/ Güncel / Zombilerin Şafağı (Ali Niyazi Erden)

Zombilerin Şafağı (Ali Niyazi Erden)

on 1 Şubat 2016 - 22:10 Kategori: Güncel, Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Genel Seçim

1 Kasım Pazar günü gerçekleşen genel seçim AKP’nin %49.48’lik zaferiyle sonuçlandı. Herhalde umut ne kadar büyürse, hayal kırıklığı da o kadar büyük oluyor. Geçtiğimiz yıllarda Reyhanlı faciası, Gezi Parkı protehqdefaultstoları, AKP-Cemaat ayrışması, Soma katliamı, Suruç ve Ankara katliamları gibi önemli olaylar yaşamış, ve yaşadığı olaylara ciddi kitlesel refleksler göstermişti Türkiye. Özellikle de AKP’nin 7 Hazirandaki hezimetinden sonra düzlükten önceki son tepe aşılıyormuş, AKP artık devriliyormuş gibi bir hava oluşmuştu. Gelgelelim öyle olmadı; AKP, Davutoğlu’nun IŞİD’e bakış açısı gibi olduğu yerde 360 derece dönerek tekrar tek başına iktidar oldu. Umutlar çok yüksekken geldi bu “yenilgi” ve bir kesimi 1 Kasımdan sonra ilginç bir ruh haliyle baş başa bıraktı. Bu hepimizin geçmiş “seçim yenilgilerinden” de aşina olduğu, sadece bir süredir ortalıkta gözükmeyen bir ruh hali. AKP nasıl yine iktidar oldu? Ne yapılabilirdi? Hepsi tartışmaya açıktır. Ama yazımızın konusu bunlar değil, az evvel bahsettiğim seçim sonrası ruh hali. Bu ruh hali, birçoğumuza 1 Kasım gecesi ellerinde kumandalarla televizyon karşısında kalakalmış amcalar/teyzeler kadar saf ve haklı gözükebilir. Ama çok tehlikelidir. Derdim, bir kesimin bu seçimin faturasını olmayacak bir yere kesmesine sebep olan bu ruh haliyledir. Şimdi acaba kaçımız çevremizden şöyle laflar duymaya başladık: “Hepsi onların ekmeğine yağ sürüyor. Onlara oy verdiler, iyi bakalım. Sürünsünler!” Sadece sokaktaki insandan değil; birtakım gazetelerin birtakım köşe yazarlarından da böyle serzenişler geliyor. Peki bu neye yarıyor? Post-seçim ruh haline devam edeceğim ama önce kısa bir saygı duruşu arası…

Ustalara Saygı Kuşağı

George A. Romero George A. Romero, zombi filmlerinin efsane yönetmeni, 1968’de Night of the Living Dead
(Yaşayan Ölülerin Gecesi) filmini çektiğinde sadece korku sinemasına yeni bir film eklemiyor, tüm dünyZombies_NightoftheLivingDeadada korku filmi yönetmenlerinin ufkunu açacak bir akımı başlatıyordu. Geçmişin gotik trendlerinden uzaklaşan yönetmen; korkuyu -gore3 öğelerden de faydalanarak- gündelik hayata taşıyordu. Filmin ayrıntılarında gizli olan şeytan ise ilk olarak dönemin sinema eleştirmenleri tarafından açığa çıkarılmıştı. Bu eleştirmenlere göre film, toplumda soğuk savaş döneminin ve Vietnam savaşının yarattığı korku iklimini ve gergin havayı yansıtmakla kalmıyor, Birleşik Devletler’deki ırkçılığı da gözler önüne seriyordu. Romero başlarda reddeder gözükse de bir röportajında filmin 60’lar ABD’sindeki şiddet ortamını yansıttığını itiraf etti, ki zaten serinin ilerleyen filmlerinde alt metin olmaktan öte gitmese de politik mesajlar giderek keskinleşti. John Lutz, “Zombies of the World, Unite” (Dünyanın Bütün Zombileri, Birleşin!) isimli makalesinde, yönetmenin 2005 yapımı Land of the Dead (Ölüler Ülkesi) filmini inceliyor. Lutz’a göre Romero’nun zombileri bu filmde ABD emperyalizminin yurtdışındaki talan politikasından nasibini alan az gelişmiş ülkelerin vatandaşlarını temsil ediyor. 4 ABD’yi temsil eden, zombilerden kurtarılmış şehirde ise keskin sınıf çelişkisinin etkisiyle; yoksul halkın gözünde müttefik olarak, zengin insanlar yerine zombilerin gözükmeye başladığını görüyoruz.(Bu arada film boyunca, ne yaşanırsa yaşansın, başından sonuna kadar istikrarlı bir şekilde, “bu ülkede yaşanmaz kardeş, ben Kanada’ya gidecem” diyen başkarakter Riley Denbo da, ekşi sözlük’te açılan (bkz: türkiye’den s*r olup gitmek) başlıklarını aratmıyor, sadece Denbo hakikaten sonunda gidiyor.) Eğer baştan başlayıp “of the Dead” serisi de denen, George A. Romero’nun zombi filmleri serisini izlerseniz, Romero’nun ilk filminde insan ile zombiyi birbirinden ayıran bir perde çektiğini, ve seri devam ettikçe bu perdeyi yavaş yavaş kaldırmaya başladığını fark edebilirsiniz.

Shaun Of The Dead

Bir Adım Öte Peki diyelim ki Romero’nun filmlerine göz gezdirdiniz. Sonra da dediniz ki şimdi de indirşu Shaun of the Dead’i izleyeyim. İşte bu film, daha başlar başlamaz insan ile zombi arasındaki perdeyi yırtıp atıyor. Film başkarakter Shaun’un sevgilisiyle yaşadığı kısa bir tartışma sahnesinin ardından künyesini sunarken, arkaplanda bize Londra işçi sınıfından manzaralar izletiyor. Bu sahnelerdeki insan tasvirleri özellikle izlediklerinizin zombi olduğu yanılgısını yaratacak şekilde tasarlanmış. Hemen bu görüntülerin ardından başkarakter sabah yatağından kalkmış yürürken aynı zombi benzeri görüntüyü veriyor. Ve yine Shaun, Z-günü de denilen zombi istilasının başladığı gün markete gidip gelirken gördüğü kimselerin o gün zombiye dönüşmüş olduklarını fark etmiyor. Filmin vermeye çalıştığı mesajlardan birisi bu: biz çalışanlar salgından önce de zombiydik. Zombi kelimesinin kökenleri Haiti’ye kadar gidiyor. Bir kısım araştırmacılar, ruhu bedeninden çekilmiş gibi görünen bu tasvirin Haiti’de köleleştirilen insanların, çektikleri acılardan sonra geldikleri hali anlatıyor olabileceğini söylüyor. John Lutz da, yukarıda bahsettiğim makalesinde buna ekleme yaparak sinemada zombilerin emeğine yabancılaşmış işçi tasviri olarak da kullanıldığından bahsediyor. Zombilerin korkunç ifadeleri, inlemeleri ve duruş bozukluklarının; tıpkı Haiti’li köleler gibi, işçilerin yaşadığı koşulların ıstıraplı ya da hüzünlü durumunu anlattığını söylüyor. Filmde de Shaun ve yol arkadaşları, güvenli olduğunu düşündükleri Winchester isimli bara girmeye çalışıyorlar; fakat barın önü onlarca zombiyle dolu durumda. Akıllarına gelen tek fikir de zombi taklidi yaparak aralarından geçmek oluyor. Zombi taklidi yapmalarına yardımcı olmasını bekledikleri tiyatro oyuncusu, önce ellerindeki zombiyi inceliyor, sonra oynayacakları karakteri anlatmaya başlıyor: “İfadesine bakın! Bomboş; ama hüznün ipuçları var”.

Film ikinci mesajını da finaline saklıyor. Ekibin çektiği dizi ve filmlerde sık sık rastlayabileceğimiz bir durum; filmin başlarında izlediğimiz bir sahne ileride tekrarlanıyor. Önce Shaun’u, Z-gününden evvel çalıştığı elektronik mağazasında izliyoruz. Müşterilere televizyon satmaya çalışırken kanallar arasında geziniyor. Filmin sonunda ise; Z-gününün üzerinden 6 ay geçmiş ve biz televizyonda aynı kanalların yeni hallerini görüyoruz. “Fun Dead“ isimli, bizde bir dönem yayınlanan “Wipeout” benzeri bir programın yarışmacı olarak artık zombileri kullandığını, bir sabah kuşağı programında bir kadının şimdi zombi olan kocasıyla birlikte yaşama isteğini izliyoruz. Başka bir kanalda ise zombilerin temel hareket kabiliyetleri sürdüğü için bedava iş gücü olduklarının anlaşılması üzerine hizmet sektörüne kaydırılmaları anlatılıyor. Burada zombilerinin göçmen işçileri temsil ettiğini de söyleyebiliriz.

Öteki

Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da dünyanın tüm işçilerini, sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için birliğe çağırıyordu. İşbu yüzden burjuva devlet de her gün tam tersine çağırmaya devam ediyor. Birini kollar gözükerek, diğerini ötekileştiriyor. Ötekileştirilenin alanı daralıyor, kollananın egosu şişiyor. Ama aslında ikisi de kaybederken, kazanan yine kasa oluyor. Bu noktada zombiler ya da yaşayan ölüler, ‘öteki nedir’i kavramak adına önemli alegorilerden bir tanesi. Sadece sınıfın bölünmesini değil; ötekileştirilenin, sözde kollanan üzerinde bir paranoya ve korku iklimi yaratmak için kullanılmasını da çok iyi anlatıyor. Tarihten örnekleri bir kenara bırakalım; yakın zamanda, gözlerimizin önünde olanlara bakalım. Gezi parkı eylemleri sonrası olaylara katılanlar; çapulcular denen zombilerdi. Bu zombiler yer yer deri eldiven ve pantolon giyip türbanlı bacılarına saldırıyor, yer yer camilere ayakkabılarla giriyordu. Ya da yanıbaşımızdaki, Suriye’deki savaştan kaçıp gelen Suriyeli göçmenler zombilerdi işte. Ne dediklerinin anlaşılmadığı, tatil yerlerini mahvettikleri yetmezmiş gibi, bir de ucuza çalışmayı kabul ettikleri için kollananların işlerini ellerinden almaya hazırdılar. Yazının başlarına geri dönelim; seçim sonrası oluşan ruh hali ne kadar masum gözükse de tehlikelidir demiştik. “Bizim halk cahil. Bunlara ne yapsan yaramaz. Boşa çaba…”. Tanıdık geliyor mu? Birilerinin önümüze; bize o birilerinden daha çok benzeyen zombiler çıkarmasından sıkılmadık mı da üstüne bir de kendi zombilerimizi yaratıyoruz? Peki bunu yapmak kime hizmet ediyor?

Bu Darbe İngiltere’yi 10 Yıl Geriye Götürür

Konuyu toparlamadan evvel değinmemiz gereken bir konu daha var. Yazı boyunca birtakım filmlerden bahsettik. Bu filmlerin çoğunda göreceğimiz bir durum da devletin yetersizliğidir. Zombi istilası açıkça bir güvenlik zafiyetidir ve devletin bu noktada başarısız bir imaj çizdiğini görürüz. Ki zaten salgının başlangıcının açıklandığı filmlerde de sebep ya devletin ya da şirketlerin ters gitmiş bir projesidir. Bu noktada tekrar John Lutz’un makalesine dönüyoruz. Lutz, Komünist Manifesto’dan, “(…) büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık kontrol edemeyen bir büyücüye benziyor.” cümlesini alıntılıyor. Marks burada kapitalizmin krizler yaşamaya mahkum olduğunu doğaüstü bir metaforla anlatırken; zombi filmleri bu örneği gerçek kılıyor. Evet, kapitalizm ölüler diyarını gerçekten harekete geçiriyor, ve bu gücü kontrol edemiyor. Peki filmlerde bu krizlerle nasıl başa çıkılıyor? Lutz’un makalesinin konusu olan filmin sonunda zombilerin şehri yıkmasından sonra, yoksullar şehri yeniden kurmaya başlıyorlar. Shaun of the Dead’in sonunda ise sağ kalan son iki karakter saklandıkları barın zombiler tarafından farkedilip basılması üzerine, gizli bir geçitten tekrar dışarıya kaçıyor, ancak yine onlarca zombinin ortasında kalıyorlar. Tam bu anda silahlı birlikler gelip, zombileri katledip, karakterlerimizi kurtarıp gidiyor. Bu da sistemin Z-günü olaylarından sonra nasıl eski haline döndüğünün ipucu. Başkarakter Shaun’u oynayan Simon Pegg, bir açıklamasında filmin finalinin bir mutlu son olduğunu düşünmediğini belirtmiş. Land of the Dead ile bu filmin finalleri arasındaki fark da burada yatıyor. Biri mutlu sonla, öbürü ise yıkımla bitmiş gibi gözükürken; aslında biri bu zombileri yaratan ve yaratmaya devam edecek olan düzenin korunmasıyla, öbürü ise daha iyi bir düzenin inşasına dair umutla bitiyor. Bu konuya özellikle değinmemin sebebi ise yazı boyunca bahsettiğim ruh halindeki insanlar ile ‘bir darbe olsa da kurtulsak’çıların kesişim kümesinin azımsanamayacak büyüklükte olduğunu düşünmem. Peki çözüm nerede?

Shaun’un Özgüven Sorunu

Filmimiz ne diyordu tekrar edelim. Biz çalışanlar salgından önce de zombiydik. Shaun da salgın öncesinin zombilerindendi. Bu kadarı tamam. Bundan sonrası şimdiye kadar alt-metinlerini incelediğimiz filmin ana hikayesine bakmamızı gerektiriyor. Shaun her gününü tek düze yaşayan bir karakter: İşe git, işten gel, kalan vaktini Winchester’da(bar) geçir. Sevgilisi Liz de bu durumdan rahatsız. Shaun kendisini kanıtlamak için son bir şans istiyor, dışarda -Winchester dışında bir yerde- birlikte yemek sözü veriyor. Fakat ertesi gün annesiyle olan randevusunu hatırlatmak için gelen üvey babası ve üstüne eklenen başka olaylardan sonra yemek için yer ayırtmayı unutuyor. Bu unutkanlık sevgilisi tarafından terk edilmesiyle sonuçlanıyor. Akşam bunun acısını yaşarken bir de ev arkadaşı Pete tarafından vurdumduymaz olduğu, yerinde saydığı için azarlanıyor. Sarhoş halde mutfakta bir sandalyede sızmadan önce dolabın üzerindeki tahtaya üç cümle yazıyor: “Annenlere git. Liz’i geri kazan. Hayatını düzene sok.” Sonraki sabah kalktığında Shaun’da bir değişiklik göremiyoruz. Değişiklik zombi istilasını fark ettiği anda, sevdiklerini korumak içgüdüsüyle ortaya çıkıyor. Nedir bu değişiklik? Kendine güven. Bu ana kadar ne yapsa bocalarken gördüğümüz Shaun’un ilk kez ayakları yere sağlam basmaya başlıyor. Bir zombi istilası Shaun’un uzun zamandır yapmayı beceremediği şeyi, aradığı özgüveni içinde bulmasını sağlıyor. Yeni Shaun, hem kendini, hem de diğerlerini kurtarmak için elinden geleni yapıyor, kısmen de olsa başarılı da oluyor. İşte bu yazı için Shaun of the Dead filmini seçmemin nedeni de budur. Evet; AKP seçimi kazandı, moraller bozuk, bu kadarı anlaşılabilir. Ama çözüm AKP’ye oy veren kitleyi ötekileştirmekten geçmiyor. Elden bir şey gelmiyor sayıklamaları, kişiyi sadece mücadeleden soğutur. Kendimize güvenmemiz, mücadeleye devam etmemiz gerekiyor. Ta ki biz ne kadar zombiysek, o kadar zombi olan insanlarla birlikte, bizleri zombiye çeviren diktatörleri devirene kadar. Zafere kadar…

Panzehir

bolsevik.org

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı