/ Polemik / Sendikaları Ne Yapmalı – Güneş Gümüş

Sendikaları Ne Yapmalı – Güneş Gümüş

on 12 Eylül 2014 - 22:12 Kategori: Polemik
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devrimci hareketin değişmeyen, önemli tartışma konularından biri sendikalar meselesi olmuştur. Çok yakın dönem içinde önce Greif, sonra da Soma üzerinden bu tartışma tekrar gündemimize geldi. Hem de sarsıcı ihanetler temelinde. Genç devrimciler sendika bürokratlarının (hatta bazı örneklerde sendika ağalığı boyutuna varmış olanlarının) bu tarz ihanetlerine tanık olduğunda sendikalara, sendikal mücadeleye karşı bir soğukluk geliştiriyor. Her ne kadar bu tepki oldukça anlaşılır olsa da sıkıntının kaynağını doğru tespit etmek; işçi sınıfının önemli mücadele araçlarından biri olan sendikalar konusundasınıfın kavgasının önünü açacak bir siyasal mücadele hattına sahip olmak gerekiyor.

Sendikalar konusunu ele alırken öncelikle bugün sendikaların durumunu analiz ederek bu bağlamda devrimci Marksist duruşu ortaya koymak doğru olacaktır. Bu yazı çerçevesinde ilk olarak Türkiye’de sendikal hareketin bugün içinde bulunduğu duruma göz atarak devrimci Marksistlerin vazgeçilmez mücadele alanlarından birisi olan sendikalar konusunda soru işaretlerine neden olan temel tartışmalara cevap üretmeye çalışacağız.

Sendikaların Bugünkü Ahvali

Türkiye’de sendika üyeliği son 30-40 yılın dip noktasına varmış durumda. Üretimin parçalanıp küçük işyerlerine yayıldığı, devlet işletmelerinin özelleştirildiği, sendikalara yönelik güçlü bir ideolojik saldırının hayata geçirildiği, taşeron sisteminin yaygınlaştırıldığı neoliberal çağın alametifarikası bu: sermayenin yoğun saldırıları karşısında işçi sınıfının silahsızlandırılması.

Aziz Çelik’in oluşturduğu bu istatistik, sendikalaşma oranındaki gerilemeyi 1980’lerden itibaren ortaya koyuyor. Bu rakamlar sadece işçi statüsünde çalışanları içermekte -onların da kayıtlı olarak istihdam edilenlerini.

Yıl Toplam İşçi Sayısı TİS Kapsamındaki İşçi Sayısı Sendikalaşma Oranı
1986  3.075.343  1.627.040  52,9%
1991  3.513.064  1.573.401  44,8%
1996  4.051.295  1.281.768  31,6%
2001  4.562.454  984.073  21,6%

(Kaynak: Aziz ÇELİK, Türkiye’de Sendika Üyeliği ve Sendikalaşma İstatistikleri,İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları dergisi, Yıl: 2004/ Cilt: 6 Sayı: 2 Sıra: 1 / No: 211)

 

AKP’li yıllar sendikaların gücünün daha da kırılmasına işaret ediyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2014 Ocak ayı istatistiklerine göre, Türkiye’deki toplam 11 milyon 600 bin işçiden -işçi statüsünde kayıtlı çalışan- 1 milyon 96 bininin sendikaya üyeliği bulunuyor. Yani sendikalaşma oranı %9,45. Sendikalı işçilerin büyük oranda üç büyük işçi konfederasyonunda örgütlü: Türk-İş, Hak-İş ve DİSK. İçlerinden en büyük olanı Türk-İş.

Türk-İş, kuruluşundan bu yana daha büyük oranda kamuda örgütlüydü. Siyasi iktidarlarla iç içe geçen bir ilişki temelinde emekçiler için çeşitli kırıntılar elde etme imkânına sahipti. Devletle içiçe geçmiş, Amerikan modeli sendikacılık anlayışıyla kurulan Türk-İş’in ajandasında (kimi istisnai dönemlerdeki taban basıncını saymazsak) mücadele olmadı. 1980 sonrasında özelleştirmelerle kamu işçileri büyük oranda azaldı; bu durumun Türk-İş üzerinde de küçülme yönlü bir etkisi oldu. Ancak yine de (özelleştirilen kurumlardaki işçiler dışında) kamu işçilerinin yerini taşeron işçiler alırken siyasi iktidarlarla karşı karşıya gelmek istemeyen Türk-İş onları örgütlemek konusunda genel olarak bir çaba göstermedi.

Türk-İş, hiçbir zaman devletten bağımsız bir sendikal örgütlenme olmasa da AKP iktidarının ilerleyen dönemlerinde bu konuda eşik aşıldı. AKP, 2007’deki genel kurul seçimlerinde Türk-İş yönetimini kendine yakın isimlerle yeniden dizayn etti. Böylece Türk-İş, bir bütün olarak toplumsal muhalefetin bir parçası olmaktan tam anlamıyla koptu. Sermayenin en saldırgan iktidarı olan AKP’nin vahşi neoliberal programına karşı işçi sınıfı cephesinden en ufak bir muhalefet gelmemesi konusunda en büyük dayanak Türk-İş oldu.

Türk-İş, farklı işkollarında örgütlü irili ufaklı çok sayıda üye sendikadan oluşan bir konfederasyonTürk-İş’e üye bütün sendikaların mücadele, siyasi iktidarla ilişkiler konusunda aynı pozisyonda olmadığını belirtmek gerekiyor. Yönetime muhalif sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu [Basın-İş, Belediye-İş, Deri-İş, Hava-İş(yönetimi artık AKP’lilere geçti), Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tezkoop-İş, Tümtis, TGS], Türk-İş’ten ayrı davranarak diğer sendika konfederasyonlarıyla ortak eylemler gerçekleştirebiliyor.

Türk-İş içinde sendikacılıkla yakından uzaktan ilişkisi olmayan Türk Metal gibi sendikalar da bulunuyor. Lüks oteller, televizyon kanalları, akaryakıt istasyonlarıyla patronluğa soyunan, 1 milyar tl’den fazla yatırımlara sahip olan Türk Metal, metal sektöründe emekçilerin mücadelesi karşısında yakın ilişkide olduğu MESS patronlarının sopası (fiziki şiddet de dahil olmak üzere) olarak hizmet görüyor. Türk-İş bünyesinde işletmeciliğe soyunan başka çok sayıda sendika olduğunu da ekleyelim.

Türk-İş yönetiminin günahları, patronluğa soyunmakla sınırlı da değil. Sendika yönetimine kazık çakanlar mı dersiniz; sendika yönetimine gelerek işçi aidatları üzerinden yedi ceddine servet yapanlar mı; mücadele etmek isteyenlere-farklı sendikalarda örgütlenenlere fiziki saldıranlar gerçekleştirenler mi dersiniz; Tez Koop İş sendikasının genel başkanı iken toplu sözleşme imzaladığı firmada faaliyet gösteren taşeron şirket sahibi olanlar mı…Kokuşmuşluk adına ne ararsanız Türk-İş ve bağlı sendika yönetimlerinde bulmak mümkün. Türk-İş ve ona bağlı sendika yöneticileri için -en azından büyük çoğunluğu adına- sendika bürokratı kelimesi çok hafif kaçar; sendika ağası ya da mafyası daha uygun olacaktır.

İşçi sınıfının diğer bir sendikal örgütlenmesi ise DİSK. Adı devrimci olan bu konfederasyonunun devrimcilikle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor. 1980 öncesinde işçi sınıfının militanlığıyla yarattığı basınç temelinde mücadeleci bir görüntü arz ediyordu. 12 Eylül sonrasında 1992’de faaliyetine yeniden başladıktan sonra ise hem örgütlü gücü zayıfladı, hem de işçi sınıfı mücadelesinin öncü güçlerinden olma niteliğini kaybetti. 100 bin civarı işçinin örgütlü olduğu DİSK, günümüzde bir emek örgütü gibi değil de bir “sivil toplum örgütü” imiş gibi davranıyor. Kurulduğundan beri daha çok özel sektörde örgütlü olan DİSK’in en büyük sendikası CHP’li belediyelerde örgütlenmeye dayanan Genel-İş; en etkili sendikalarının başında ise Birleşik Metal-İş geliyor.

DİSK de profesyonel sendikacılığa dayalı bir örgütlenme modeli temelinde işliyor; Türk-İş ile denk tutulacak gibi olmasa da sendika bürokrasisi gözlerden kaçacak gibi değil. En son Greif direnişine ihanet eden Tekstil Sen’in genel başkanı Rıdvan Budak’ın 1977’den beri DİSK’in sendika yönetimlerinde olduğunu söyleyelim. Ya da Beltaş işçilerini CHP’li Beşiktaş belediyesiyle karşı karşıya gelmemek için yarı yolda bırakan Genel-İş şube ve genel yönetimi örnek verilebilir.

İşçi sınıfının kamu çalışanı statüsündeki bileşenleri açısından ise görünürde sendikalaşma oranı daha yüksek. 2 milyon 135 bin kamu emekçisinin 1 milyon 470 bini sendikalı; yani oran %70’e yakın. Ancak gerçek göründüğü gibi değil. Kamu emekçilerini örgütleyen üç büyük konfederasyondan Memur-Sen (708 bin üyeli), bir sendika değil; AKP’nin kamu çalışanlarına uzanan eli pozisyonunda bir sivil toplum örgütü.

Kamu emekçilerinin sendika aidatı devlet tarafından ödeniyor; toplu sözleşme-grev hakkı yok… Kamu emekçilerinin gerçek anlamda sendikası olan KESK’in üye sayısı ise 237 binle sınırlı. KESK kurulduğu döneme göre çok kan kaybetti; bunun nedeni de emekçilerin haklarını sokakta mücadelesiyle söke söke alan bir sendikanın bu mücadele çizgisini terk etmesiyle etkisizleşmesi oluşturuyor. KESK her ne kadar hala toplumsal muhalefetin en önemli örgütlerinden olsa da eski etki ve gücüne sahip olmadığı görülüyor. Profesyonel sendikacılığın sınırlı kaldığı KESK içinde sendika bürokrasisinin tutucu etkisi hissediliyor.

Kısacası sendikal mücadelenin 1970’lerden itibaren en zayıf olduğu bir dönemdeyiz; ancak Türkiye’nin birçok noktasında sendikalaşma mücadelesi sürüyor. Sendikaların ihanetlerine, sendikalaşmanın zorluklarına rağmen emekçiler “en kötü sendika, örgütsüzlükten iyidir” hissiyle örgütlenmek için mücadele veriyorlar. 2014’e taşan direnişlerin önemli br kısmı sendikalaşma için verilen kavgalar: BEDAŞ (İstanbul), Beltaş (Beşiktaş), Crown Bevcan (İzmit), Çukurova Kargo (Mersin), Hakan Plastik (Çerkezköy), Kumport (Ambarlı), Luna Elektronik (İzmir), Migros (İstanbul), Narin Tekstil Karaca (Bayrampaşa), Punto Deri (Zeytinburnu), Standard Profil (Manisa), Zorlu Tekstil (Denizli), Ağaoğlu Tekstil (Uşak), Ege Doğaltaş ve Traverten (İzmir), TÜVTÜRK (Ankara / Antep)…

Atsan Atılmaz, Satsan Satılmaz

Türkiye’de devrimcilerin sendikalarda çalışmaması gerektiğini söyleyecek kadar sol sekter bir tavır etkili olmadığından bu konuyu tartışma dışı bırakabiliriz. Ancak yine de sendikalar arasında ayrım yaparak KESK ve DİSK’e derin anlamlar yükleyip Türk-İş içinde çalışmak konusunda farklı tutum geliştirenlerle karşılaşmak mümkün. Oysa ki Troçki’nin de belirttiği gibi devrimcilerin görevi işçi sınıfının bulunduğu her alanda olarak onu sınıf bilinciyle donatmak ve sınıf mücadelesini ilerletmek için onu öne çekmektir:

“Gerici sendikalarda çalışmayı reddetmek, gerici liderlerin etkisi altındaki işçi kitlelerini az gelişmiş ya da geri durumda bırakmak anlamına gelirdi. Devrimciler kitlelerin bulunduğu her yerde mutlaka çalışma yapmalıdırlar. Proleter ve yarı-proleter kitlelerin bulunduğu kurumlar, topluluklar ve derneklerde –en gerici olanlarda bile- sistematik olarak, azimle, ısrarla ve sabırla ajitasyon ve propaganda yapmak için her türlü fedakarlığa, en büyük engelleri aşmaya hazırlıklı olmalısınız… Sendikalara girdiğimiz, aralarında bulunduğumuz, ve her ne pahasına olursa olsun onlarla komünist çalışmayı yürüttüğümüz sürece, her türlü fedakarlığı yapmaya, ve hatta –eğer gerekirse- çeşitli manevralara, hilelere ve illegal yöntemlere, kaçamak ve bahanelere başvurmaya … yatkın olmalıyız.”

Sadece çalışmanın en kolay olduğu mevzilerde mücadele yürütmek devrimciler açısından kabul edilemez bir konformizmi ifade eder; ötesini değil. Devrimciler kendilerini geniş emekçi yığınlardan izole etmekle değil, hangi koşulda olursa olsun onlar içinde mücadele yürütmekle görevli bilmelidir.

Sarı Sendika?

Sendikalar, ortaya çıkışından itibaren işçi sınıfının sömürülme koşullarını iyileştirmek için yola çıktılar -adını net şekilde böyle koymasalar da- bu sömürü çarklarını yıkıp geçmek için değil. Dolayısıyla sendikal örgütlenme ve mücadele biçimleri arasında elbette ki farklar bulunmakla birlikte -devrim dönemleri dışında- nihai olarak işçi ile patron arasında aracı pozisyonda bulunan sendikalar, işçi sınıfının mücadelesini belli sınırlar içinde tutacaklardır. Bu gerçek Türk-İş için de, DİSK için de, KESK için de geçerlidir. Bunu devrimcilerin unutmaması gerekir.

Devrimciler açısından yapılacak bir başka hata da sendikaları statik, değişmez olarak kabul etmektir. Sendikalar, sendika bürokrasisini oluşturan küçük yönetici kesim dışında emekçilerden oluşur. Dolayısıyla bir sendika şubesinde militan-mücadeleci az sayıda öncü işçi bile önemli farklar yaratabilir. Bakın Feniş direnişine. Hak-İş’e bağlı Çelik-İş sendikasının Kocaeli-Gebze şubesinde örgütlü olan Feniş işçileri mücadeleci bir çizgiyle bir işçi direnişine imza atıp Hak-İş’i kendilerini desteklemeye zorlayabilmektedir. Ya da Yatağan işçilerine bakın. Türk-İş’in AKP’nin hegemonyasına girmesine hizmet eden Tes-İş başkanı Mustafa Kumlu’nun sendikasına bağlı Yatağan işçileri özelleştirme karşıtlığı temelinde AKP’yi zora sokan bir mücadelenin öncüsü olabilmektedir. Hatta bu mücadelelerini, Tes-İş bütün engellemelerine rağmen 25 yılı aşkın bir süredir sürdürebilmektedir. Aksine DİSK’e bağlı Tekstil-Sen, Greif işçilerinin direnişinin arkasından bıçaklayarak patronla anlaşmaya girişebilmektedir.

Sendikalarda Nasıl Mücadele Etmek Gerekiyor?

Türkiye’de sendikal örgütlenmenin önemli bir kısmını iktidarla içiçe girmiş ilişkilere sahip, mücadeleden öcü görmüş gibi kaçan sendikal konfederasyonlar oluştursa da ülkede sendikalaşma oranı yine de yerlerde sürünmektedir. Bunun nedeni açıktır; patronlar en kötü sendikaya bile tahammül etmek istememektedir. Çünkü işçi sınıfının örgütlü gücü bugün kullanılmasa da geleceğe dönük bir potansiyeli ifade etmekte ve sermayenin saldırıları karşısında işçilerin direnme gücünü artırmaktadır. Bu nedenle en kokuşmuş, en satılmış sendikaların örgütlenmesi bile patronlarda alarm zilleri çaldırmaktadır. Örneğin, Nergiz Tesktil’de borçlarını ödeyemeyen patron Cavit Çağlar’ı kollayan, borçları nedeniyle hapse atıldığında cezaevi önünde işçileri toplayıp destek eylemi yapan Teksif’e üye oldukları gerekçesiyle Denizli’deki Zorlu Tekstil’de çalışan emekçiler işten atılabilmektedir. Ya da 2011’de Mersin limanında sendikal çalışma nedeniyle işten atılan işçilerden direniş çadırlarını kaldırmasını isteyen Liman-İş’e üye olmak Ambarlı’daki Kumport’ta işten atılma nedeni olabilmektedir. Kısacası sendikalar, patronların sınıf bilinciyle farkında oldukları gibi işçi sınıfının önemli mücadele örgütleridir; devrimcilerin bu alanları sendika bürokrasisinin istediği gibi at koşturmasına bırakması mümkün değildir.

Peki devrimciler sendikalarda nasıl mücadele yürütmeli? Sendikalardaki mücadelesinde devrimcilerin ilk önceliği işçileri mücadelenin öznelerine dönüştürmek olmalıdır. Sendika yönetiminin sendika bürokratlarına terk edildiği koşullarda militan bir sendikal mücadele hattının oluşturulması mümkün değildir. Dolayısıyla işçilerin sendikaların pasif üyeleri değil, aktif belirleyenleri olması adına devrimciler müdahalede bulunmalı; bunun araçları yaratılmalıdır. Öncelikle sendika bürokrasisi üzerinde basınç oluşturacak bir taban inisiyatifinin yaratılması gerekir. Bu taban inisiyatifi sendikada örgüt içi demokrasinin işlemesi için mücadele vererek karar mekanizmalarında işçilerin sözlerinin geçmesini sağlamaya çabalamalıdır. Böylece sendika bürokrasisinin tabandan kontrol edilmesi yönünde bir çaba yükseltilirken emekçilerin bu deneyimlerle sınıf bilinçlerini geliştirmeleri ve özgüven kazanmaları; dolayısıyla da gelecek mücadelelerin önünü açacak öncü işçiler olarak yetişmeleri mümkün olacaktır. Sendika içinde devrimcilerin bu yönde mücadelesi, meşakatli-yavaş ilerleyen bir çabaya denk düşse de bu şekilde gelişecek öncü işçiler geleceğin kazanılmasının neferleri olacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!