/ Kültür-Sanat / Avatar

Avatar

on 13 Eylül 2014 - 00:44 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

 

(01.02.10)

Son günlerde sıklıkla konuşulan bir film Avatar. Kimi, sinemanın 3 boyutlu teknolojiyle kucaklaşmasının bir ürünü olduğu için heyecana kapılıyor; kimi de içerdiği politik mesajların etkisiyle etkileniyor. Ne de olsa Hollywood endüstrisi sistem güzellemesi yapmayan filmlere alışkın değil. Ancak Avatar’ın illüzyonunu da tam burada görmek mümkün. Avatar sistem güzellemesi yapmıyormuş gibi görünüp Obama’nın resmi söyleminin tam da aynısını beyaz perdeye aktarmış.

Film 22. yüzyılda geçiyor. ABD hala dünyanın süper gücü, ABD emperyalizmi uzaya kadar genişlemiş, Pandora adında bir uyduda bulunan ve kilosu milyarlarca dolar eden bir madenin peşinde. İşte birinci gol. Amerikan vatandaşlarının bilinçaltına yerleştirilen ABD’nin sarsılmaz süper gücü üzerine resmi söylemin beyaz perdeye izdüşümü bu. ABD emperyalizminin 22. yüzyılda hala temel belirleyici halka kalabileceğini kim iddia edebilir ki? Ancak amaç açık: siyasi gerçekleri, emperyalizmin mevcut yörüngesini gözden kaçırmak, ABD hegemonyasının daimiliğine vurgu yapmak.

Ancak Avatar’a askeri ve teknolojik üsler kuran, maden yatağına ulaşmak için saldırı anı kollayan şirketin karşısında küçük bir engel var: bölgede yaşayan yerli halk. Na’vi adındaki bu tür doğayla bütünleşmiş, avcılık yaparken öldürdükleri hayvanların ardından dua eden, ormandaki envai çeşit canlıyla iletişim halinde olan, 3-3,5 metre boyunda oldukça atletik canlılardan oluşmakta. Gezegendeki bilim adamları da eşsiz güzellikteki orman ve Na’viler hakkında detaylı bilgiler edinmek için Na’viler gibi görünen insan Na’vi karışımı melez canlılar yaratmışlar. Eski bir asker olan Jake Sully de Na’vilerin içine girmesi, orman hakkında bilgi taşıması ve son kertede yerlileri ormanı terk etmeye ikna etmesi için ordu tarafından görevlendiriliyor. Ancak kabile reisinin kızına aşık olan ve ormanın büyüsüne kapılarak insan ırkından Na’vilerin tarafına geçen bu beyaz adam daha sonra örgütlenen direnişin de önderi oluyor.

Filmle ilgili genel-geçer görüşe göre yönetmen James Cameron ABD’nin işgalci politikalarını, Irak ve Afganistan’daki askeri müdahaleleri yeriyor. Tabi bunlara Amerika kıtasına “uygarlık” taşıma adı altında yapılan kızılderili soykırımını eklemek de mümkün. Fark ise kolonyal yayılmacılık ile emperyalizm çağı arasında. Ve katledilenlerin rengi artık kızıl değil mavi. Ortak nokta ise toplumun sınıflara bölünmüş olması. James Cameron’un hiç göstermek istemediği ise tam da bu. Film Obama’nın resmi söyleminin dışına çıkmıyor derken demek istediğimiz de bu. Ana tema ılımlı kapitalizme özlem. Yani Cameron’a göre sistemin çıkıntılarını törpülemek, kapitalizmin doğayla barışık olmasını sağlamak, sistem içi çözüm alternatiflerini gündeme almak gerekiyor. İşte ikinci gol. Böylece emperyalizmin gerçekliğinde nedense asla sahneye çıkmayan kahramanlar sanki tüm bu katliamları önleyebilirlermiş gibi bir imaj yaratılıp bu umuda sarılmamız gerektiği düşüncesi bilinçaltımıza sinsi sinsi kazınıyor. Bunun bir mesih beklemekten ne farkı var? Avatar’ın, Hollywood’un 2-3 senede bir ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü, kapitalizmin günah çıkardığı ve dolayısıyla sistemi meşrulaştırma işlevi gören filmlerden ne farkı var? Kanlı Elmas’ı(Blood Diamond) izleyen orta sınıf Amerikan vatandaşı elmas uğruna kapitalizmin öldürdüğü binlerce Afrikalı çocuğa içlenip içlenip elmasa boykot uygularken kapitalizmin gerçeklerine gözlerini kapatıp zihinsel bir mastürbasyonun peşine düşmüş olmuyor muydu? Cameron’un filminin emperyalizm karşıtlığında samimi olabilmesi için Avatar’ın gerçek bir alternatif sunması, beyaz adamın içinden çıkacak bozulmamış bir figüre değil verili üretim ilişkilerinde tarihsel bir dönüşüm yaratacak toplumsal bir sınıfa sarılması gerekirdi. Böyle olmayınca sadece zihinler bulandı. Niye böyle dendi, umutlar başka bahara bırakıldı ve toplumsal öfkenin gazı alındı. Böylece Cameron memnun oldu, filmi denetleyen ve dağıtımına izin veren Pentagon ses etmedi, bilmem kaç milyar dolarlık hasılat yapımcıların yüzünü güldürdü.

Direnişi örgütleyenin ve kazandıranın bizzat beyaz adam olması da son golümüz. Doğrusu Cameron bilinçaltına iyi çalışmış, alt metin hazırlığı özenle yapılmış. Sol gösterip sağ vurmak işte böyle oluyor. Bu seferki mesaj da ezilenlerin beyaz-güçlü-bilgili adam olmadan düşmanla baş edemeyecekleri üzerine kurulu. Yani düşman kendi içinden birini çıkarsın da bize yol göstersin diye bekleyeceğiz. Kudretli olanın beyaz adam olduğunu hatırlayalım. Böylece insanlık ve doğa kurtulmuş olacak.
%60’ı bilgisayar animasyonlarıyla hazırlanan Avatar, Cameron’un titiz çalışması ve 350 milyon dolarlık bütçesinin naçizane yardımıyla görsel bir şahesere dönüşmüş durumda. Pandora’nın eşsiz güzelliği, ışıldayan yapraklar, rengarenk bitki örtüsü 3-D teknolojisinin kullanımıyla bezenmiş ancak yine de Cameron’un hayal gücünün kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Sonuçta söz konusu olan dünya dışı bir gezegen ve uçsuz bucaksız bir hayal dünyasını perdeye aktarma imkanı varken insansı yaratıkların seçilmesi, bunların tıpkı insanlar gibi konuşup öpüşmesi, kurtlar, ağaçlar gibi figürler hayal gücünün sınırlarının çok zorlanmadığını gösteriyor. Bu konularda usta olan yönetmen Hayao Miyazaki’nin eserleri güzel bir alternatif oluşturabilir.
Avatar gibi filmler sistemin ideolojik-kültürel hegemonya araçlarından biri olan sinema için tasarlanan bir proje ağının ürünüdürler. Hollywood yapımcıları bilinçli olarak bu filmleri ön plana çıkarır ve toplumsal muhalefeti istedikleri kanallara aktarırken karlarına kar katarlar. Bu film bugün Avatar olur yarın bir başkası. Baki kalan, Hollywood filmlerinin zihin bulandırmadaki asli işlevleridir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!