/ Kültür-Sanat / Şovenizmin Hizmetinde Sinema: Nefes

Şovenizmin Hizmetinde Sinema: Nefes

on 13 Eylül 2014 - 00:38 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

(01.12.09)

Sanat insanoğlunun ortaya çıkmasıyla birlikte başlamış, onunla birlikte gelişmiş, değişmiş ve de çeşitlenmiştir. Değişim ve gelişimin karşılıklı olduğu sanat-insan ilişkisi, sınıflı toplumlarla birlikte çağlar geçtikçe yozlaşmış ve değişimin öznesini insanlık değil yönetici sınıf, aristokrasi, kilise ve burjuvazi oluşturmuştur. Çünkü egemen sınıflar, kendi ayrıcalıklı konumlarını korumak amacıyla emekçi sınıfları devamlı olarak yönlendirmek, kendilerine sorun çıkarmayacak uysallığa getirmek ister. Dönüştürücü etkisi düşünüldüğünde sanat bu amaç için biçilmiş kaftandır. Antik çağlardan itibaren yönetim şekli ne olursa olsun özellikle tiyatro sanatı bahsettiğimiz amaç için aktif şekilde kullanılmıştır. Bu yönüyle sanat bir ideolojik taşıyıcı görevi görmekteyken öte yandan kapitalizmin gelişmesiyle beraber para kazanma amaçlı üretim yapılabilecek bir alan olarak sunulmuştur. Böylece hiçbir yaratıcı ve estetik yanı olmayan ürünlerin ortaya çıkması sağlanmıştır. Kısaca sanat, eğlence endüstrisinde bir metaya indirgenmiştir.

Biz şimdilik sanatın eğlence endüstrisinin işletmeci mantığına kurban gitmesini bir kenara bırakıp; resmi ideolojinin kontrolünde toplumu şekillendirme aracı olması yönüne dikkatleri çekeceğiz. Burjuva devlet aygıtının resmi ideolojisi ve burjuvazinin gündelik politikaları yalnızca burjuva siyasetçilerin eliyle değil radyo, televizyon, gazete, dergi gibi kitle iletişim araçları ve sanatın sinema, tiyatro, edebiyat gibi dalları aracılığıyla da dört bir koldan emekçi halkın gözünde meşru bir zemine oturtulmaya çalışılmaktadır.  Zihinleri bulandırma ve kendi politikalarını destekletme yolunda her türlü çarpıtmayla burjuvazi, işçi sınıfının sınıf bilincine ulaşmasını engelleyerek kendi politikasına tabi kılmaya çalışmaktadır. Bunun güncel örneğini, yakın zamanda gösterime giren ‘Nefes: Vatan Sağolsun’ isimli filmde görüyoruz. Film, şovenist histeriyi azdırarak kirli savaşı aklamaya ve Kürt halkına yönelik baskı, inkâr ve imha politikalarını meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.

Nefes filminden kısaca bahsetmek gerekirse; Film, 2365 metre yükseklikteki Karabal Tepesi’ndeki röle istasyonunu korumakla görevlendirilen bir komutanı ve 40 askerini anlatır. Hikâye özellikle burada geçmektedir çünkü o sıralarda büyük bir operasyon yapılmaktadır ve operasyona katılan birlikler arasındaki iletişimi sağlayan telsiz santrali burada bulunmaktadır. Bu nedenle stratejik bir öneme sahip karakolda geçen olaylar ve filmin senaryosu da ilginç bir şekilde Ergenekon sanıklarından Albay Dursun Çiçek’in bilgisayarında bulunduğu iddia edilen ‘Üçüncü İhbar Mektubu’ adıyla bilinen belgede bahsi geçen senaryoyla büyük benzerlikler teşkil etmektedir. Belgede şunlar geçiyor: “TSK’nın terörle mücadelede fedakârlık ve başarılarını anlatan bir film yapılacaktır. Filmde, Güneydoğu bölgesinde tim komutanlığı yapan bir üsteğmenin yaşamından kesitler eşinin bakış açısından yansıtılacaktır. Film; Güneydoğu bölgesinde yaşadıkları, gitmeden önceki ruh hali, bölgeye gittikten sonra duygu ve düşüncelerindeki değişimler, bu değişimlerin yarattığı ikilemler, düşüncelerinin netleşmesi, batıdaki arkadaşları ve ailesiyle oluşan düşünce farklılıkları üzerine kurulu olacaktır.”

Filmin yapımcıları bu benzerliği ve zamanlamayı yalanlasalar da gala olmamasına rağmen Genelkurmay başkanının ve birçok komutanın ilk gösterimde tam tekmil hazır bulunması, çıkışta film hakkında her türlü övgünün yapılması ve ardından ana haber bültenlerinde filmin belki onlarca dakika reklamının yapılmış olması tesadüf olmasa gerek.

Öyle ki; Eylem Planı’ndaki “TSK lehindeki duygu ve düşünceleri pekiştirmek Atatürkçü düşünce sistemini yaygınlaştırmak amacıyla tanınmış yönetmen / oyunculara sinema, TV, çizgi veya belgesel filmlerin çektirilmesi, kamuoyu oluşturma gücüne sahip bulunan üniversiteler, üst yargı organları başkanları, basın mensupları, sanatçılarla temasın muhafaza edilmesi suretiyle, bu kişilerin TSK ile aynı paralelde hareket etmelerinin sağlanması” maddeleriyle bu sürecin tek elden örüldüğü görülüyor.

Egemen sınıfların şekillendirdiği sanatın halklar arasına nifak tohumları ekmeye çalışmasının ne ilk örneğidir bu film ne de sonuncusu olacaktır. Bu ve benzeri birçok örnekle hemen hemen her gün karşılaşmak mümkün.
Biz devrimciler biliyoruz ki kapitalizm içinde barınan her şey onun pisliğine bulaşmıştır ve bizim görevimiz bu pisliği kökünden kazımaktır. Devrimci sanat, burjuva politikalarının maşası değil; insan aklının ve mücadelemizin yolunu aydınlatmanın aracıdır. Ve tüm dünyada mutlak egemenlik emeğin olmadıkça hem insan hem de sanat burjuvaziye köle olmaya mahkûmdur.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.