/ Marksist Teori / İnsan, Hep Böyle Miydi?- Güneş Gümüş

İnsan, Hep Böyle Miydi?- Güneş Gümüş

on 19 Aralık 2016 - 12:33 Kategori: Marksist Teori, Tarih
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

“Eşit-özgür-barış içinde bir dünyada yaşamak ister misiniz?” sorusuna olumsuz yanıt verecek insan bulmak zor olurdu herhalde; sınıflı toplumlardan, bu zorba düzenden her zaman kazançlı çıkacağını düşünen bir avuç asalak dışında belki de (ki onlar bile bu düşüncelerini açıklıkla ortaya koyamayabilirler). Daha iyi bir dünya özlemi konusunda bize katılanların büyük çoğunluğu, bunun gerçekleştirilebilirliği konusunda bizimle aynı kanaatleri paylaşmaz. Devrimcilerin sıklıkla karşılaştığı cümleler değil midir; “iyi diyorsun da böyle bir toplum olmaz”, “insanoğlu çiğ süt emmiş; bencil, kötü niyetli” Bu cümleleri uzatmak mümkün, ama mesajı ortak: insan doğası eşit-özgür-barış içinde bir dünyaya imkan tanımaz. Böyle bir düşünce yapısı, değişimin mümkünlüğüne de inanmaz. Bu inançsızlığın gelişmesinde (sınıflı toplumların belirlediği) gündelik yaşam deneyimleri kadar egemen sınıfların bu yönde özel propagandaları da etkilidir. ınsan doğasının saldırgan, bencil olduğu safsataları eğitim sisteminden, medyaya kadar sürekli işlenir. Elbetteki bizler de saf değiliz.

Maddi yaşam kökten değişmeden insanlığın bugünkü haliyle daha iyi bir dünyanın kurulamayacağının bilincindeyiz. Ancak bu durumun her daim böyle olmadığını, dolayısıyla bugünün de değişebileceğini biliyoruz. Nasıl mı? Marksizmin dünyayı anlama ve açıklamada temel yöntemi olan tarihsel materyalizm, insanın hem toplumsal koşulların ürünü olduğunu hem de bu koşullar üzerinde etkileyiciliğe sahip olduğunu söyler. Marks’ın ifadesiyle “insanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Önsöz) Kısacası, insanın temel ihtiyaçlarını (beslenme, barınma gibi) nasıl sağladığı (bunun gerçekleştiği toplumsal yapı) onun düşünce ve davranış dünyası üzerinde belirleyiciliğe sahiptir. Ancak bu tek yönlü bir ilişki değildir; insan da (kolektif olarak, elbette) bu toplumsal koşulları değiştirme potansiyeline sahiptir: “kendi tarihlerini kendileri yaparlar … ama doğrudan karşı karşıya kalınan, verili ve geçmişten gelen koşullar altında.”

Dolayısıyla insan, hep bugünkü gibi olmamıştır; hep de böyle kalmayacaktır. Nasıl ki sınıflı toplumlar, insanlık tarihinin ancak küçücük bir dönemine tekabül ediyor ve öncesi sınıfsız-sömürüsüz bir dünyayı ifade ediyorsa, aynı ilkelere dayalı bir dünyanın (tabii ki artık eldeki imkan ve kaynakların muazzam artışı temelinde) yeniden kurulması mümkündür. Hatta aksine kapitalizm altında yaşamanın, dünya ve üzerindeki bütün canlılar (insan dahil) için geleceği yoktur. ınsanlık tarihinin yaklaşık son beş bin yılını çıkardığımızda geriye insanoğlunun dayanışma içinde kurduğu ortaklaşa bir yaşama tanıklık eden on binlerce, hatta yüz binlerce yıl kalır. Sömürüsüz-sınıfsız bu dünya, “ilkel komünal toplum” hangi temeller üzerinde yükseldi? Ne oldu da bu devran değişti, çarklar geriye doğru işledi? Nasıl değişti? Bu sorulara yanıt vermek sınıflı toplumların dayandığı maddi temelleri anlamak ve bu temelleri köklerinden sarsarak sömürüsüz bir geleceği inşa etmek için olmazsa olmaz önemde.

İnsanın Evrimi

Bu dünya üzerinde insanın hikayesi milyonlarca yıl öncesine kadar uzanıyor. İnsanın evriminin izlediği rota ve tarihler konusunda tartışmalar sürse de insanın evriminin ayırt edici özelliği onun iki ayak üzerinde yürüyebilmesi olmuş; bu gelişimin son halini alması milyonlarca yılı bulmuştur.

Neil Faulkner, Marksist Dünya Tarihi kitabında (2012: 21) insanı ortaya çıkaracak evrimin başlamasından sınıflı toplumların ortaya çıkışına kadarki dönemde, insanlık tarihinin gelecekteki gelişiminde belirleyici olacak dört köklü dönüşümden bahseder. Bunlardan birincisi “Doğu Afrika’da …bazı insansı maymunların evrim geçirerek ilk insangilleri ([hominid] dik yürüyen ve dolayısıyla serbest kalan ellerini alet geliştirmekte kullanabilen hayvanlar) ortaya çıkar”masıdır. Evriminin ayırt edici niteliği olarak gelişen insanın iki ayak üstünde yürümesi (dik durması), onun, serbest kalan elleri aracılığıyla alet yapması ve kullanmasını mümkün kılmıştır.

Alet yapımı ve kullanılması, kısacası eller ile beyin arasında gelişen koordinasyon zekanın
gelişimi, dolayısıyla insanlığın gelecek ilerlemelerinin de kaynaklığını yapmıştır. Hominidlerin tarihlenmesi 7,5 milyon yıl geriye götürülse de “homo” cinsinin ortaya çıkışı yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesine tarihlendirilebilir. Bu tarih, modern insanın atalarının alet kullanmasının da başlangıcı olarak işaretlenerek Paleolitik (Kabataş) Çağı’nın startı kabul edilmiştir. Bu sınıflandırmanın temelinde arkeolojik kazılarla insan fosilleriyle birarada ya da bağımsız şekilde elde edilen taş aletlerin bu tarih civarında başlaması bulunmaktadır. Taş aletler; avcı- toplayıcı şekilde yaşamını sürdüren insan atalarının hem avlanmasında hem de toplayıcılık sırasında kullandığı çakmaktaşından kabaca yontulmuş basit aletlerden oluşmaktadır. Bu aletler, paleolitik dönem boyunca gelişme gösterse de bu dönemin en önemli aleti aşölyen el baltasıdır.

taş baltaPaleolitik dönem, jeologların tanımladığı son buzul çağına denk düşmektedir. Buzul dönemlerinin yanısıra buzul arası dönemlerde ılıman bir iklime de evsahipliği yapmış paleolitik devrin sonu da buzul çağın sonlanma sürecinin başlamasıyla olmuştur, günümüzden yaklaşık 14 bin yıl öncesinde.

Modern İnsan Ortaya Çıkıyor

Faulkner’ın (2012: 21) bahsettiği ikinci önemli değişimde ise “yaklaşık 200.000 yıl önce yine Afrika’da, belli bazı insangiller, evrim sonucunda modern insanlara, yani beyni daha büyük ve alet yapma becerisi daha fazla olan, ortaklaşa emeğin, toplumsal örgütlenmenin ve farklı ortamlara kültürel uyum gösterme becerisinin geliştiği yaratıklara dönüştüler.” Homo sapiens, homo cinsinde beyin büyüklüğü anlamında bir sıçrama anlamına geliyor; bu zeki canlının toplumsal yaşamı da bu bağlamda gelişiyordu. Homo erectus’tan evrimleşerek yine Afrika’da ortaya çıkan homo sapiens 85 bin yıl önce Dünya’ya dağılmaya başladı. 50 bin yıl önce Güney Asya ile Avustralya’ya, 40 bin yıl önce Kuzey Asya ile Avrupa’ya ve 15 bin yıl önceyse iki Amerika kıtasına varmayı başardı homo sapiens. Zekasındaki ilerlemelerle kullandığı alet teknolojisi ilerlese de modern insan, homo cinsinin diğer mensupları gibi paleolitik dönemin sonuna kadar yabani hayvanların avlanması ile yabani sebze, meyve ve köklerin toplanmasına dayalı bir avcı- toplayıcı bir yaşam sürdürdü.

Avcı- toplayıcı bir ekonominin izin verdiği ölçüde 30-40 kişilik küçük gruplar halinde yaşayan insanlar, yardımlaş- maya dayalı bir toplumsal yaşam kurdular. Dayanışmaya dayanan ilişkiler, avcı-toplayıcı toplumların doğasının bir parçasıydı. Öncelikle beslenme kaynaklarından biri olan avlanma (ki protein ihtiyacı açısından önemli bir kaynaktı) kolektif bir faaliyeti gerektiriyordu; sonuçta hayvan öldürmek için sınırlı aletlere sahip insan, ancak ortak bir çalış- ma ile bunu başarabilirdi. Avın ok ve yay gibi daha bireysel bir faaliyet temelinde gerçekleştiği durumlarda bile avı paylaşmak esastı. Sonuçta başka bir zamanda günün talihli avcısı eli boş dönebilir ve sınırlı kaynakların paylaşılmaması grubun üyelerinin yaşamını, böylece de aslında grubun geleceğini riske atabilirdi.

Avcı-toplayıcı toplumlarda işbölümü sadece cinsler üzerinden gerçekleşmekteydi.Kadınların, tehlikeli ve zorlu bir faaliyet olan avcılık işine gi rişmesi gruba katılacak gelecek kuşakları riske atması demek olacağından kadın toplayıcılıkla ilgilenmekteydi. Ava çocuk ve kadınların da katıldığı durumlar olmakla birlikte kadın, grubun beslenme yekünün asıl kısmını oluşturan bitki toplayıcılığı yapmaktaydı. Sonuçta raslantılara gebe avcılık yerine grubun beslenmesini garanti altına alan toplayıcılık faaliyetinin öznesi kadın, toplumsal olarak erkekle eşit konumdaydı; toplumsal yaşamda söz ve karar sahibiydi.

Avcı-toplayıcı ekonomi, doğası gereği bir toplumsal artının oluşmasına ya hiç imkan vermiyor ya da bunun mümkün olduğu koşullarda çok sınırlı şekilde oluyordu. Dolayısıyla bu artı ürün üzerinden toplumsal farklılaşmaların şekilleneceği bir zemin bulunmuyordu. İlkel komünal toplum olarak anılan avcı-toplayıcı toplumlar, sadece koşulların zorlaması nedeniyle eşitlikçi değildi; toplumsal düzen ayrıcalıkların oluşmasına imkan vermemek için çeşitli önlemlere sahipti. Örneğin mal birikimi olmaması için kişi sahip olduğu aletlerle gömülüyor; topluluğun en öne çıkan kişileri olan liderlerin bırakın ayrıcalıklı bir pozisyonu toplumun en fedakarca çalışan ve paylaşan üyesi olması gerekiyordu.

Avcı-toplayıcı toplumların liderleri olmakla birlikte bu kişiler, yönetici bir elit oluşturmamakta; toplum içinde ayrıcalıklı bir pozisyona sahip olmadığı gibi topluluk üzerinde iktidar sahibi de değillerdi. Toplum, kararları (kadın-erkek) kolektif olarak almaktaydı. Avcı-toplayıcı toplumlar, özellikle buzul çağı boyunca büyük oranda göçebe bir yaşam sürdürse de imkanlar çerçevesinde yerleşik yaşama geçenleri de bulunmaktaydı. Rus bozkırında mağaraların yokluğunda mamut kemiklerinden yapılma evlere yerleşen avcı-toplayıcıların örneklerinin (Lewin, 2008: 16) yanında beslenme kaynaklarının bolluğu üzerine yerleşik yaşama geçme fırsatı bulan başka örnekler de bulunmaktadır.

Dünyayı etkisi altında alan son buzul çağı, 20 bin yıl öncesinden itibaren etkisini tamamen kaybetmeye başlamış; 10 bin yıl önce dünyanın sıcaklığı bugünkü seviyesini aşağı yukarı almıştı. Günümüzden 7-8 bin yıl önce ise dünya artık fiziki olarak bugünkü görünümü almış; deniz seviyesi yükselmiş ve Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Karadeniz gibi oluşumlar şekillenmişti. Buzul çağının son bulmasının dünya iklimi üzerinde önemli etkileri oldu. Artık tundra ve bozkırların yerini büyük oranda meyvesiz ağaçlardan oluşan ormanlar alırken eski ortamda yaşamaya uygun mamut, rengeyiği, bizon, at sürüleri de göç etmeye başlamıştı. Mezolitik (Orta Taş) Devri, yani günümüzden 12 bin yıl önce başlayıp 10 bin yıl önce sonlanan dönem, avcı-toplayıcılar için kaynakların kısıtlı hale geldiği bir süreç oldu.

Avcı-toplayıcı toplulukları bir kriz durumuyla karşı karşıya getiren bu periyot, tarımın ortaya çıkışının kapısını açtı. ıklimin ılıman ve kurak olması nedeniyle yabani tahılların bol bulunduğu Verimli Hilal isimli bölgede toplayıcılığın yeni biçimi olan tahıl devşiriciliği (yabani tahılların toplanması, kimi zaman sulanarak verimin artırılması) yerini giderek bu tohumların doğrudan ekilmesine, yani yiyecek üretimine bıraktı: “Batı ve Orta Asya’da çiftçiliğin gelişmesi, kısmen buraların daha kurak olması ve besin kaynakları üzerindeki baskının daha fazla olması, kısmen de ehlileştirmeye uygun temel türlerin yaban çeşitlerinin mevcut olması yüzündendi -arpa, emmer buğ- dayı, sığır, koyun ve domuzlar.” (Faulkner, 2012: 30)

neolitik_yerlesim

Neolitik Devrim

Faulkner (2012: 21) açısından kritik değişimlerden bir diğeri şöyle gerçekleşmiştir: “Üçüncüsü, yaklaşık 10.000 yıl önce, iklim değişikliği ile yiyecek kıtlıklarının etkisiyle bazı topluluklar avcılık-toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş yaptılar.” Tarıma geçilebilmesi bazı teknolojik gelişmeleri gerektiriyordu. Öncelikle tahıllardan faydalanma teknolojisine (öğütülmesi gibi) sahip olmak gerekiyordu ki bu gelişme, yabani tahıl toplayıcılığı yapılırken sağlanmıştı. Yabani tahılların evcilleştirilerek ekimine MÖ 9. binyılda başlandı. Bunun yanında elde edilen ürünün depolanmasına imkan verecek topraktan kalıcı kapların yapılabilmesi gerekiyordu. Bu gelişme, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce sağlanmıştı. Bu gelişmeleri destekleyen bir diğer başarı da köpeğin yanına başka memelilerin evcilleştirilmesinin eklenmesiydi ki buna da günümüzden 10 bin yıl önce başlanmıştı.

Avcı-toplayıcı bir yaşamdan çiftçiliğe geçiş, istekli şekilde gerçekleşen bir dönüşümü değil bir zorunluluğu yansıtmaktaydı. [Afrika’nın Kalahari Çölü’nde yaşayan !Kung kabilesi üzerine çalışan Richard Lee (1999: 33), topluluk üyelerinden birinin şu sözlerini bize aktarır: “Dünyada bu kadar çok mongongo fıstığı varken neden toprağı ekelim”] Avcı-toplayıcı şekilde varlıklarını sürdürebilen topluluklar, dünyanın çoğu yerinde tarıma geçiş yapmadılar (evcilleştirecek hayvan ve bitki eksikliği koşullarını unutmadan). Sonuçta tarımsal faaliyet, bitmeyen sıkıcı bir rutin ve yorucu bir çalışmayı gerektiriyordu: “Arkeologlar pek çok bölgede yerlerini ilk çiftçilere bırakan avcı/yiyecek toplayıcılara göre ilk çiftçilerin daha ufak tefek olduklarını, daha kötü beslendiklerini, daha fazla ciddi hastalıklara yakalandıklarını, ortalama olarak daha genç yaşta öldüklerini gösterdiler.” (Diamond, 2013: 136) Ancak bir kere başladıktan sonra kolay kolay geri dönüş mümkün değildir.Elde edilen ürün artışına bağlı artan nüfusu artık avcı-toplayıcı ekonomi temelinde beslemenin imkanı kalmamıştır.

tablo

İlk dönem çiftçiliği, bahçecilik ya da çapa tarımı olarak geçer. Bahçe tarımında ya çapanın girebileceği yumuşak topraklı ırmak kenarında açılmış tarlalarda ekim yapılmakta ya da ormanda ağaçlar balta ile kesilip kurutularak tarım arazisi açılarak ekim yapılmaktadır. Bahçe tarımcılığı için ihtiyaç duyulan temel aletler; “ağaçları kesmek için balta, tohum ekmek üzere çürümüş yapraklardan oluşan toprakları kazmak için çapa ve olgunlaşmış ekini dermek için oraktır… balta başının ağır vuruşta dağılmadan dayanabilmesi için yeterince sert ve sıkı taştan olması gerekliydi… Başlıcaları granit ve bazalt olarak, yontulmaları son derece güç olan öteki kaya parçalarından, ağır bir öğütme ve cilalama süreciyle balta başları yapmak zorunda kalındı.” (McNeill, 2008: 31-2) Yenitaş (Neolitik) devri işte alet yapımında bu yeni teknolojinin kullanıldığı dönemi ifade eder. Neolitik dönemin başlarında karma bir ekonomik faaliyet geçerlidir. Bahçe tarımcılığının yanında avcı-toplayıcı faaliyet de sürmektedir. Zamanla avcı- toplayıcılık geride kalırken tarımın yanına hayvan besiciliği de temel ekonomik faaliyet olarak eklenecektir.

Bahçecilik, ilkel bir teknolojiye dayanmakta; çapa ile yapılan tarım topraktan yeterli verimi almaya imkan vermemektedir. Çapa toprağın derinlerine inerek alttaki daha canlı tabakanın toprağı canlandırmasını sağlayamaz. Çapa tarımında gübre kullanımı da yaygınlaşmamıştır. Dolayısıyla toprak kısa sürede verimsizleşmekte; köylüler bir süre sonra işledikleri toprakları terk ederek yeni tarlalar açmaya girişmektedir. Bu model, israfa dayalı, giderek artan nüfusu besleyemez bir nitelik taşımaktadır. Bu noktada insanoğlunun yaratıcı çözümü, hayvan besiciliğine onları tarlaya sürmeye imkan tanıyan koşu takımlarının eklenmesiyle sabanın ortaya çıkışı ile gelecektir.

Saban Tarımı

Faulkner’e göre (2012: 21) dördüncü dönüşüm olarak “kabaca 6.000 yıl önce, yeni toprak ıslahı ve yoğun [entansif] tarım teknikleri, uygun yerlerde yaşayan bazı toplulukların, çapalamaya dayalı ekimden sabana dayalı tarıma geçerek aldıkları mahsulü önemli ölçüde artırmalarına olanak tanıdı.”

Tarlaların sabanla sürülmesi, hem toprağın derinlerine ulaşılması hem de bu faaliyet sırasında kullanılan hayvanların toprağı gübrelemesi bağlamında toprağın verimliliğini büyük oranda artırmaktadır. Saban kullanımının yanısıra artık tarlaların sulanması için kanalların açılmaya başlanması, tarımsal faaliyetin nitelik değişimine imkan vermiştir. Elde edilen tarımsal ürün çok daha geniş nüfusları besleyebilir hale geldikçe köylerin çapı büyümüş; kentsel devrimin gelişiminin kapısı aralanmıştır: “…tarıma geçilmesinden binlerce yıl sonrasına kadar sınıfa ve devlet otoritesine benzeyen herhangi bir şey görünmüyor… Sınıf bölünmeleri, tam zamanlı bürokratlara silahlı adamlara dayanan yerleşik devlet aygıtının kurulması ve kadının ikincilleştirilmesi henüz ortaya çıkmamıştı. İnsanların hayatlarını kazanma biçimlerinde ikinci dizi değişiklikler, ‘neolitik devrim’in üzerine Gordon Childe’ın ‘kentsel devrim’ dediği şey eklenene kadar da ortaya çıkmayacaktı.” (Harman, 2009: 29)

memeli evrimiMarks ve Engels’in belirttiği gibi avcı- toplayıcılar gibi ilk çiftçiler sınıfsal bölünmelerin, devletin, çekirdek ailenin oluşmadığı bir toplumsal düzende “ilkel komünist” bir yaşam sürdüler. Bu yaşam biçiminde kırılma, saban kullanımıyla tarımsal üretimin çapının büyümesiyle önemli değişimlerin önü açılmış ama aslen kentsel devrimin gerçekleşmesiyle ilk sınıflı toplumlara başlangıç yapılmıştır.

Bu süreç kadının da tarihsel yenilgisinin yaşandığı bir dönemdir. Gerek avcı- toplayıcı toplumda gerekse bahçe tarımcılığında üretimin önemli bir parçası olan (hatta buğdayın evcilleştirilmesi, toprak kapların yapılması, tahıllardan ekmek yapılması gibi buluşlara imza atan) kadın saban tarımıyla üretim sürecinin dışına itildi. Bu durum, kadını zorlu çalışma yaşamından kurtarırken toplumsal yaşamda sahip olduğu yerin maddi zeminini ortadan kaldırdığından onu toplumsal konumunu ikincilleştiriyorlardı: “Erkekler, kadınları çapalama, yük taşıma ve çömlek yapma alanındaki ağır ama önemli görevlerinden kurtararak, üstün analık hukukunun ekonomik dayanakları ile ilişkisini kesmiş oldular.” (Childe, 1998: 79)

Nasıl Bir Dünya?

Jared Diamond, etkileyici eseri Tüfek, Mikrop ve Çelik’te gerçek bir hikayeye yer verir. Hikaye, Yeni Zelanda’yı içine alan bölgede yaşayan “aynı ortak atadan gelip farklı yönlerde gelişim göster”en (2013: 57) Moriori ve Maori toplulukları arasında geçmektedir: “Maoriler gruplar halinde Moriori yerleşim yerlerine geliyor, Moriorileri esir aldıklarını ilan ediyor, karşı çıkanları öldürüyordu. Morioriler örgütlü bir direniş gösterseler Maorileri o zaman yenebilirlerdi çünkü sayıları onlarınkinin iki katıydı. Gelgelelim Moriorilerin anlaşmazlıkları barışçı yöntemlerle çözmek gibi bir gelenekleri vardı… Morioriler henüz bu önerilerini yapamadan Maoriler toplu halde saldırıya geçti. Bunu izleyen birkaç gün içinde yüzlerce Moriori’yi öldürdüler, pek çoğunu pişirip yediler, geri kalanların hepsini esir aldılar, ileriki birkaç yıl içinde çoğunu da canlarının istediği gibi öldürdüler.” (2013: 53-4)

Yeni Zelanda’da çiftçilik yaparak geçinen Maorilerin bir kısmı, bu bölgenin çevresindeki Chatham Adaları’na giderek oraya yerleşmiş ve bu adadaki koşullar temelinde avcı- toplayıcı bir yaşama adapte olup Moriori halkını oluşturmuştu. Yeni Zelanda’da kalan Maoriler ise tarımsal faaliyeti geliştirmiş; bu toplumda ortaya çıkan artık ürünün çapının artmasıyla koşut olarak toplumsal ayrıcalıklaşma şekillenmişti. Aynı kökenlerden kısa bir süre önce farklı toplumsal koşullar temelinde ayrışma yaşayan bu iki halkın dünyası arasındaki uçurum öyle açılmıştı ki! Sonunda savaş yanlısı sınıflı bir tarım toplumuna dönüşmüş Maoriler, eşitlikçi bir yaşam süren kardeş Moriorilerin katilleri olabiliyordu.

Geleceğimizi hangi toplumsal yapının ilkelerini temel alan bir dünyada görmek isteriz peki? Morioriler mi Maoriler mi? Cevap açık bizce; cevaba götürecek yol da.

Kaynakça

Childe, G. (1998) Tarihte Neler Oldu, İstanbul: Alan.

Diamond, J. (2013) Tüfek, Mikrop ve Çelik, Ankara: Tübitak.

Faulkner, N. (2012) Marksist Dünya Tarihi, İstanbul: Yordam.

Harman, C. (2009) Halkların Dünya Tarihi, istanbul: Yordam.

Lee, R. (1999) “What Hunters Do For A Living, or, How To Make Out On Scarce Resources”, Man The Hunter, Chicago: Aldine, 30-48.

Lewin, R. (2008) Modern ınsanın Kökeni, Ankara: Tübitak. McEvedy, C. (2010) İlkçağ Tarih Atlası, İstanbul: Sabancı Üniversitesi.

McNeill, W.H. (2008) Dünya Tarihi, Ankara: İmge.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı