/ Derya Koca / Troçki ve Eşitsiz Bileşik Gelişim| Derya Koca

Troçki ve Eşitsiz Bileşik Gelişim| Derya Koca

on 21 Ağustos 2016 - 13:14 Kategori: Derya Koca, Devrimci Perspektif, Güncel, Marksist Teori
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ekim Devrimi’nin Lenin’den sonraki mimarı olan Troçki, 21 Ağustos 1940’ta Stalinizmin bir ajanı tarafından suikastle Meksika’da katledildi. Onun ölümü, Bolşevizmin Stalinist karşı devrimle yenilmesinin sonucuydu. Troçki, ölümünden önce, bütün Bolşevik kuşağın politik soykırıma tabi tutulmasının ardından kendi ölümünün tarihin doğal akışına uygun olacağını ifade ediyordu.

Çarlık gericiliğinin en sert koşullarında genç yaşından itibaren mücadele ederken de, zaferin en parlak günlerine komutanlık yaparken de, Stalinist gericiliğe karşı Bolşevizm’i savunmayı sürdürürken de geçtiği süreçlerin tamamında devrimci Marksizm’e büyük katkılar koyan bir teorisyendi Troçki. Diyalektik yöntemin en ustaca uygulanışını ifade eden sürekli devrim teorisini 1905 gibi çok erken bir tarihte filizlendirmeye başlamıştı. Sürekli devrim teorisinin arka planında ise tarihsel sürecin gelişim dinamiklerini ifade eden “eşitsiz bileşik gelişim” teorisi vardır. Diğer bir deyişle, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimin mantıksal sonucu sürekli devrime çıkar. Eşitsiz bileşik gelişimin izleri, dünyanın herhangi bir yerindeki lokallikten uluslararası ölçekteki en genel kapitalist ilişkilere kadar her yere sinmiştir. Kapitalizmin işleyiş biçimi, en geri ve köhnemiş olanla en ileri ve gelişmiş olanı, geçmişteki üretim biçimlerine nazaran çok daha hızlı bir biçimde birbirine bağlamaktadır. Konut ve gıda gibi en temel ihtiyaçlara erişimin milyonlarca insan için ciddi bir sorun olmaya devam ettiği ama diğer yandan dev gökdelenlerin görkemli bir şekilde yükseldiği büyük finans merkezlerinin çelişkilerle dolu gelişimi, eşitsiz bileşik gelişimin somutlanmış halidir. Troçki bu süreci olağanüstü bir somutlukta şöyle ifade eder:

“Uzakdoğu ülkeleri ve önemli bir dereceye kadar Rusya gibi, Yakındoğu ülkelerine de tarih, barbarlıktan uygarlığa tedrici bir geçiş için çok az bir zaman tanımıştır. Tarih, onları, daha doğru düzgün karayolları yapmadan demiryolları inşa etmeye ve uçaklar edinmeye zorlamıştır; mülkiyet sahibi sınıfların kafaları üzerine, daha o kafalara Avrupalı fikirler girmeden parlak silindir şapkalar yerleştirmiştir; nihayet, şehirlerinin varoşlarındaki kirli su haznelerini, pis koku ve veba rezervuarlarını henüz kurutmadan, merkezlerini harika elektrik lambalarıyla aydınlatmaktadır.” (Troçki, Balkan Savaşları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2013, s. 317.)

14001692_10154552211092189_570100447_o

Eşitsiz Bileşik Gelişim

Eşitsiz bileşik gelişim, kapitalizme özgü bir durum değildir. Kapitalizmin eşitsiz toplumlarının temelinde, sınıflı toplumların tamamına şekil vermiş bir geçmiş bulunur: artık değeri üretmenin maddi koşullarına ulaşanlar ya da ulaşamayanlar; ulaşanlar içerisinde de artık değere el koyma biçimlerinin farklılıkları ve bütün bunların içerisinde gerçekleştiği coğrafi ve maddi anlamdaki özgünlükler.

Kapitalizm, kendisinden önceki toplumların olağanca çeşitliliğini, özgünlüğünü ve eşitsizliğini devralmış ve onu derinleştirmiştir. Yani sınıfların ortaya çıkmasının tarihi, eşitsiz bileşik gelişimin ta kendisidir çünkü sınıflar tarihsel gelişimin belirli bir anında belirli bir yerde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla eşitsiz bileşik gelişim yasası sadece uluslar arasındaki gelişim düzeylerinin farklılığını ifade etmez, onun da derinindeki tarihsel sınıfsal ayrımlarını ifade eder. Ancak bu, gelişmiş olanın tarih boyunca aynı çizgiyi izlediği anlamına da gelmez. Bir zamanların tarımla zenginleşmiş Bereketli Hilal coğrafyası bugün kendisinden sonra gelişen Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmış, bileşik gelişimin doğrusal olmayan çizgisine, tarihin diyalektiğine yenik düşmüştür. Avrupa’nın özgün koşulları onu tarihin en önüne fırlatmış, ancak yüzyıllar sonra oyuna dahil olan ABD ise emperyalist hiyerarşi piramidinin en tepesine yerleşerek dünyanın süper gücü olmuştur. Üstelik ABD’yi zirveye taşıyan şey, tüm tarihsel aşamaları sırasıyla yaşamak değil, Kızılderili ilkel komünal toplumların yaşadığı toprakların üstüne kurulan en ileri kapitalist toplumun kendisi olmuştur.

“Geri bir ülke ileri ülkelerin maddi ve ideolojik kazanımlarını sahiplenir… İleri ülkelerin çekicisinin peşine takılmak zorundaki geri bir ülke sıraya uymaz: tarihsel olarak geri bir durumun sunduğu imtiyaz… Bir halka, bir dizi ara aşamayı atlayarak, daha zamanı gelmeden önce, yaratılan her şeye ulaşma imkanı tanır ya da daha doğrusu onu buna zorlar… Amerika’yı sömürgeleştiren Avrupalılar tarihe yeniden başlamadılar… Tarihsel bakımdan geri bir ulusun gelişmesi, zorunlu olarak, tarihsel sürecin farklı evrelerinin özgün bir kombinasyonuna yol açar.” (Troçki, Rus Devriminin Tarihi I: Şubat Devrimi: Çarlığın Devrilmesi, Yazın Yayıncılık, s. 14-15.)

Öte yandan kapitalizmin eşitsiz bileşik gelişimi, kendisinden önceki toplumun eşitsizliği üzerine yükselmiştir. Sömürgecilik tarihi nasıl ki Büyük Britanya İmparatorluğu’nu Hindistan’ı sömürgeleştirmeye yönelttiyse bugün Hindistan ile İngiltere arasında eşitsizlik modern biçimlerde yeniden üretilmiştir. Bu ilişkide iki nokta önemlidir: Britanya İmparatorluğu her ne kadar emperyal güç olarak Hindistan’ı hakimiyet altına aldıysa da ona muhtaçtır. Onun kaynakları olmaksızın imparatorluğun ayakta kalma koşulları yaratılamaz. Yani bu ilişki Hindistan’da hala kendisini geniş bir kırsal nüfus, feodalizm kalıntısı kast sistemi, derin yoksulluk olarak kendisini gösterse de İngiltere’nin gelişmiş kentlerinin izdüşümü Yeni Delhi’dir. Diğer bir deyişle ilişki eşitsiz olduğu kadar bileşiktir. Troçki, insanlık tarihinin bu çok temel eğiliminin kapitalizmde nasıl özgün bir hal aldığını şu sözlerle ifade etmiştir:

Eşitsiz gelişme yasası bütün insanlık tarihine hükmetmiştir. Kapitalizm, her biri kendi yoğun iç çelişkilerine sahip olan gelişiminin farklı aşamalarındaki çeşitli insan topluluklarında kendine hep bir yer bulmuştur. Böylece, farklı insan topluluklarının değişik dönemlerde ulaştığı seviyelerin aşırı çeşitliliği ve gelişim seviyelerinde görülen sıra dışı eşitsizlik kapitalizmin hareket noktası olmuştur. Ancak kapitalizm miras aldığı bu eşitsizlik üzerinde aşama aşama hakimiyet kurar ve onu bozup değiştirerek kendi araç ve yöntemlerini hayata geçirir. Kendinden önceki ekonomik sistemlerin aksine kapitalizm, doğası gereği sürekli olarak ekonomik gelişmeye odaklanır ve yeni topraklara nüfuz etmeyi, ekonomik farklılıkların üstesinden gelmeyi, kendi kendine yeterli olan bölgesel ve ulusal ekonomileri karşılıklı finansal ilişkiler sistemine dönüştürmeyi hedefler. Bu şekilde en ileri ve en geri kalmış ülkeleri birbirine yakınlaştırır ve bunların ekonomik ve kültürel seviyelerini eşitler. Ne var ki, kapitalizm ekonomik olarak ülkeleri birbirine yakınlaştırıp gelişim aşamalarını dengelerken kendine özgü yöntemlerini, bir başka deyişle, ülkeleri ve sanayi dallarını birbirine düşürerek dünya ekonomisinin bazı kısımlarını geliştirirken diğerlerin gelişimini engeller ve gerileten anarşik yöntemler kullanır. İşte tarihsel sürecin var oluş örüntüsü ancak -her ikisi de tarihsel sürecin doğasından kaynaklanan- bu iki temel eğilim arasında ilişkiyle açıklanabilir. (Troçki, Lenin’den Sonra 3. Enternasyonal, Tarih Bilinci Yayınları, s.19-20.)

13942171_10154552211207189_1309703810_n

Eşitsiz ve Bileşik Gelişim, Emperyalizm ve Sürekli Devrim

Çeşitli ülkelerin eşitsiz ya da düzensiz gelişmesi, bu ülkeler arasındaki giderek artan ekonomik bağları ve karşılıklı bağımlılığın boyutunu değiştirebilir, fakat yok etmez. Eşitsiz bileşik gelişim teorisi ile yukarıda da işaret ettiğimiz gibi kapitalist gelişmenin uluslar bazında farklılığını ve birbirine bağımlılığını açıklamak Troçki’nin katkılarıyla mümkün olabilmiştir. Troçki, eşitsiz gelişimin bileşik karakterine özel bir vurgu yaparak bunun kapitalizmin doğasına içkin bir durum olduğunu söylemiştir. Buna göre kapitalizm eşitsizlik üzerinden yükselir: eşitsizliği koruyabildiği ölçüde güç merkezlerinin varlığı korunur, sermayenin yoğunlaşması ve gelişim mümkün olur. Ancak her eşitsizlik karşılıklı bir bağımlılığı da beraberinde getirir. Emperyalizmin dinamikleri bu nedenle tek bir süper gücün bütün dünyaya hükmetmesinden ziyade çeşitli gelişim seviyesindeki ve güçteki ulusların küresel sistemin bütününün birer parçaları olarak algılanmalıdır. Ekim Devrimi’ni mümkün kılan şey, emperyalist sisteme feodal unsurlarla eklemlenmiş Rus Çarlığı’nın zayıflığıydı. Burjuvaziyi, devasa fabrikaları, topraksız köylülüğü, toprak ağalığını, arkaik ilişkileri ve hatta komünal bir yaşam süren göçebe topluluklarını bir arada yaşatan Çarlık sisteminin kapitalist ilişkilere bir kere eklemlenmiş olduğu tespiti Troçki’yi artık tek yolun proleter devrim olduğu mantıksal sonucuna ulaştırmıştır. Önemli kısmı Avrupa sermayesinden oluşan Rus kapitalistleri emperyalist kapitalizme göbekten bağlıydı. Bu nedenle ondan ulusal bağımsızlık, demokrasi ya da müttefiki sınıf olan toprak sahiplerinin topraklarının paylaştırılması anlamına gelen toprak sorununun çözümünü öncelik etmesi imkansızdı. Burjuvazinin artık çıkarlarıyla çelişen burjuva demokratik dönüşümlere içkin sorunların çözümü için tek adres, bundan sonra dünya kapitalizmini tarihten dünya devrimi ile silebilecek olan proletaryadan başkası olmayacaktı. Eşitsiz bileşik gelişim teorisinin temelini oluşturduğu sürekli devrim programı işte budur.

Bu tespitin temelinde geri kalmış ülkelerdeki burjuvazinin zayıflığı ve köklü toplumsal sorunları çözeceği düşünülen demokratik devrim konusundaki kapasitesizliği yatmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin burjuvazilerinin geçmişten devraldıkları güç ve siyasi kapasite, gelişmemiş ülkelerin burjuvaların potansiyelinden oldukça farklıdır. İngiltere gibi erken dönemde burjuvazinin siyasi programını gerçekleştirebildiği bir ülke ile onun sömürgesi olan Hindistan’ın egemen sınıfı arasındaki farklılık da doğal olarak bu tarihsel eşitsizliğin bir sonucudur. Öte yandan burjuvazi zaten tarihsel anlamda ilericiliğini çoktan yitirmişken geri kalmış ülkelerdeki burjuvazi alt sınıfların eylemlerinden korkarak toplumun en gerici katmanlarına, köhnemiş feodallere ve yabancı emperyalist güçlere yaslanmak zorundadır. Ulusun ayağındaki prangalardan başka bir şey olmayan her türden toplumsal parazit ve gerici unsurla birleşen burjuvalar emekçi halka saldırır. Güdük burjuvanın çapsızlığı onu silik, korkak ve işbirlikçi yapar. Dolaysıyla birikmiş köklü toplumsal sorunların çözümü için sadece ve sadece devrimci proletarya, köylülüğün ve diğer ezilen kesimlerin desteğini kazanarak, bir aday olarak yükselebilir. Troçki’nin eşitsiz bileşik gelişim formülasyonunun mantıksal sonucu böylelikle sürekli devrime ulaşmaktadır.

Bir ülkenin proletaryasının fiziksel gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, toplumun can damarlarında olmasının bir neticesi olarak, işçi sınıfı bütün ulusun öncüsü olarak siyasi ve sosyal atılımın taşıyıcısı olabilir. Bu atılım, kapitalizmin bileşik karakteri sonucu olarak dünya kapitalizmine indirilen bir darbe olarak anlaşılmalıdır. Geri kalmış ülkelerde gerçekleşen devrimler, içine doğduğu düzenin doğasına uygun olarak eşitsiz ve düzensiz nitelik taşır, ancak toplumsal anlamda bileşik karakteri, dünya devrimine varan mantıksal bir siyasi program oluşturur. Bu programın adı sürekli devrimdir. Yani emperyalizm çağında proletaryanın görevi, kapitalist gelişmenin düzeyinden bağımsız olarak sosyalist programı gerçekleştirmek olacaktır.

Soğuk Savaş sonrasında alt emperyalist güçlerin oluşumu, gittikçe daha karmaşık bir hal alan emperyalist ilişkilerin geçmişten devraldığı eşitsiz ilişkileri çeşitlendirmiş ve yeni çelişkileri açığa çıkarmıştır. Eşitsiz ilişkiyi bozmayan bu durum hiyerarşiyi korumuş, ancak farklı odakların emperyalizmin piramidine dahil olmasını sağlamıştır. Kısmi sanayileşme ve dolayısıyla emperyalist merkezlerin dışında yeni sermaye birikim merkezlerinin oluşumuna dayalı olarak (Sürekli Devrim Tezleri, Uluslararası ve Tarihsel Perspektif, s. 41.) Brezilya, Hindistan, Çin, Arjantin, Türkiye, İsrail, Rusya gibi bölgesel güçlerin alt emperyalist pozisyonu ortaya çıkmıştır. Yani, kapitalizm bir yandan küresel düzeyde bileşik bir iktisadi sistem oluştururken, diğer yandan eşitsizlik ilişkileri çeşitli düzeylerde yeniden üretilirler.

Kapitalist ekonominin doğası, yani kapitalist ekonominin ve üretimin küresel çapta bir bütün olması; hammadde, teknoloji, emek gücü, ticaret gibi temel faktörleri tüm dünyada kapitalistlerin de proletaryanın da kaderini bağımlılık ilişkileri etrafında ortaklaşması sonucunu doğurmuştur. O halde bu kader ortaklığı bir tercih değil, bir zorunluluktur. Sürekli devrim programının, emperyalist kapitalizme ancak proleter bir dünya devriminin son verilebileceği tahlili de işte tam olarak bu zorunluluk ilişkilerinin Troçki tarafından muazzam bir biçimde algılanışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır: İktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet birtakım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır. (Troçki, Sürekli Devrim Sonuçlar ve Olasılıklar, Yazın Yayıncılık, s. 232.)

Az gelişmiş ülkelerin halkları emperyalizmin eşitsiz bileşik gelişiminin kurbanı haline getirilmektedir. Çünkü eşitsiz ilişki, kapitalizmin gelişim olarak algıladığı kâr ve sermaye birikiminin temel kaynağıdır. Dolayısıyla bu yapının bizzat kendisi gelişimin önünde engeldir. Proletaryanın tarihsel rolü de burada yatmaktadır: egemen sınıfın eşitsizlik düzenine mutlak biçimde son vermek. Vurgulamakta yarar var: eşitsiz ve bileşik gelişim tarihsel çizgi içinde tek belirleyen değildir ancak tarihsel eğilimlerde belirleyici olan çok güçlü bir eğilimdir. Tek belirleyen olduğunu iddia etmek her şeyden önce bu teorinin mantıksal sonucu olarak başarıya ulaşmış ve gelişmemiş bir ülkede gerçekleşen Ekim Devrimini anlamlandırmayı imkansız hale getirecektir. Troçki’yi bir devrimci teorisyen olarak özel kılan işte bu inceliği olağanüstü bir mahirlikle kavramasıdır. Özetle, işçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. Proletaryanın diktatörlüğü teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı değildir. İşçi sınıfının siyasi gelişmişliği, devrimci öncünün varlığı, egemen sınıfların şiddetli bir kriz karşısında iç çelişkileri ve krizin itkisiyle paralize olması gibi faktörler ekonomik indirgemeciliği bir kenara atan Marksist çıkış noktalarıdır. İşçi sınıfı az gelişmiş kapitalist bir ülkede iktidara gelebilir ama devrimin geleceği, devrimin diğer ülkelere yayılmasına bağlıdır. (Troçki, Sürekli Devrim Sonuçlar ve Olasılıklar, Yazın Yayıncılık, s. 34.) (Troçki, Sürekli Devrim Sonuçlar ve Olasılıklar, Yazın Yayıncılık, s. 34.)

Sonuç

Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerin egemen sınıfları, geçmişin gelişim çizgisinin güdüklüğünü taşır. Sınıflar arasındaki eşitsizliğin sürdürülmesinin zorluğu, ayaklanmalar ve sınıf mücadelesinin en çetin sahneleri bu ülkelerde cereyan eder. Tarihsel zayıflığı, toplumsal hegemonyanın tesisinde baskıcı karakteri öne çıkarır: askeri darbeler, polis devleti uygulamaları ve burjuva demokrasisinin Batı’daki versiyonundan farklı olarak otoriter yönetimlere -hatta diktatörlüklere- burjuva iktidarı ayakta tutmak için ihtiyaç vardır. Bu bağlamda Türkiye toplumunun da yapısının özgüllüğü, onun oluşumundaki eşitsizliğinin kristalleşmesinden başka bir şey değildir.

Burjuvazinin tarihsel olarak bürokrasi eliyle yetiştirilmesi, Türkiye egemen sınıfının bu gücün kolları altında ve onunla beraber büyümesi bu özgüllüğün ifadesidir. Egemen sınıfın güçsüzlüğü sivil ve askeri bürokrasinin siyasetteki gücünün fazla olmasını beraberinde getirmiştir. Devlet olanaklarının her türlü seferberliği sağlanarak büyütülen burjuvazi, kendisini devletin şefkatli kollarında güvende hissetmekte; işçi sınıfının muazzam gücü karşısında 1971’e kadar kendi sınıf örgütünü dahi kurmaya gerek duymamaktaydı. İşçi hareketini ezen 1980 darbesine de canı gönülden destek olmuştu. Arjantin ve Şili gibi az gelişmiş kapitalist ülkelerde de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi neoliberalizme geçiş, burjuvazinin zayıflığı neticesinde ABD emperyalizminin aktif desteği ile kanla ve baskı ile ancak sağlanabilmişti. İngiltere ise aynı süreçte güçlü burjuva parlamenter demokrasinin nimetlerinden faydalanıyordu.

Sonuç olarak bugün dünyanın her yerinde demokrasi, özgürlük, yoksulluk ve eşitsizliğe karşı verilen mücadelede emekçi sınıflar, kendi göbeğini kendisi kesmek zorundadır. Troçki’nin mirası, teorisi ve pratiği dünyamızın en güncel ve yakıcı sorunlarına dair tek gerçek çıkış yolunu ifade etmektedir.

Emperyalist kapitalizme karşı yaşasın sosyalist dünya devrimi!

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı