/ Kültür-Sanat / Müslüm Gürses ve Arabeskin Cenazesi – Derya Koca

Müslüm Gürses ve Arabeskin Cenazesi – Derya Koca

on 13 Eylül 2014 - 01:28 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Arabesk müziğin babası Müslüm Gürses uzun süredir tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Hayatı boyuca ayakkabıcılık, terzi çıraklığı, gazino şarkıcılığı gibi işler yapan Gürses, Urfalı rençber bir ailenin çocuğuydu.  İlkokuldan mezun olduktan sonra, 14 yaşında ailesi ile birlikte göç etmek zorunda kaldığı Adana’da, Adana Aile Çay Bahçesi’nin açtığı müzik yarışmasında birinci olduktan sonra Halkevi aracılığıyla gittiği Çukurova Radyosu’nda 1967’den itibaren türkü söylemeye başladı. 1968’de 45’lik plağı çıkan Müslüm Gürses, satış rekorları kırmaya başlar. Müziği özellikle varoşlarda büyük beğeni toplar ve yine aynı dönemlerde yükselen Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi isimlerle birlikte arabesk müziğin ve filmlerin yıldızı haline gelir. Gün artık isyan eden gariplerin, acılara itirazları olanların müziğinin günüdür. O günlerin babası da Müslüm Gürses olur. Gürses’i “baba”laştıran yılların izinden arabesk müziğe bakma ihtiyacı duyduk. Çünkü onun hayat öyküsü bir dönem kent varoşlarının ve müzik endüstrisinin seyri ile paralellikler arz eden bir çizgiye sahiptir. Elitist bir önyargı olmaksızın anlaşılması gereken de budur.

Kent Varoşlarından Yükselen Ses

Kırdan göçen yığınların gecekondularıyla konuşlandıkları büyük şehirlerde gecekondular sadece bir barınma şeklini değil, bir kültürü de ifade ediyordu. İşsizlik, yoksulluk, kentlerde aşağılanma ve haksızlığa uğramışlık duygusu bu yığınların gecekondu kültürlerine de işliyordu. 1970’li yıllarda işte bu duygular arabesk müziğin tercümanı olduğu duygulardı. Müslüm Gürses’in müziği kadar, halktan tavrıyla da beğeni topluyordu.  Ancak arabesk müziğin yükselmesindeki tek etmen şarkı sözleri değil, müziğin kendisi yani formu idi. Bunun sebebini de cumhuriyetin ilk yıllarından beri uygulanan kültür sanat politikalarında aramak gerek.

Kemalizm’in milliyetçiliği, tek din politikası sadece etnik ya da mezhepsel değil sanatsal baskı da yarattı. Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları kitabında “Şark musıkisinin hem hasta hem de gayrı milli olduğunu gördük” şeklindeifade ettiği Batıcı anlayış Anadolu halk kültürü de dâhil olmak üzere Doğu kültürünün Türklükle bağdaşmayacağını öne sürüyordu. Bu teorinin pratiğe geçirilmesi ise son derece dramatik anıları toplumsal belleklere kazıdı. Sözlü sanatın aşağılanması, halk müziğinin, tek sesli müziğin radyolarda yasaklanması ile birlikte neredeyse dipçik zoruyla son derece başarısız bir müzik “reformu” süreci yaşandı. Derlemeler, standart kalıplara oturtulmaya çalışılan sözlü ürünler, çok seslileştirilmeye çalışılan eserler koro, oratoryo gibi batılı formlarda icra ettiriliyordu. Kısacası yöresellik ve özgünlük adına ne varsa standartlaştırmaya kurban ediliyordu. Bu kalıplara uymayanlar da yayın yasağı ile susturuluyordu. Halka ise halkevlerinde zorla klasik müzik dinlettirilmeye çalışılıyordu.

Klasik Türk Müziği’nin ise 1926 yılında eğitimi, 1930’lu yıllarda ise bir süreliğine radyo yayını yasaklanıyordu. Yani Kemalist rejimin tek derdi aşağı görülen halk kültürünü yok etmek değil, Osmanlı’dan miras kalan ne varsa modernleşme adına çöpe atmak idi.

Bu politikalar dâhilinde yasaklanan Anadolu müziğinin yerine ise halk radyo frekanslarını Mısır’a yöneltmiş ve Arap ezgilerini dinlemeye başlamıştı. 1930’lardan sonra ise Arap kültürünün sadece müziği değil filmleri ile de tanışıldı. Film müziklerinin Arapça söylenmesinin yasaklanması ile birlikte Türkçe sözler filmlerin müziklerine yazılmaya başlandı. Hafız Burhan’ın Aşkın Gözyaşları adlı filmi için adapte ettiği bu müziğin plağı ise satış rekorları kırdı.

Arap ezgilerinin çoklu keman ve vurmalı sazlar üzerine kurulan bu müzik tarzı böylece kent varoşlarına yerleşenlerin kulaklarına çalınmış oluyordu. Her türlü yasağa rağmen inanılmaz bir beğeni ile dinlenen arabesk müzik özellikle 1970’lerde ciddi bir patlama yaşayacaktı.

Arabesk Nedir, Ne Değildir

Arabesk, müzik yasaklarının içinde var olabildiği için şekli itibari ile protest bir müziktir. Sözlerinde yoğun bir isyan, adaletsizlik, yakarış vardır. Var olan düzeni Allah’a şikâyet eder, ona isyan eder, itiraz eder, kadere sitem eder. Yani sözleri itibariyle de protesttir aslında. Arabesk müziğin tabanının varoşlardan oluşması onu doğuran etmen olduğu anlamına gelmez. Yani aslında bir rap ya da rembetiko gibi ezilenlerin kendi ürettiği müzik değilse de söz ve müziği itibariyle dönemin bir parçası olan güftecilerinin gecekondu kültüründen ve ezilme ilişkisi ile çıkan bu alanlardan çok etkilendiğini söyleyebiliriz. Yani arabeskin hayatta bir karşılığı vardır. Sahiplenilmiş, korunmuş, yasaklara rağmen dinlenilmiş, Müslüm Gürses’i “Baba” ilan etmiştir.  Dolayısıyla arabeskin içine doğduğu dinamikler onu alt sınıfların kültürünün bir parçası haline getirmiştir. Aslında bu noktada çok kolay anlaşılabilecek refleksleri gösteren elitist ve/veya Kemalist yaklaşım arabesk müziği lanetlemiş; bir ucube olarak ilan etmiştir. Bu saldırı oklarının hedefinde ise arabeskin hem doğu ezgilerini içermesi hem de alt kültüre ait olması vardır. Fazıl Say gibi üst sınıftan gelen bir piyanistin Kemalist hissiyatı 2000’lere dahi geldiğimizde bu nefretin bitmediğini göstermişti; arabeskin bir yavşaklık olduğunu ve tiksindiğini belirtmişti. Tiksindiği kimdi? Müslüm Gürses mi? Ferdi Tayfur mu? Yoksa yerli arabasının camlarından son ses arabesk dinleyerek sokakları inleten “arabeskçi”, kolları façalı yoksul mahalle gençleri mi? Say’ın ve benzerlerinin bu soruya vereceği cevabı bilemeyiz ama o gençlerin de Say ile hiçbir ortak duygu dünyası olmadığını çok rahat söyleyebiliriz. Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses’in yoksulluğu dillendirdiği şarkıların gecekondularda yoksulluk marşları olması filmlerde oynadıkları ‘yoksul ama onurlu genç’ karakterlerinin bu kadar popülerleşmesinin sebebi olmuştur.

Peki, Arabesk ne değildir? Seksen öncesi arabeskin alt sınıflarca dinleniyor olması bu müziği devrimci bir müzik de yapmaz. İsyanın şarkılarda vücut bulan hali ile ciddi bir umutsuzluk ve karamsarlığı da yansıtıyor olması arabeskin bunu yeniden ürettiği anlamına da gelir. Müslüm Gürses’in konserlerinden kendisini jiletleyen gençlerin fanatikliği bir çöküntüye de işaret ediyor. Ancak burada kabahati arabeskte aramak idealizm olacaktır. Zira o çöküntüyü de arabeski de yaratan koşulların kendisidir.

Arabesk müziğe bir başka yaklaşım da onun devletin özellikle yoksul mahallelerde desteklediği, yukarıdan zerk ettiği bir araç oluşu. Bu anlamıyla adeta egemen sınıfın saldırı silahı olarak gören bile var. Arabesk, yukarıda da anlattığımız üzere bırakalım devlet tarafından topluma zerk edilmesini, uzun süre yasaklanmıştır. 90’ların başına kadar toplumda ciddi bir tartışma konusu olan arabeskin isyankâr içeriğini devlet “acılı” olarak tarifleyerek “acısız” formlarını bizzat desteklemeye çalışmıştır. Baskılayarak yok edemediği arabeskin içini boşaltmaya yönelik bu hamlenin bir aktörü Hakkı Bulut’tu. 1988 yılında Arabesk bir altyapının üstüne ‘Henüz üç yaşında bir kardeşim var, seni ondan bile kıskanıyorum” sözlerini içeren Seven Kıskanır albümünün Kültür Bakanlığı’nca istendiğini, TRT’den de resmi kabul gördüğünü ve hatta AKM’de basına bir toplantı ile sunulduğunu belirtelim. Ancak sonuç sadece komedi idi. Devlet kendi ile yine bir trajikomedi yaratmıştı. Hakkı Bulut gülümseten bir anı olarak kalırken Müslüm ve Orhan Baba’lar kitlelerinden bir şey kaybetmedi. Devlet politikası arabesk ile baş edemedi.

90’lar; Pop Müziğin ve Müzik Endüstrisinin Yükselişi

80’lere gelindiğinde arabeski sadece varoşlar değil, yüksek kültürden haz etmeyen çok geniş bir kesim dinlemeye başlamıştı. Geri kalanlar içinde dinleyenler için itiraf etmesi zor bir şey oldu. Dinlemeyenler için de bir nefret olarak kaldı. Kemalist elitist kesim ile zıt bir tablo çizen Özal, arabesk konusunda da önemli açılımlar yaparak hem politikacıların hem de bizzat kendisinin arabeski severek dinlediğini söylemişti. “Halktan” olma ile neredeyse eş tutulabilecek bu söylem CHP’nin “Halk için halka rağmen” söyleminin yasakçı zihniyetinin karşısında sempati ile karşılanmıştı ve arabesk politik olarak da Kemalist bürokrasi ile çatışmanın bir sembollerinden birisi haline geldi diyebiliriz.

Ancak 70’ler arabeski ile 80’ler ve sonrası arabeskin hem formu hem de içeriği bir hayli değişmeye başlamıştı.  Adına müzik endüstrisi denen bir canavar büyümekte ve önüne gelen her şeyi kolay ve herkesçe tüketilebilen, klibi çekilebilecek sürelere hapseden, sabit bit melodik zemin üzerinden düşündürmeyen tek atımlık şarkılar üretmeye zorluyordu; pop müzik doğuyordu. Artık diskoteklerin, Yonca Evcimik, Tarkan gibi popçuların dans müziklerinin ve Özal’ın apolitik gençliğinin dönemi idi. Arabeskin şarkı sözleri de bu dönemde bu değişimden oldukça payını aldı. Bireysel-duygusal sıkıntılardan, aşktan bahseden bir köşeye hapsoldu. Kısacası daha önce devletin yapmaya çalıştığı şeyi 90’larda müzik endüstrisi yapmıştır. Arabeskin babaları da bu dönüşüme uyum sağlamazlarsa yok çok küçük bir kitleye hapsolacaklardı. Öyle de oldu. Değişen arabesk formatına fantezi müzik dendi. Bayrağı Ebru Gündeşler, Kibariyeler devraldı. Orhan Gencebay ise prestijli bir müzik insanı olarak kenara çekildi. Müslüm Gürses’in hikâyesi ise tam bir endüstrileşme hikayesine döndü.

Müslüm Gürses’in Piyasacılık ile İmtihanı

Unkapanı müzik piyasasından meşhur olan Gürses, tüketilebilir müzik yapmayı hedefleyen müzik piyasasında var olabilmek adına bir hayli değişim geçirdi. Önce müzik ‘pop’laştırıldı, sonra şarkı sözleri ‘yumuşatıldı’.  2000’lere geldiğinde artık arabesk müzikten geriye bir şey kalmamıştı. Müslüm Baba yoluna devam etti. 2006 ‘da Murathan Mungan’ın söz yazdığı birçok yabancı şarkıyı yeniden yorumladı. Bu şarkılar David Bowie, Garbage, Leonard Cohen gibi çeşitli türlerden pop ve rock türlerine aitti. Albümün galası, son derece lüks bir kokteylle sunuldu. Bir zamanlar arabeski dinlemenin bayağı olduğu salonlarda Müslüm Baba da smokini ile arz-ı endam etmişti. Övgüler aldı. Çok sevildi. Çünkü Müslüm Baba modalaştırılmış, bir anlamda piyasa kurallarına yenilmişti. Daha sonra Teoman, Kenan Doğulu, Sezen Aksu şarkıları söyledi. Rapçi Ceza ile düet yaptı.

‘Dünyayı Yıkarsa Garipler Yıkar’

Gariplerin Müslüm Babası sınıfsal öfkenin yükseldiği dönemlerde öfkenin müziğini milyonlara dinletebiliyorken bugün isyanın yerini itaat aldığında endüstrinin kurallarına uyarak kendisine yeni dinleyiciler bulmak zorunda kaldı. Şu anda arabesk müzik fiili anlamda aslında yoktur. Müslüm Gürses’in hayranlarının hatta ‘fanatiklerinin’ geldiği varoşlarda ya da TOKİ evlerinin televizyonlarında bugün Hadise dans ediyor. Fanatiklerinin dinleyip kederlendiği ‘itirazım Var’, ‘ihtiyacım Var’ olarak bir banka kredisi reklamı müziğine dönüşüyor.  Orhan Gencebay bağlaması ile bu süreci biraz daha uzaktan seyreylese de kayıtsız kalamıyor. O da kredi kartının reklam müzikleri için tele vuruyor.

Kısacası, Müslüm Gürses’i ‘Baba’ yapan varoşları var eden yıllar, emekçilerin gecekondularını kurdukları, mahallelerin Ankara’nın yarısından fazlasının yaşadığı yerler olduğu zamanlardı.  Piyasalaşmaya rağmen evde kendileri çoğalttıkları kasetlerle, sabahları tıklım tıkış dolmuşlarda dinlediği şarkılardı arabesk. Şimdi devir tüketimlik, dans ettirmelik yeni yetme popçuların devri.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!