/ Kültür-Sanat / Edebiyatın Yalnız Kalemi: Sabahattin Ali (I)

Edebiyatın Yalnız Kalemi: Sabahattin Ali (I)

on 13 Eylül 2014 - 01:15 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Fikret Seyhan – 09.07.2012

Yaşamının İlk Dönemi

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Bulgaristan’ın Gümülcine kentinde doğar. Ali’nin ilkokul dönemi Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçer. Bu dönemde Sabahattin Ali, babasının yönlendirmesiyle ilk yazma girişimlerine başlar. Sabahattin Ali’nin kendi anılarından aktardıklarına göre yazı yazma konusunda babasıyla olan girişimleri şu şekilde başlamıştır:“Babam pazarda gördüklerimi yazmamı isterdi. Bir kez yazıya şöyle başlamıştım: ‘Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım.’ Babam öfkelenmiş ‘Haydi ordan, yalancı kerata. Sabahın köründe seni zorla yatağından kaldırıyorum. Babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz’ demişti.” (1)
1926 yılında Balıkesir Öğretmen Okulu’nu bitirmesinin ardından ilk görevi için Yozgat’a atanır. Aynı yıl babasını kaybeden Sabahattin Ali bu dönemde ebedi yaşantısına çeşitli dergilerde yazdığı yazı ve şiirlerle başlangıç yapar. 1926’da ölen babası için yazdığı ”Babam İçin” adlı şiirGüneş dergisinde yayınlanır.  Aynı zamanda Servet-i Fünun,  Akbaba, Hayat, Meşale, Irmak ve Çağlayan gibi dergilere şiir ve öyküler yazar.

1928 yılında Maarif Vekâleti’nin açtığı sınavları kazanan Sabahattin Ali Almanya’ya dil eğitimine gitme hakkı kazanır. Almanya’da geçirdiği 2 yıllık serüven Sabahattin Ali’nin politik dönüşümünde önemli bir rol oynar. Burada özellikle Marksist iktisat ve felsefe alanında kendisini geliştirme konusunda çaba harcar. Ayrıca Almancası onun ilerleyen yıllarda çevirmenlik konusunda önemli bir yer edinmesini sağlar.

Türkiye’ye dönüşünde Almanca öğretmenliğine başlar. Edebiyat yaşantısı Nazım Hikmet’in düzeltmenlik ve sekreterliğini üstlendiği Resimli Ay dergisinde çalışmasıyla yeni bir evreye girer. Nazım Hikmet henüz genç bir edebiyatçı olan Sabahattin Ali üzerine ilk gözlemlerini şöyle aktarır ve bu satırlar bize Ali’nin politik yönelimi üzerine ipuçları verir: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sanayinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikâye basıldı (…) İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu.” (1)

Yazın hayatının başlangıcında Resimli Ay’la birlikte Yedi İklim ve Varlık gibi edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan Sabahattin Ali artık İstanbul’un en fazla okunan edebiyat dergilerinde adını duyurmaya başlamıştır. Nazım Hikmet gibi edebiyat ustalarının gözünde gelecek vaat eden bir gençtir. Zekeriya Sertel’de kişisel gözlemlerinde onun edebi yönelimi hakkında şu bilgileri aktarır: “…Matbaaya daima elinde bir kitapla gelirdi. O zaman en çok sevdiği adam, büyük Alman şairi Goethe ve Alman romancısı Thomas Mann’dı. Onların yapıtları elinden düşmezdi. Nazım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüştü, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı.” (1)

Baskı Günleri Başlıyor
Sabahattin Ali’nin 1930’ların başından itibaren sürdüreceği yaşam burjuva rejimin gelişimiyle paralellik taşır. Muhalif bir edebiyatçı ve düşünür olarak rejimin sopası onun da sırtından eksik olmayacaktır. Burada o dönemin politik atmosferine değinmekte de fayda var.
1929’da dünyada patlak veren Büyük Buhran Avrupa’da devrimlerin yenilgisine paralel olarak faşizmin yükselişi sonucunu doğurmuştu. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini ilerleyen süreçte İspanya’da iktidara gelen faşist General Franco’nun yarattığı dalga Türkiye gibi yeni kurulan burjuva cumhuriyetlerde de etkisini gösteriyor ve faşizmin yarattığı “güçlü devlet-güçlü lider”algısı Kemalist iktidarın milliyetçi yönelimini artırıyordu.

Bu dönemde atılan birkaç adım yeni rejimin girdiği yönelimi algılamak açısından önemlidir. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi bu dönemde icat edilir. Örneğin Afet İnan 1930’da toplanan Türk Ocakları Kongresi’nde “Latin medeniyetinin esasını kuranlar Etrüsk denilen Türklerdir.”(2) diyecek ve tarihteki bütün milletlerin kökenini Türk ırkına bağlayan milliyetçi propagandanın önünü açacaktır. Yine milliyetçilik toplumda yansımasını 1928-1933 yılları arasında düzenlenen“Vatandaş Türkçe Konuş!” , 1929’da örgütlenen “Yerli Malı Kullan!” mitingleriyle gösterecektir. Elbette bütün bu ideolojik kampanyalar o dönem özellikle Kürtlere ve gayrimüslimlere yönelik olarak düzenlenen katliamlar ve baskılarla bir paralellik arz etmektedir. Öte taraftan dönemin muhalif aydın ve yazarları yoğun bir baskı altındadır. Sabahattin Ali’nin de yazılarının yayınlandığı Resimli Ay dergisi Nazım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz!” başlıklı yazıları nedeniyle o dönem saldırıların odak noktalarından birisi haline gelir. 1931 yılında İsmet İnönü bir meclis konuşmasında “…devamlı kötü yayın halkı bozar… Her şeyin kötü olduğunu söyleyenler milleti zehirliyorlar.” (3) diyecektir. Kısa bir süre sonra çıkarılan Matbuat Kanunu’yla birlikte “padişahçılık, hilafetçilik yolunda ve komünistlik ve anarşistliği tahrik eden neşriyat”(2) çıkarmak yasaklanacaktır. Bu yasa asıl işleyişini muhalif-solcu yayınlar üzerinde gösterecektir. Kemalist Tek Parti İktidarı 1936 yılında tamamen faşist bir zihniyetin ürünü olan 1930 İtalyan Ceza Kanunu’nu aynen kopyalayacaktır.

Sabahattin Ali’nin böyle bir ortamda hapishanelerle tanışması çok uzun sürmeyecektir. 1931 yılında Aydın Erkek Sanat Okulu öğrencilerinin dolaplarında TKP’nin Kızıl İstanbul gazetesi bulunur, aynı zamanda Sabahattin Ali de ‘zararlı faaliyet’lerde bulunduğu yönünde ihbar edilir. Bunun sonucunda üç ay cezaevinde yatar. Bu kısa tutukluluğun ardından Konya’da memuriyet hayatına geri döner, ancak artık fişlenmiş bir komünisttir. Konya’da görevli olduğu sıralarda okuduğu bir şiirde Mustafa Kemal’i eleştirdiği gerekçesiyle ihbar edilir. Şiir aslında köylülerin yoksulluğuna ve unutulmuşluğuna yapılan bir göndermedir:

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır? 

Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir? 

Cümlesi belî der enel hak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
İskender’e bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

Asım Bezirci bu olayla ilgili olarak şunları yazar: “Yazık ki romancının ücreti ödenmeyince(burada Sabahattin Ali’nin bu dönemde Yeni Anadolu gazetesinde yayınlanmaya başlanan Kuyucaklı Yusuf romanı kast edilir.) tefrika yarım kaldı. Gazete sahibi buna pek içerledi. Bir komplo düzenledi: Altı yedi ay önce, Sabahattin Ali’nin bir mecliste ‘Memleketten Haber’ adlı, güya Atatürk’ü taşlayan bir şiir okuduğunu -Mustafa adlı bir öğretmen aracılığıyla- jurnal etti. Akrabalarından Remzi ve ilköğretim Emin (Soysal)’ın da tanıklığını sağladı. Oysa şiir Almanya’da yazılmış olup Sivas’taki bir Bektaşi hareketiyle ilgiliydi, bazı yerleri değiştirilmişti, üstelik içinde Atatürk’ün adı da geçmiyordu. (…) Sabahattin Ali 26 Aralık 1932’de tutuklandı. Hapisliğinin aşağı yukarı dört ayını Konya’da, altı ayını Sinop’ta geçirdi.” (1)

Hasan İzzettin Dinamo’da Sabahattin Ali’nin hapishane deneyimiyle ilgili olarak “Eğer Konya’daki bu şiir ihbarı olmasaydı belki de onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı.” (4) der.

1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü nedeniyle çıkarılan aftan yararlanan Sabahattin Ali serbest kalır. Ancak tekrar memuriyete dönebilmesi için kendisinden Mustafa Kemal’e bağlılığı kanıtlanması istenmiş; bunun üzerine 15 Ocak 1934’te Varlık Dergisi’nde “Benim Aşkım” adlı şiiri yazmıştır:

Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin “ülkü” adıyla beynimde dimdik duran,
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran,
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dürziye,
Hisler kambur oluyor, dökülüyor yazıya,
Kısacası gönlümü verdim ulu gaziye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

1935’te Aliye Ali ile evlenen Sabahattin Ali, 1936’da askere gider. 1937 yılında kızı Filiz Ali dünyaya gelir. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte ikinci kez askere alınır.

 

 

devam edecek…

    1. Aktaran: Ali Yıldız, Cumhuriyet Kitap, Genç Yaşında Kırılan Kalem: Sabahattin Ali,28.06.2012
    2. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, Cilt 6, s.1914
    3. Age., s.1914-1915
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!