/ Kültür-Sanat / Emile Zola-Toprak

Emile Zola-Toprak

on 13 Eylül 2014 - 00:40 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

 

(01.01.10)

Fransız Edebiyatı’nın önemli yazarlarından Emile Zola (1840 – 1902), yaşadığı dönem itibariyle Fransa’da kapitalizmin gelişimine yakından tanıklık etmiştir. Kapitalizme geçiş kapitalizm öncesi üretim tarzlarında yaratılan sermaye birikimi ile mümkün olmuştur. Söz konusu Fransa olunca bu birikimin öncelikle sömürge ilişkilerinden ve tarımsal üretimden geldiği söylenebilir. Kapitalizmin kendinden önceki hâkim üretim biçimi olan feodalizm ile birlikte çelişkili varoluşu 19. yüzyılın adeta özetidir. Nitekim Zola da, eserlerinin genel çizgisini şu sözlerle anlatır: “Özgürlük ve gerçeğin asrının şafağında, gelişmenin olanaklı kıldığı her şeyi elde etmek için çırpınan ve yeni bir dünyanın doğum sancıları ile beraber kendi sonuna yazgılı bir aileyi resmetmek istedim.” Doğayı detayları ile olduğu gibi yansıtmayı öngören Doğalcılık (Naturalizm) akımının öncüsü Zola köylülüğü mercek altına almıştır. “Toprak” romanında köylülerin yaşam tarzını, mülk düşkünlüğünü, ilişkilerindeki çarpıklıkları, dar görüşlülüklerini, gündelik olaylar ışığında abartısız ve yalın bir biçimde anlatıyor Zola.

Kitaptaki çarpıcı noktalardan biri şu ki; köylülüğün bu romanda “La Beauce” kasabasında betimlenen özellikleri, yazarın gözlem yeteneğinin bir sonucu olarak, evrensel bir nitelik kazanmaktadır. Kitabı okudukça, tarihin o döneminde Fransa’nın o köyü bize bugünkü köyleri hatırlatabiliyor. Hasislik, mülk düşkünlüğü, yeni mülk edinme tutkusu, yeterli paraya sahipken sefil yaşamak… Köylülüğün tarihsel toplumsal atılımlarda neden öncü sınıf olamayacağını, öncü olmayı bir yana bırakın, direngen ve tutucu oluşunu birkaç yıla yayılan olaylar silsilesi içinde bütünlüklü şekilde aktarıyor Zola. Onun kendi sözdizimiyle aktarmak gerekirse: “sopa altında ve kendine ait hiçbir şeye hatta bedenine bile sahip olmaksızın esaretin çıplaklığı içinde, senyör için, yüzyıllar boyu toprağı ekip biçeceksin, o toprak ki, tıpkı çılgınca sevmişsin ve istemişsin, senin için özenle baktığın fakat hiçbir zaman senin olmamış bir kadın olarak kalmıştı ve yüzyıllar süren acılardan sonra fethedivermişsin, senin malın, güvencin, hayatının tek kaynağı oluvermiş. köylünün bu ezeli sahip olma arzusunun böyle durmadan ertelenmesi, onun tarlasına olan sevgisini ve toprağa, daha çok toprağa ve de elle tutulan, tartılan olgun buğdaya karşı duyduğu tutkuyu körüklemişti. Oysaki toprak nice kayıtsız nice nankördür. Tapıyormuşsun, ne çare, tapınma onu ne ısıtıyor, ne de bir tek sap buğday fazla veriyor. Bir sağanak yağmur, tohumlar mahvolur; dolunun darbeleri yeşil, taze sapları biçer, güçlü bir rüzgâr, tüm ürün yerlere serilir, iki aylık kuraklık taneleri kıkırdatır; böcekler delik deşik eder, soğuk öldürür, hayvan hastalıları ve kötü otlar toprağı kemirir. Her şey köylünün mahvı için yeterli sebeptir: mücadele günden güne aralıksız sürer, sonuç, cehaletin getirdiği rastlantılara bağlıdır. Köylü çalışmanın yeterli olmadığının bilinciyle daima öfke duymuştur. Kasları kurumuştur. Kendini toprağa vakfetmenin sonucunda ancak yarı aç yarı tok yaşamış aczin utancını taşımıştır hep. Ve bundan sonra yapabileceği tek şey, zavallı kemiklerine bile acımadan sabanı, başka bir erkeğin eline vermektir.”

Kuşkusuz bir başyapıt olan “Toprak”ı okumayı okurlarımıza öneriyoruz.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!