/ Güncel / “Yeni Türkiye”de Hukuk: Kendi Gölgesinden Korkan Adalet (Engin Kara)

“Yeni Türkiye”de Hukuk: Kendi Gölgesinden Korkan Adalet (Engin Kara)

on 26 Eylül 2014 - 16:39 Kategori: Güncel
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
26 Eylül, 2014

 

Adalet, hak, hukuk… Ne güzel kelimeler değil mi? Elbette isteriz ki adalet yerini bulsun, herkes haklarını kullansın, hukuk da sorumluları cezalandırsın. Ancak sormak lazım, bugüne kadar bu kelimeler kaç kere ezilenlerin, sömürülenlerin yanında oldu? İş kanunu ne zaman işçiden yanaydı veya ceza kanunu hangi vakit polisi değil de polisten dayak yiyen öğrenciyi korudu, liste uzar gider. Bu demek değildir ki, hukuki kazanımlar mümkün değildir. Mümkündür, ancak dişinizle tırnağınızla mücadele edip, bir takım bedeller ödedikten sonra.

Çok iç karartıcı bir giriş oldu belki de. Ancak özellikle son yıllarda günbegün sertleşen AKP diktatörlüğüyle yönetilen bu ülkede, girişte bahsedilenler harfi harfine geçerli. KCK, Ergenekon, Balyoz, Şike davası, Gezi davaları, Yolsuzluk davası, Soma davası, Torunlar inşaat davası… İlk anda akla gelen bu birkaç başlık bile, AKP döneminde hukukun, tam anlamıyla iktidar için ideolojik bir silah haline dönüştüğünü ve günün çıkarları neyse ona uygun bir şekilde renkten renge girdiğini gösteriyor. Terazinin bir kefesine Kürt halkıyla “barış” söylemleri konulurken, öteki kefeyi KCK’nin devam eden tutuklamaları oluşturuyor. Yıllarca darbecileri temizliyoruz diye Ergenekon ve Balyoz davalarının propagandası bizzat AKP tarafından yürütülüyorken, öküz ölünce, bu davalar cemaatin kendi başına yürüttüğü bir komploymuş gibi anlatılıyor. Bir taraftan futbolu şikeden temizleyeceğiz adı altında operasyon başlatılırken, diğer taraftan asıl amaç doğrudan iktidar hegemonyası altına alınamayan spor çevrelerine (daha doğrusu spordaki sermaye çevreleri) aba altından sopa göstermek oluyor. Çok yakın zamandaki yolsuzluk operasyonlarında ise, gözaltına alınan, yolsuzluğa adı karışmış olan AKP’nin has adamları derhal serbest bırakılmakla kalmamış, bu operasyonlarda görev almış savcı ve polisler de AKP’nin adaletinden payına düşeni, sürgünlerle almıştı.

Gezi’de gözaltına alınanların-tutuklananların davalarındaki fiyaskolardan ise, tek tek bahsetmeye çalışırsak, işin içinden çıkamayız sanırım. Şunu hatırlatmak yeterli olacaktır. Bu davalarda, çantalardan çıkan deniz gözlükleri terör örgütü üyeliğine kanıt olarak kullanılmaya çalışılmıştı. AKP’nin hukuk aygıtı, Gezi davaları boyunca kendini her defasında rezil etmişti. Öte yandan, bu kadar ufak detaylardan terör örgütü soruşturması oluşturabilen mahkemeler, ne ilginçtir ki(!) Gezi şehitlerinin davalarında aynı titizliği göstermediler. İlk mahkemeler genellikle geçiştirme çabalarıyla, katillerin kamufle edilmesi denemeleriyle geçerken, pek çok dava, oluşabilecek toplumsal muhalefet çekincesi nedeniyle “sürgün edilmişti”. Davalar boyunca da, mahkeme heyetleri yargılananlar, yani katiller lehine söylemleri özellikle sık sık dile getirmişti.

Gelelim başta Soma ve Torunlar inşaatta yaşananlar olmak üzere, iş cinayetlerinin soruşturulduğu davalara. Hatırlayacak olursak Soma’daki katliamın ardından AKP’li bakanlar, şirketi aklamak için mesaiye kalmışlardı. Nitekim açılan davalarda, ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın CNN TÜRK’te katıldığı bir programda bahsettiği gibi, soruşturmanın yukarıya doğru genişletilmesi gerekiyordu. Şirket müdürleri, şirket yöneticileri, patron, kamu denetimi sorumluları, ilgili Bakanlık personeli ve bizzat Bakanlar ile Başbakan. Yaşanan katliamın alelade bir kaza olmadığı, iktidarın yürüttüğü çalışma yaşamıyla ilgili politikaların ve şirket yönetiminin kolektif sorumluluğunda hazırlanan ve öngörülebilen bir facia olduğu ortada. Mahkeme ne yaptı? Tabii ki, soruşturmayı yukarıya doğru değil, aşağıya doğru genişletti, şirketin emrinde çalışan tekniker ve mühendislere doğru. Bu eğilimin uç noktası, bizi, asıl sorumlunun “kaza anında güvenliğini almayı beceremeyen işçiler” olduğu fikrine götürecektir. Bu mantığa sahip olanlar yok değil, mesela Aziz Torun, Torunlar GYO’nun genel müdürü. Tayyip Erdoğan’ın imam hatipten arkadaşı; sermayesi ise, AKP döneminde palazlananlardan. Mecidiyeköy’deki Torun Center inşaatında yaşanan iş cinayetinde 10 işçinin hayatını kaybetmesi üzerine, Torun şöyle demişti: “Her ne kadar eğitimler verilse de çalışanların aynı hassasiyeti göstermediğini de biliyoruz. Bu tür kazaların olduğu da sektörel bir vaka.” Tabii yine şaşırmayacağız, mahkemeler nezdinde Torun’un bir sorumluluğu yok. Olsa olsa birkaç teknik personel cezalandırılacaktır.

Ya da hukukun düzeyi üzerine çarpıcı bir örnek daha: “iddia makamı olan savcı, düzmece bir tutanak hazırlıyor. Karar organı hâkim, tutuklu yargılanmaya hükmediyor. Ancak arada bir eksik var sanki? Savunma makamı yok. Evet, ne yazık ki tutuklananlar, savunma görevini yerine getirmesi gerekenler.” Çağdaş Hukukçular Derneği’nin hikâyesi. ÇHD’liler, 18 Ocak 2013’te şafak baskınları ile gözaltına alınmıştı. Meslekleri avukatlık olan, kendilerini emekçiyi, öğrenciyi, ezilenleri savunmakla sorumlu hisseden insanların yaka paça gözaltına alındığı, aylarca tutuklu kaldığı bir ülke, “yeni” Türkiye.

Ethem Sarısülük’ün davasındaki son gelişmeye gelelim. Aslında bu yazının da yazılmasına vesile olan olay. Kısa süre önce Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Ethem’i vuran Ahmet Şahbaz hakkında 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası vermişti. Verilen ceza yeterli mi? Mahkeme heyetinin dava boyunca aldığı tutumu da göz önünde bulundurunca, gerçekten hak’a hukuk’a uygun, yeterli ceza verilmiş olması fikri, pek gerçekçi durmuyor. Mahkeme şimdi de kararın gerekçesini açıkladı. Gerekçe, eylemcilerin “hukuk”un çizdiği sınırları aştığı, polisin sadece görevini yapmaya çalıştığı, avukatların mahkemeyi, yine aynı “hukuk”a aykırı bir şekilde siyasi propaganda alanına çevirdiği gibi olağan söylemlerden oluşuyor. Bunların yanı sıra bir nokta daha göze çarpıyor. Mahkeme şöyle diyor: “Sanığın geri çekilme imkânı varken geri çekilmeyerek silahını ateşlediği açıktır. Sanık Ahmet Şahbaz’ın olay anında bulunduğu alanda tabanca ile ateş etmesini gerektirecek düzeyde bir tehlikenin söz konusu olmadığı, olay anında aynı şartlar altında bulunan diğer görevli polis memurlarının böyle bir eyleme kalkışmadıkları, sanığın kendisinin de daha sonra duruşmadaki ifadesinde de kabul ettiği gibi olaydan hemen sonra polis arkadaşlarına ‘çektim sıktım üç tane’ demesi, sanığın suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen fiili işlemiş olması […]” Demek ki neymiş? Ahmet Şahbaz katilmiş. Provokatör olan eylemciler değil, AKP’nin polisiymiş. Ethem’in hesabı sorulacak derken, hesabın faturası 7 yıl 9 ay 10 gün’den daha kabarıkmış.

Ne yazık ki bu son karar da şaşırtıcı olmadı. Başta da belirttiğim gibi, AKP ile birlikte baskıları katmerleşen egemen hukuk ideolojisi, asla ezilen kesimlere gül sunmamaktadır. Ancak toplumsal muhalefet de, aynı hukukun, egemenler için dikensiz gül bahçesine dönüştürülmesine kolay kolay izin vermemekte; bu durum, ancak dişe diş bir mücadele ile sağlanabilmektedir. AKP iktidarı çareyi, dozajı artırmakta, daha fazla pervasızlaşmakta bulmaktadır. Sonuçta, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra ilan ettikleri “yeni Türkiye”de adalet, kendi gölgesinden bile korkar hale gelmiştir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı