/ Kültür-Sanat / Yenilmiş Bir Dünya Devrimi Kuşağının Hüzünlü Yönetmeni: Theo Angelopoulos

Yenilmiş Bir Dünya Devrimi Kuşağının Hüzünlü Yönetmeni: Theo Angelopoulos

on 13 Eylül 2014 - 01:00 Kategori: Kültür-Sanat
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

(28.01.12)

Usta Yunan yönetmen Theo Angelopoulos, motosiklet çarpması sonucu  24 Ocak’ta hayatını kaybetti. Ağlayan Çayır, Sonsuzluk ve Bir Gün, 36 Günleri, Kitera’ya Yolculuk, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı gibi unutulmaz filmlere imzasını atmış yönetmen Öteki Deniz adlı yeni filmini bitiremeden hayata gözlerini kapattı.

Angelopoulos’un filmleri, birer gişe filmi değil. Onun filmleri popüler kültürün aperatif, üretildiği an tüketilen ve unutulan cinsten filmlerinden değil. Yönetmenin derin sembolik anlatımlarla, tarihsel ve mitolojik öğelerle ördüğü filmleri; Balkan halklarının acılarını, insanın varoluşsal sıkıntılarını, savaşı, yıkımı, mücadeleyi ve yılgınlığı birarada barındıran, kendine has uzun ve fotografik sahneleri ile unutulmazlar arasındaki yerini daha yönetmen hayatta iken almıştı.

Angelopouluos, filmlerini kendi yaşadığı çelişkilerin seyrinde çekti. Sosyalizme ve devrime inandığı zamanların ardından Doğu Bloku’nun yıkılması ve Balkanların kan gölüne çevrilmesi ile alt üst oluşunu, faşizmi, savaşları, devrime ihaneti görmüş bir kuşağın temsilcisi bir yönetmen ne de olsa…

Kendisi bunu şöyle anlatıyor “Çalışmalarım üç döneme bölünmüştür, bir dönem batı Avrupa’daki genel ideolojik kargaşayla örtüşen tarihi, siyasi filmler dönemi; tarih ve siyasetin artık tuvalde yer almadığı ve karakterler üzerinde daha fazla odaklandığım filmler; ve daha varoluşçu, insan kaderini daha bir odağa yerleştirmiş, dış ve iç sınırlar, kayıp bir merkez arayışı gibi temaların uzun, büyük ve acılı bir ağıtın parçaları gibi ortaya çıkıp durduğu üçüncü bir dönem.”

Birinci dönemindeki inancın yerini yenilginin yıkıntısının alması ve üçüncü dönemde yıkıntılardan sağ kalan bir entelektüellin yalnızlaşması, umutsuzluğu… Yine de her şeye rağmen anlatmak, anlatmak isteği… Tam da Angelopoulos’u ve onun sinemasını tarifleyebilecek cümleler bunlar.
Ki zaten kendisi de bunu şöyle itiraf etmiş;

“Filmlerimde uzun, yavaş bir evrim olageldi. Ben de Ken Loach’la aynı konumdan yola çıktım – sol konumdan. Ama ben hem pratikte, hem teoride işlerin benim gençlik hayallerime ihanet eden bir yönde gittiğini gördüm. Siyasete inanırdım. Şimdi kendimi inançsız biri sayıyorum.”

Angelopoulos’un sinemasının anahtar kelimesi bu belki de; ihanet…

Halbuki yönetmen cesur ve bir o kadar muhalif bir duruş sergilediği 36 Günleri filmi ile Albaylar Cuntasını anlatmış, Politeknik ayaklanmasını selamlamıştı. Sorbonne’da üniversite okuduktan sonra Yunanistan’a dönerek 1968’de ilk filmini çekmişti. Bu dönemdeki sınıf hareketliliğinden motivasyonunu alan yönetmenin 36 Günleri’nin yanında Gezgin Oyuncular ve Avcılar filmleri dönemin Yunanistan’ına çok özgün bir bakış açısı getirmişti.

Ancak ihanet olarak adını dosdoğru koyduğu tarihsel dönemeç yönetmenin ikinci ve üçüncü dönemleri kaçınılmaz olarak getirdi.

Sonsuzluk ve Bir Gün ile Ağlayan Çayır filmleri belki de bu etkilerin en bariz örnekleri. İlki   ölüme yalnız halde yaklaşan bir yazarı, diğeri de Yunanistan İç Savaşı’nda bir aşkı anlatır.

Sonsuzluk ve Bir Gün’de Angelopoulos yalnız bir yazarın yolunu sokaklarda çalışmak zorunda kalan, evlatlık olarak satılmak üzereyken yazar tarafından kurtarılan çocukla kesiştirir. Bu filmde ana karakter ölümün soğukluğunu ve kaçınılmazlığını hissederek geçmişiyle hesaplaşırken, Angelopoulos bu karakterin belki de son gününü yoksul Balkan çocuğuyla birbirine bağlar. Kısaca yönetmen her ne kadar bireyin –aslında kendisinin- yalnızlığına dair bir film çekse de anlatacak bir derdi her zaman olmuştur.

Ağlayan Çayır ise neredeyse bir otobiyografi. Angelopoulos’un filmdeki ile aynı adı taşıyan bir kız kardeşi, iç savaşta kaybolmuş bir babası vardır. İtalya ve Nazi işgallerini yaşamıştır. Çocukluğuna dair anlattığı anısında 1944’te iç savaşın  yıkıntısı içerisinde annesi ile cesetlerin arasında babasını aradıklarından bahseder.

Kanlı savaşların ardından Balkan halkları müthiş yoksullaşmış, Balkan ‘sosyalizmi’ çökmüş, binlerce kişi göç edip mülteci olmuştur. Filmlerindeki yalnızlık ve sürgündeki insanlar teması, anne babasız kalmış çocuklar işte bu tarihin neticesidir.

Bir yazısında sinemasını, amacını ve duruşunu şöyle özetliyor:

“Çok eski olmayan bir zamanda dünya tarihi arzuya dayanıyordu; dünyayı şöyle ya da böyle değiştirme arzusuna. Şimdi, hazin bir yüzyılın sonuna geldiğimizde bu arzuların gerçekleşmediğini görüyoruz. Tarih, şimdi suskun. Sessizlik içinde yaşamak çok güç olduğundan hepimiz cevapları kendi içimizde arıyoruz. Yine de sinemanın ,-benim anladığım şekli ile yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinemanın- amacı, üstü örtülemez tarihsel gerçeklikleri masumların gözleri önüne serme çabasından ibarettir.”

Biz, Theo Angelopoulos, dünyanın dört bir yanından yaşam boyu başarı, onur ödülleri, altın palmiyeler, portakallar vs. toplamış bir yönetmen olarak değil; her şeye rağmen hiçbir piyasalaşma kaygısı gütmeden sanatının hakkını veren bir yönetmen olduğu için hatırlayacağız. Eleni Karaindrou müzikleri eşliğindeki uzun sahnelerini; mücadeleleri, yalnızlık ve ihanetleri Yunan mitolojisiyle yoksul Balkan çocuklarının hayatlarıyla birleştirdiği için hatırlayacağız; yenilmiş bir dünya devrimi kuşağının hüzünlü yönetmeni olarak.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!