih
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sosyalist hareketin kavgası, sağıyla da “sol”uyla da burjuva siyasetin her kanadına karşı mücadele etmek, emek düşmanı ve sömürü taraftarı siyaseti mağlubiyete uğratmaktır. 1908 sonrası ağır aksak da olsa on yıl süren çok partili düzen, 1946’ya kadar süren uzun bir periyodun ardından yeniden hayata geçti ve Türkiye burjuva siyaseti bazı dönemsel değişimler haricinde Cumhuriyet Halk Partisi ile merkez sağ partiler arasında bir pin-pon müsabakasına dönüştü ya da bir başka deyişle 1970’ler hariç CHP adına mağlubiyetlerle dolu bir müsabakalar serisine. Sağ siyasetin onlarca yıldır hız kesmeden devam ettirdiği toplumun temel değerlerinin kesintisiz istismarı karşısında CHP’nin tek parti dönemi faaliyetleri karşı propaganda için bolca malzeme vermiştir.

Bu sayıdaki yazıda ise ortaya koymak istediğimiz asıl mesele, siyasal varlığını burjuva siyasetin her yönüne işlemiş olan ikiyüzlülük, riyakarlık, iftiracılık ve belden aşağı vurmayı kendi varoluş sebebi haline getirmiş olan Türkiye sağ siyaseti.

Amerika’nın İleri Karakolu

Osmanlı Devleti’nin en azından son 200 yıl boyunca yüzünü Batı’ya dönen devlet geleneği, Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Mustafa Kemal’in çok bilinen söylemiyle “muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşmak, başka bir deyişle “Batı’ya ayak uydurabilmek” son 200 yıldır devletin temel gayesi olarak var olmayı sürdürüyor. Tabi neticede mevzubahis olan kapitalist bir iktisadi ve siyasal sistemin inşasıdır. Alt yapısı laiklik ve demokrasinin sağlanması değil, Batı’nın “yararlı” tarafı olan kapitalizmin inşasıdır. 20.yy’ın denklemleri İkinci Dünya Savaşı’nı ve sonraki dünya konjonktürünü yarattığında Kemalist kadrolar denge politikası izlediler ve ardından Batı Bloğu’na kapağı atmakta tereddüt etmediler.

Bunun gerekleri de yapılmalıydı. Batı’nın efendisi ABD’nin bazı istekleri olacaktı. Batı Bloğu’nun en büyük meşruiyet kaynağı diktatörlüklere karşı “demokrasinin tesisi” olmuştur. Emperyalist savaşın bitiminden hemen bir yıl sonra, 1946’da, Türkiye bu koşullar dahilinde çok partili yaşama geçiverdi. Ama sosyalist partilere asla izin verilemezdi, açıldıkları gibi kapatıldılar.

Tabi burjuva cephede başka gelişmeler yaşanmaktaydı. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında emekçilerin haftanın yedi günü izinsiz olarak uzun saatler boyu çalıştığı, yoğun yoksulluğa karşın özellikle Hitler Almanyası’ndan gelen hibelerle patronların semirtilmesinin hızlandığı yaklaşık 6 yıllık dönem, 1940’lı yıllara kadar CHP’nin kanatları altında büyüyüp beslenen burjuvazi için büyük bir sıçrama tahtasına dönüştü. Artık kendi siyasi söylemlerini yansıtabilecekleri, Kemalist sivil-askeri bürokrasinin dar kalıplarından onları kurtarabilecek bir konjonktür gelişmişti.

Aydınlı büyük bir toprak ağası olan Adnan Menderes’in başını çektiği Demokrat Parti, CHP içerisinden koparak yükselen burjuvazinin ve toprak ağalarının ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Uzun yıllardır düştükleri ekonomik sıkıntılar ve siyasi baskılardan bunalan halkın önündeki tek alternatif olan DP, 1946’daki sopalı seçimi “mecburen” kaybetse de 1950’de 27 yıllık CHP iktidarına son verecekti.

Çok Partili Hayatın Başlaması

CHP’nin başladığı işi bitirmek adına Batı Bloğu ile tam entegrasyon adına hızla bloğun lideri Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru ilerleyen Menderes ve şürekası, Türkiye’den “küçük Amerika” yaratma hayalleriyle iktisadi yapıyı hızla liberalleştirip, hibeler, yardımlar ve büyük kredilerle hızlı ancak temelsiz bir ekonomik büyüme sağlayarak yerlerini sağlamlaştırdılar. Lakin hem bu yardımların karşılığı olarak, hem de gerçek müttefikliğin anlamı olan askeri ittifakın sağlanması adına NATO’ya (Kuzey Atlantik Antlaşma Örgütü) üye olmak için bir bedel ödenmesi gerekiyordu. Bu bedel Kore Savaşı’na (1950) katılarak ödendi. Savaşa katılan ve hayatını kaybeden bir çok askerin daha evvel adını bile duymadığı, dünyanın öbür ucundaki bir memleket olan Kore’deki savaşa, “komünizm tehlikesi”ne karşı mücadele için, toplamda 3 tugay asker gönderildi. Birçok asker tüfekler zamanında ulaştırılmadığı için Etimesgut’ta gerçekleştirilemeyen eğitimi gemide alarak savaşa doğru yola çıktı. Kayıp oranı ise %22 ile Batılı ülkelerin askerleri arasındaki en yüksek oran olarak kayıtlara geçti. Kısacası ABD’nin kanatları altına girmenin ilk bedeli yoksul Anadolu insanının kanıyla ödenmiş oldu. Aynı yıl Türkiye NATO’ya kabul edildi. Bu, hem “komünizm” tehlikesine karşılık Türkiye’nin ABD’nin “ileri karakolu” olmasının hem de ödenecek bedellerin başlangıcı oldu. Türkiye sağı ve Amerikancılık hastalığı çok uzun yıllar aralıksız devam edecekti.

Menderes döneminde daha sonralarda tekrarlanacak olan siyasi taktiklerin ilk örneklerini görebiliriz. İlk faaliyet olarak ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlayarak halkın dini duygularının okşanmasını sağlayan Menderes ve etrafındakiler, oldukça laik bir yaşam tarzına sahip olmasına rağmen, dini siyasetin bir parçası haline getirmeyi hiç ama hiç ihmal etmeyecekti. Başta Said-i Nursi olmak üzere bir çok cemaat ve tarikatın önü bu dönemde açıldı. Ancak sonrasında 2016 yılının Türkiyesi’nde yaşananlar kadar olmasa da karşılıklı çatışmaların yaşandığı bir süreçle aralarındaki ipler gerildi.

“Demokrasi” vaadiyle bir çok muhalif aydını da saflarına çekerek iktidara gelen DP’nin tek parti döneminde basında yoğun olarak yaşanan baskılara da son vereceği bekleniyordu. Böylelikle hem demokratikleşme havasıyla Batı’nın gözüne giriyordu, hem de eski rakibine göre kendi meşruiyetini arttırıyordu. Daha sonrasında çıkardığı af ile uzun yıllardır cezaevinde olan ve sağlık sorunları oldukça artmış olan Nazım Hikmet’i serbest bıraktı. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine Nazım Hikmet yurtdışına “kaçırıldı”. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu Nazım Hikmet’i Türk vatandaşlığından çıkaracaktı. DP’nin demokratik haklara tahammülü olmadığını zaman gösteriyordu. TKP’nin tamamıyla dağıtılması adına 167 üyesi 1951 Tevkifatı ile tutuklandı. Bu kişiler ağır işkencelerden geçtiler. Menderes’i eleştiren bir çok aydın bu dönemde cezaevini boyladı.

1954’e kadar süren birinci DP dönemindeki hızlı ekonomik büyüme, 1950’lerin ikinci yarısında hız keserken yaşanan ekonomik durgunluk, DP’ye karşı olan toplumsal desteği kırmaya başladı. Bu da DP’nin otoriterleşmesini beraberinde getirecekti. 1954’teki seçimlerde Kırşehir halkı, açık ara bir şekilde bir Kırşehirli olan Osman Bölükbaşı’nın partisine oy verince “özel” bir kanunla Kırşehir bir anda ilçe haline getirildi. CHP’nin birinci olduğu Malatya da ikiye bölünerek Adıyaman ili oluşturuldu. Menderes’in demokrasiden ne anladığı belli olmuştu. Menderes’in arkasındaki desteğin aşınmaya başladığı bir dönemde gidilen 1957 genel seçimlerinde daha oy verme işlemleri devam ederken radyondan DP’nin seçimi önde götürdüğüne dair açıklamalar yayınlanmaya başladı. Bir çok ilde seçime şaibeler karıştı. 1946 seçimlerinde seçimlere hile karıştırmakla suçladıkları CHP’den farkları olmadığını hızla ortaya koydular.

On yıllar boyunca “uzayan kuyruklar” edebiyatı yapılır, ama DP döneminde yaşanan kriz sırasında bir çok temel sanayi üretim malzemesinde yaşanan kıtlıklar, hep görmezden gelinir. Yine kıtlığın yaşandığı bir başka madde olan kağıt, devlet tarafından kısıtlı bir şekilde gazetelere gitmekteydi. Bu kağıtların dağıtımı da yandaşlar mı muhalif mi kıstasına göre yapılmaktaydı. Her dönemde varlıklarına alışkın olduğumuz yandaş kalemşörler ise nam-ı diğer Beyefendi’ye ihtiyaçlarına uygun rica mektuplarını yollayarak ödüllerini alıyorlardı. Baskılar dönemin sonlarında zirveye ulaştı ve fiilen CHP’nin kapatılması için girişimde bulunacak olan Tahkikat Komisyonu kuruldu. Baskılar ise cumhuriyet tarihinin ilk öğrenci gençlik eylemleri dalgasını başlattı. İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde başlayan eylemler sert polis saldırılarına sahne oldu. Ve yine cumhuriyet tarihinde ilk kez protestolar kana bulandı; İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz polis tarafından katledildi.

Kırat’a Süleyman Bindi

27 Mayıs 1960’da gerçekleşen darbe ile Menderes iktidardan indirildi ve idam edildi. DP baskısına karşı mücadele veren kesimler olan üniversiteleri ve sivil toplum alanını güçlendiren, siyasi iktidarın gücünü sınırlayan, Türkiye tarihinin en demokratik anayasası olan 1961 Anayasası, darbeciler tarafından hazırlandı ve referandumla kabul edildi. Darbecilerin niyetinden bağımsız olarak toplumsal muhalefet ve sosyalistlerin önü açılmıştı. Darbeden sonra siyasi konjonktür yeni baştan eski düzeniyle şekillenmeye başladı. DP’nin yerini Süleyman Demirel’in Adalet Partisi aldı, karşındaki 27 Mayıs destekli İsmet İnönü ve CHP’si ile rekabete başladı. Fakat 1961 anayasası ile ortaya çıkan özgürlükler yaklaşık 40 yıllık bir aradan sonra sol-sosyalist siyasetin aradığı alanı bulmasına olanak tanıdı ve Türkiye yeni bir dalgayla sarsılmaya başladı. Türkiye İşçi Partisi ve öğrenci gençliğin öncülük ettiği eylemler, 1968’de dünyada yaşanan hareketle birlikte zirveye ulaştı. Vietnam Savaşı’nda yaşanan katliamların dünyada harekete geçirdiği Amerikan emperyalizmi karşıtı hareket Türkiye’de de ciddi bir karşılık buldu.

Bu dönemde Kıbrıs sorunu üzerinden Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan gerilime son vermek adına ABD 6. Filosu Türkiye’ye geldi ve Dolmabahçe’ye demirledi. İktidardaki AP ise 6. Filonun ziyareti için İstanbul’daki eğlence mekanlarını hazır etmek, genelev duvarlarını boyatmak ve “komünizm” tehlikesini bertaraf etmekle meşguldü. Bir çok yerde ABD’li askerler sıkıştırılıyor, dövülüyor, oldukça güçlü gösterilerle 6. Filo protesto ediliyordu. 16 Şubat 1969 günü Taksim Meydanında büyük bir miting düzenlenmesi kararı alındı. Gösteri yapılmadan önceki günlerdeyse gerilim artmıştı, sağ basında sürekli olarak ölüm fetvalarıyla miting hedef gösteriliyordu. 14 Şubat’taki Cuma namazından sonra Komünizmle Mücadele Derneği ile Türkiye sağının neredeyse bütün bilinir isimlerinin tornasından geçtiği Milli Türk Talebe Birliği’nin öncülüğünde düzenlenen “bayrağa saygı” mitinginde halka iki gün sonra düzenlenecek olan 6. Filo’yu Protesto Yürüyüşü’nde “komünistlere gereken dersi vermek” üzere toplanma çağrısı yapıldı. Tarihe Kanlı Pazar olarak geçen mitingte 2 devrimci öğrenci bıçaklanarak öldürüldü. Sonraki gün gazetelerde yayınlanan fotoğrafta ise hayatını kaybeden Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklanma anını bir toplum polisinin (o dönemin çevik kuvveti) izlediği açıkça görülüyordu. Saldırı sonrası ise devrimci öğrencilere saldıran kitle Dolmabahçe’ye inerek 6.Filoyu kıble yaparak namaza durmuştur.

Yükselen devrimci hareketin önünü kesmek adına 12 Mart 1971’de yayınlanan muhtıra ile Demirel köşesine çekildi, alanı ortalığı temizlemesi adına Nihat Erim’in başbakanlığındaki teknokrat hükümete bıraktı. 12 Mart iktidarı; ülkedeki tüm aydın ve sola eğilimli insanları cezaevine gönderip gençlik önderleri Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve birçok diğer ismi katlederek mücadeleyi bitireceğini sandı. Süleyman Demirel ise Deniz Gezmiş ve iki yoldaşının idamının mecliste görüşüldüğü sırada büyük bir şevkle “üç bizden gitti üç de sizden gidecek” diyerek iki elini birden kaldırıp idamları onaylamakla meşguldü. Yine daha sonradan sağ geleneğin devamcısı olacak olan Turgut Özal’ın bu dönemde Dünya Bankasında çalıştığı sırada Tercüman Gazetesindeki bir yazara gönderdiği ve yazarın köşesinde yayınlanan mektupta “acıyıp bir şans daha vermeyelim” çağrısında bulunduğu ortaya çıkacaktı.

Devrimci hareket 12 Mart’ın ardından yaralarını sarıp daha güçlü bir şekilde yoluna devam etmeye başladı. Halkın oldukça geniş bir kesiminin yüzünü sola döndüğü bu süreçte CHP kendisini yeniden dizayn ederek Bülent Ecevit liderliğinde iyiden iyiye sola yerleşti. Demirel’in AP’si, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi ve Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi ise Ecevit’in kazandığı seçim galibiyetlerini kullanım dışı bırakmak ve yükselen sol dalgayı kırmak adına “Milliyetçi Cephe” hükümetlerini kurmaya başladı. MC hükümetleri Türkiye tarihin en kanlı döneminin kapısını açtı: 27 Mayıs Anayasasının açtığı demokratik alanlar kısıtlandı; faşist çeteler seri cinayetlere başladı; Maraş, Çorum, Malatya, Beyazıt, 1 Mayıs 1977 ve diğer birçok katliam yaşandı. Gayri resmi rakamlara göre 7 bin insan faşist cinayetlerde öldürüldüğü bu süreçte Demirel “bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, böyle bir şey söylemiyorum” diyecekti. Yine bu dönemde Fatsa’da sosyalistlerin belediye seçimlerini kazanması ve sosyalist inşaya başladığı süreçte Demirel, Çorum katliamı ile ilgili soruyu “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” şeklinde cevaplamıştır. Çünkü onu bir yanda çoluk çocuk onlarca insanın vahşice katledilmesi değil, Fatsa’da yeni bir yaşamın filizlendirmesi endişelendiriyordu. Dünyada yaşanan 1974 ekonomik krizinden çıkış için emekçilere kesilen neo-liberal faturalardan, Türkiye de nasibini aldı. Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak kararları kabul edildi. Ancak ülkede oldukça yükselmiş durumda olan sınıf hareketinin böyle bir girişime karşı vereceği sert cevaptan korkuluyordu. 12 Eylül 1980’de gerçekleşen darbe ile sosyalist hareket ve sınıf hareketi şiddetle ezildi.

Çankaya’nın Şişmanı, İşçilerin Düşmanı

Cuntanın kurduğu hükümetin ekonomisi ise daha sonraları Erdoğan tarafından “sivilleşme” naralarında sık sık adı dillendirilecek olan Turgut Özal’a teslim edildi. Darbenin ardından 1983’te ilk defa %10’luk seçim barajı ile gerçekleştirilen ilk seçimlerde Özal’ın Anavatan Partisi tek başına iktidara geldi. Özal da kendi geleneğinin çizgisini hiç bozmadan cemaatlerle arayı iyi tutmasını bildi. İmam hatiplerin sayısında irrasyonel bir artış gerçekleştirdi. Kendisi ve ailesi şatafatlı ve Batılı yaşam tarzını gayet benimserken bir yandan da Mekke’de ihram (hacda giyilen kıyafet) ile pozlarını gazetelere servis ediyordu. 24 Ocak kararlarının öncülük ettiği neo-liberal program ile işçi sınıfı özelikle de kamu kuruluşlarında çalışan emekçiler oldukça büyük gelir kaybına uğradı. Tabi Özal ailesi de lüks ve şatafatlı yaşamları, lüks gezileri ve bindikleri Jaguar marka otomobilleri ile gündeme geliyorlardı. 12 Eylül tarafından ezilmiş, sindirilmiş, sendikaları dağıtılmış, örgütsüz bırakılmış emekçiler üzerlerindeki ölü toprağını atarak harekete geçtiler ve tarihe “89 İşçi Baharı” olarak geçecek eylemlerle Özal’ı yokuş aşağı itmeye başladılar. 1989 yerel seçimlerinde aldığı yenilgiden sonra koltuğunun elinden gideceğini anlayan Özal koşar adım Cumhurbaşkanlığı’na kapağı attı ve “Çankaya’nın şişmanı işçilerin düşmanı” sloganları eşliğinde emekçiler tarafından ölümüne dek köşesine itildi. Yine toplumsal muhalefetin yaşadığı korku dalgasıyla arsızlaşmış olan Özal ve şürekası devlet bürokrasisini yandaşçılık, adam kayırmacılık ve rüşvetçiliğin yuvası haline getirdiler. Rüşvet iddialarıyla ilgili de “benim memurum işini bilir” diyerek pişkinlikle cevap verebiliyordu. Ancak ANAP döneminin memlekete verdiği en büyük zararlardan biri de 1987’de Çernobil Nükleer Santralinde gerçekleşen kaza sonucunda ortaya çıkan zararlara karşı duyarsızlıkları idi. Karadeniz bölgesinde yaşanan yoğun radyasyon etkisine, çay ve fındığın radyasyonlu olduğu iddialarını dönemin sanayi bakanı Cahit Aral gazetecilerin önünde çay içip “bakın bana bir şey olmuyor” diyerek pişkince görmezden geldi. Hatta daha ileri giderek “Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir” derken, Özal ise “azıcık radyasyonlu çay, sağlığa faydalıdır” demişti. Yurtdışına satılamayan radyasyonlu fındıklar ise okullarda öğrencilere dağıtıldı. Bugün dahi hala Karadeniz’de binlerce insan radyasyon kaynaklı kanser yüzünden hayatını kaybediyor.

1990’lar Ve Milli Görüş

1991’den itibaren Demirel, Erbakan, Ecevit ve diğer yasaklı siyasetçilerin geri dönmesi ile birlikte koalisyonlar dönemi başladı. Devletin kanlı siyasi cinayetleriyle, faili meçhullerle, gözaltında kayıplarla, işkencelerle dolu olan bu dönem Türkiye’deki devlet-mafya-siyaset üçgenindeki pisliklerin ortaya saçılmasını sağlayan bir olaya ev sahipliği yaptı; Susurluk Kazası. 1996 yılında bir Mercedes hızla ilerlerken bir kamyonun altında kaldı. Kazada İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı, 70’li yıllarda bir çok faşist katliamda parmağı bulunan, mafya lideri Abdullah Çatlı ile emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ölmüştü. RP’nin o dönemki koalisyon ortağı Doğru Yol Parti’nin milletvekili olan, devlet tarafından “koruculuk” adı altında silahlandırılmış olan Bucak aşireti üyesi Sedat Bucak ise yaralı kurtulmuştu. Bu kirli ilişkiyi protesto için başlayan “aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri hızla yayılmıştı. Ancak dönemin adalet bakanı Şevket Kazan, eylemler için “mum söndü oynuyorlar” diyerek hakarette bulunmuş, Erbakan ise “gulu gulu dansı yapıyorlar” diyerek tepkileri görmezden gelmişti. Ancak bu söylemleri kendilerinin tepkilere hedef olmalarına ve hükümetlerinin sonunu getirecek yola girmelerine sebep olmuştu.

Kendilerinden önceki ve sonraki bir çok iktidarın aksine Erbakan, Türkiye sağının ürettiği değişik bir türev olan, el altından iş yapmakta pek mahir, parlayan yeni yıldız Fethullah Gülen’e mesafeli davranmıştı. Hatta bir çok cemaatin o dönem seslerini kısmen de olsa kısan 28 Şubat müdahalesine Fethullah Gülen destek mesajı yollamıştı. Gerçi diğer cemaatler de Erbakan’ı fazla ileri gitmekle eleştirmişlerdi, ama Gülen gibisi yoktu. Gülen cemaatinin yıllardan bu yana sürdürdüğü sızma hareketinin zirvesi için ise Erbakan’ın kanatları altından çıkarak, “milli görüş gömleğini” çıkartıp, ABD, Avrupa Birliği, yerli ve yabancı sermayenin de desteğini alarak iktidara yerleşecek olan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibini beklemesi gerekecekti.

İkiyüzlülükte Zirve: Akp’li Yıllar

2002’de 90’lı yılları krizlerinden ve baskılarından bunalan kitlelerin ve bir kısım aydınların ayrıca Batı’nın ve TÜSİAD’ın desteğini alarak “demokratikleşme ve istikrar” vaadiyle AKP tek başına iktidara geldi. Avrupa Birliği uyum yasaları hızla çıkarılmaya başlandı, resmi olarak adaylığa kabul olundu. Bir zamanlar Hıristiyan – Katolik kulübü olarak niteledikleri AB’nin kapısını aşındırmaya başladılar, lakin süreç uzadıkça ilk başlarda AB’ye uyum yasalarıyla başlayan “demokratikleşme” yerini dikta rejimine ve yükselen toplumsal öfkenin sindirilmesi için yaratılan kutuplaşmaya bıraktıkça Milli-Görüş gömleği, üzerine yapılmış neoliberal, milliyetçi ve devletçi yamalarla yeniden giyinilmeye başlandı. Bu süreçte en çok göze çarpan olaylardan birisi de Soğuk Savaş döneminde ABD tarafından önem verilen ordu ve çevresindeki Kemalist sivil-askeri bürokrasinin artık Batı için miadını doldurmuş olması ve tasfiye vaktinin gelmesiydi. Daha sonraki yıllarda kumpas, komplo olarak nitelendirilecek olan ve “kandırıldık” diyerek işin içinden çıkılmaya çalışılacak olan Balyoz ve Ergenekon gibi davalarla Kemalistleri devlet bürokrasinden birlikte uzaklaştırdılar. 2010 referandumu ile ele geçirdikleri atama yetkileriyle yargıda yaşanan boşlukların ezici bir kesimine cemaatçiler dolduruldu.

AKP döneminin karakterini en iyi özetleyen konu olarak açık ara FETÖ ile ilişkileri olduğunu söylesek abartmış olmayız. Şimdilerde FETÖ tarafından bir zamanlar cezaevlerine gönderilmiş, hayatları karartılmış olan insanları arsızca FETÖ ile suçlamaları tarih tarafından elbette ki acımasızca mahkum edilecektir. AKP’nin Abdullah Gül ile birlikte iki kurucusundan birisi olan Bülent Arınç’ın deyimiyle Ankara’yı parsel parsel FETÖ’ye satan Melih Gökçek, utanmadan bir de Sol Siyaset ve FETÖ ilişkileri diye kitap yazıyor. Fetullah Gülen’in dünya çapında sahip olduğu okullardan öğrencileri getirerek şov yaptığı Türkçe Olimpiyatları AKP döneminde TV’lerde canlı yayınlandı, stadyumlar bu etkinliklere açıldı. Ankara 19 Mayıs stadı ve İstanbul’daki 80 bin kişilik Atatürk Olimpiyat Stadına otobüslerle taşınan AKP’lilerle bu olimpiyatlar adeta resmi devlet etkinliklerine çevrildi. Ankara’daki etkinlikte söz alan Gökçek “değerli büyüğümüz Fetullah Gülen hocamıza sonsuz teşekkürler ediyoruz” diyordu. Bu ilişkinin en kaypak olayı ise ilk önce FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları için darphaneden özel olarak para bastıran hükümet, bir kaç yıl sonra FETÖ tarafından 15 Temmuz darbe girişimi sırasında öldürülen insanlar için hatıra paralarını piyasaya sürdü.

Amerikan-Irak savaşının patlamasının an meselesi olduğu bir dönemde Ecevit’in bu konuda sıcak davranmamasının ardından ABD politikalarıyla tam entegrasyona uygun olan Erdoğan’dan Irak savaşına destek vermesi ve Türkiye’yi ABD için Irak Savaşında üs haline getirmesi bekleniyordu. AKP tarihinin ender yaşanan olaylarından birisi bu süreçte gerçekleşir ve Türkiye’yi ABD-Irak savaşının bir parçası yapacak olan 1 Mart Tezkeresi AKP’nin sahip olduğu çoğunluğa rağmen meclisten geçmez. Erdoğan’ın basına kapalı grup toplantısında milletvekillerini açıktan tehdit ettiğine yönelik iddialara rağmen tezkere meclisten geçmez. Daha sonrasında Libya’da iç savaşa dönüşen süreçte “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen Erdoğan, büyük ağabeylerinden azarı yiyince 3 hafta sonra “NATO Libya’ya müdahale etmelidir” söylemine sarıldı. Yine Suriye’de ABD ile birlikte destekledikler Özgür Suriye Ordusu militanı cihatçıları eğit&donat projesiyle yetiştirip Suriye’yi kana buladılar. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası “ey Amerika” nidalarıyla meydanlarda (karşı tarafın da pek umurunda olmayacak şekilde) bas bas bağırmalarının ardından ABD Suriye’yi vurunca kabaran mezhepçi duygularla Amerika’nın arkasına koşar adım yedeklenmesini bildiler.

Sonuç olarak AKP döneminde belirginleşen, bir önceki dönemde yaşadığın mağduriyeti büyüterek en temel toplumsal ve bireysel değerleri sömürerek ve toplumsal kamplaşmalarla iktidar koltuğunu korumak Türkiye sağının en temel geleneği olmuştur. Bu çirkin denklemi bozacak bir siyasi alternatif ihtiyacını bugünlerde hiç olmadığı kadar yaşamaktayız. Hem toplumsal muhalefetin enerjisini arkasına alacak hem de AKP’ye destek veren emekçileri kapsayacak bir söylemi geliştirebilecek bir siyasi parti ülkenin kalıplaşmış politik hattını sarsabilecek tek yoldur.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

bolsevik.org | Sosyalizm Kazanacak!