/ Polemik / “Sol Liberalizm” Devrimci Saflardan Ayrışıyor: Düşene Bir Tekme De Bizden Olsun!

“Sol Liberalizm” Devrimci Saflardan Ayrışıyor: Düşene Bir Tekme De Bizden Olsun!

on 12 Eylül 2014 - 21:36 Kategori: Polemik
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
12 Eylül referandumunun ardından Türkiye sol hareketinin derin bir ayrışma içine girdiği, safların netleşmeye, söylemlerin keskinleşmeye başladığı yazılıp çiziliyor. Bu ayrışmanın tarafları sol liberaller tarafından şu şekilde ilan ediliyor: bir yanda, bireysel hak ve özgürlüklerden, demokrasiden, insan haklarından yana, askeri vesayete karşı özgürlükçü bir sol; diğer tarafta tercihini ulusalcılıktan, askeri darbelerden, başçavuş yalakalığından yana seçmiş bir sol. Tablo bu kadar vahim! “Özgürlükçü sol”  ya da bizim yazının geride kalan kısmında kullanacağımız ifadeyle liberal solun algı dünyası bu kadar daralmış durumda.
Sol liberallerin, “Türkiye solu”nu rakipten öte düşman olarak karşıya koyarak, ona ithafen olmadık karalamalarla, kendilerine düzen tarafından açılan kapıdan geçmeye çabaladıkları açık. İktidar yalakası burjuva gazeteler, televizyonlar, sola karşı nefretini kusan, işçi ve emekçi sınıflara kapitalizmden başka alternatif olmadığını, Marksizm’in öldüğünü, yeni bir sosyalizm anlayışının oluşturulması gerektiğini anlatan liberal aydınlarla solcu(!)larla süslenmiş durumda. Buralarda akla hayale sığmaz maskaralıklar yaşanıyor. Örneğin, TV’de bir tartışma programında kendisini liberal olmakla eleştirenlere DSİP başkanı Doğan Tarkan’ın küçük bir çocuk mızıkçılığıyla “Siz bana liberal derseniz, ben de size başçavuşun solu derim.” sözleriyle nasıl cevap verdiğini bu programı izleyenler hatırlayacaktır. Bir televizyon programının veya dönemsel bir değerlendirmenin ötesinde, yaşanılanlar liberal sol şahsında kronikleşmiş bir ruh sarsıntısıdır. Sol liberaller savunusuna geçtikleri düzenin pislikleri ölçüsünde kendilerini daha fazla saldırganlaşmak, bunu yaparken de önlerinde duran her türlü soruna karşı bir bilinç bulanıklığı yaymak zorunda hissediyorlar. Onların bir suçu da yok aslında; efendileri istiyor, onlar yerine getiriyor!
Bu karşılıklı ilişki içerisinde köle efendisinden, ona nasıl yaranabileceğine dair çok şey öğreniyor. “Bir hafta daha Radikal 2’de yayınlanan bir yazının doğrudan eleştiri konusu olmak can sıkıcı. Bu defa da Mustafa Kemal Coşkun tarafından gene ağır biçimde eleştirildim.” (Doğan Tarkan, Özgürlüklerin Genişlemesi İçin, 5 Eylül 2010, Radikal İki) gibi, eleştiri karşısında yaşanılan can sıkıntıları ve tahammülsüzlük, giderek bağrından çıktığı değerlere yabancılaşma, davranış kalıplarını biçimlendirmektedir. Elbette bu durum liberalizmin sol içinde gelişip filizlendiği tarihsel akışın kendisine bulduğu bedenen uyan bir yatak, mantıki bir sonuçtur.
Neyse ki Türkiye’deki burjuva siyaseti arenası onlara büyük fırsatlar sunuyor. Egemenlerin bağrında açılan kocaman yarık, kara bir delik gibi pusulasını şaşıranları yutuyor, hem de onlar farkında olmadan. Kürt sorunu, askeri vesayet, demokratikleşme gibi konular Marksizm’i ehlileştirip bizlere ideolojik olarak işkence yapabilecekleri derecede kavramları tahrif etmelerine imkân sunuyor. Birinci olguyla AKP’nin “değişimci-dönüşümcü” yüzünü ehveni şer’e sığınarak meşrulaştırmakta zorluk çekmezlerken; ikinci olgu üzerindeki tutumlarıyla (örneğin Kürt sorunu konusundaki tavırları), liberalizmin üzerlerine sıçrattıkları çamuru mümkün olduğunca sola yaslanarak saklamaya çabalıyorlar. Meselenin bizim açımızdan sıkıntı yaratan noktası da tam olarak burası. Çünkü egemen sınıfların AKP-TÜSİAD sermayesi işbirliğindeki hegemonya projesine doğrudan bu kanallar üzerinden ikna olmayacak kesimleri eklemleme görevi sol liberalizmin üzerine yıkılmış durumda. “Sol liberalizm” kavramını kullanmanın, ele aldığımız aydın-entelektüel-akademisyen camia için fazlaca şirin kaçtığı bir gerçek. Çünkü, saltanatını tamamen Marksizm’in katlinden, işçi ve emekçi sınıfların ideallerinin geçmişte yaşadığı yıkımdan ve kendisini sonsuza kadar alternatifsiz addeden küresel kapitalizmin, tarihi sınıf mücadelesi yoluyla ilerletmeye göz koymuş devrimci eğilim karşısında başlattığı ideolojik saldırılarından kurmuş bir hareketi ele alıyoruz. Elbette pek çoğu kendisine atfedilen solculuğunun yanında liberal tanımlamasını görmek istemiyor, bu kavramın yerini “özgürlükçü, yeni” gibi terimler alıyor. Misal, Eyüp Can bile Radikal’de “devrim” yaparken, sol liberal bir yönelime ağırlık vereceğini değil, özgürlükçü sol bir gazete yaratacaklarını ilan ediyor. Kimileri kendi sol kimliklerinin yanına liberalizmi enjekte ederken, Eyüp Can gibi süzme muhafazakâr-liberallerse açılan bu gedikten yararlanarak yeni bir müttefik kazanıyorlar; hatta onların kılıklarına bürünebiliyorlar.
Referandum Süreci ve AKP’yle Açık İşbirliği
Referandum kampanyasının sürdüğü dönem, sol liberalizmle AKP’nin adeta balayı oldu. Demokratikleşme ve sivilleşme söylemleri altında hep aynı teraneleri, AKP’nin yetmediği yerde sol liberallerden dinledik. Trajik bir şekilde sol liberallerin başını çektiği “Yetmez Ama Evet!” kampanyası AKP’nin söylemi haline dönüşüverdi. AKP Haziran’daki genel seçimin temel sloganı olarak, yeni bir anayasa paketi hazırlanması gereğini seçim politikalarının merkezine yerleştirecek. Liberallerin üzülmelerine gerçekten gerek yok. Anayasa değişikliğinin yetmeyen kısımları için çok fazla beklemelerine gerek kalmayacak.
Peki, liberaller AKP’ye istedikleri “demokratik” dönüşümleri gerçekleştirebilecek bir parti gözüyle nasıl bakabiliyorlar? Hakkını vermek gerek, Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin bu zokayı yutturabilmek için gözyaşları sel oldu aktı. Mecliste neredeyse bütün AKP grubunun gözyaşları, 12 Eylül darbecilerinin 17 yaşında darağacına gönderdiği Erdal Eren ve ilk idam olan Necdet Adalı ve elbette onlardan daha çok saygı duydukları idam edilen faşistler için sel oldu aktı. AKP ve sol liberaller bizlere referandumda 12 Eylül’ün yargılandığını durmaksızın anlattılar. Fark ise şuradaydı: İdam edilen devrimciler için dökülen gözyaşlarını bir kenara bırakırsak, AKP pragmatik oy hesapları uğruna daha çok, 12 Eylül’ün “mağdurları” olan faşistler, eski MHP’liler ve sağcılar üzerine oynarken, solculara 12 Eylül’le hesaplaşma vaktinin geldiğini anlatmak liberallere düştü. Bu konuda liberal sol içerisinde iki önemli simaya başvuracağız:
“12 Eylül’de halkoylamasını güven oylamasına dönüştüren solcuların önemli bir kısmı bugün topluma güvenmediği için bu ipe sarılıyor. 12 Eylül günü evet oyu kullanan özgürlükçü, demokrat sol seçmenler ne, AKP’ye evet diyecekler ne de Erdoğan’a güvenoyu verecekler. “Halk için, halka rağmen” sloganının arkasında yatan zihniyetle göbek bağlarını kestikleri için, özgüven içinde evet diyecekler.” (Ahmet İnsel, Güven oylaması değil halk oylaması, 7 Eylül 2010)
“Eğer “evet” oyları kazanırsa toplum daha fazla özgürlük için, 12 Eylül Anayasası’na karşı mücadele için daha kararlı bir hale gelecek. Kendisine güveni artacak… Evet kazanırsa, toplum özgürlükler için mücadele etmekte daha kararlı olacaktır ve bu kararlılığı sokağa çıkarmak ve daha kapsamlı özgürlükleri savunmak için sosyalistlerin önünde yeni bir yol açılacak.” (Doğan Tarkan, Özgürlüklerin Genişlemesi İçin, 5 Eylül 2010, Radikal İki)
12 Eylül’le Hesaplaştık! Peki Ya Sonrası?
12 Eylül Referandumunun üzerinden nerdeyse beş aylık bir zaman geçti. Henüz 12 Eylül’le hesaplaşmanın önünde açılan bir yol göremedik. Aksine referandum, AKP’nin sınıf düşmanı politikalarına ve emekçilerin haklarına yönelik saldırılarına karşı koyanların, kendilerine dayatılan geleceksizliğe karşı başkaldıran öğrenci gençliğin önündeki yollara polis işbirliğiyle set çekilmesiyle sonuçlandı. AKP size 8 yıllık iktidarı boyunca hiç mi bir şey öğretmedi, “demokratikleşme” dediğiniz şeyin ancak oyları artırmak için sallanan bir terane olduğunu hiç mi göremediniz?
Sormak gerek işçiler ve emekçiler torba yasaya karşı eylem yaparken, gençlik geleceğini sokaklarda kovalarken bu baylar ne yapıyorlardı? Bu sorunun cevabını isterseniz Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesine verdiği bir röportajdan alalım:
“Devrimci Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanı Doğan Tarkan da gerginliğin artmaya devam etmesi halinde (öğrenci eylemlerini kastediyor.) başka güçlerin bu durumu kullanabileceğine vurgu yaptı. “Öğrenciler çok ağır bir şiddete maruz kaldı. Devlet ve hükümet daha sakin davransa, polisin şiddetini önlese daha iyi olurdu.” diyen Tarkan, yumurtalı bir tepkiden ziyade alkışla veya benzer bir yöntemle verilecek bir tepkinin daha doğru olacağını söyledi. “Şiddet kullanmanın yanlış olduğu çok açık.” dedi.” (Demokratik Tepkiye Evet, Şiddete Hayır, 11 Aralık 2010, Zaman)
Doğan Tarkan devleti sakin olmaya, şiddetten uzak durmaya çağırıyor; öte yandan öğrenci eylemlerinin başka güçler tarafından kullanılabileceği varsayımını, aynı çirkin kampanyayı döne dolaşa gazetesinde işleyen cemaat gazetesine açıklıyor.
atırlanacaktır liberal-İslamcı basında sık sık eylemlerin bir Ergenekon operasyonu olduğu savunuluyor, bununla da yetinilmeyerek tam da Doğan Tarkan’ın öğrenci eylemlerine pislik attığı sayfalarda “Marksist Bakış” da dâhil olmak üzere pek çok sol grup, Ankara emniyetinden alınmış bir haberle eylemlerin arkasındaki “karanlık güçler” olarak yaftalanıyordu.
Tarafsız Yargı mı Demiştiniz?
AKP’ye verilen açık desteğe kamuoyunu ikna edebilmek için, öncelikle AKP’nin yargı üzerinde ve İslami konularda gizli bir ajandasının bulunmadığına ikna etmek gerekiyordu. Bizim liberaller boş durur mu:
“Yürütmenin yargı üzerinde tahakkümünün pekişmesi iddiası bugünkü duruma göre nesnel açıdan savunulması zor, daha çok niyet okumayla varılabilecek bir değerlendirme olmaktan öteye gitmiyor.” (Ahmet İnsel, Güven oylaması değil halk oylaması, 7 Eylül 2010)
Bizleri de korkulardan beslenmekle suçlamamaları için sözü, başını evet kampının renkli simalarından Osman Can’ın çektiği Demokrat Yargı Derneği’nden hâkim Faruk Özsu’ya bırakalım:
“Çok açık söylüyorum: Yeni oluşan HSYK’nın tahmin edilen ideolojik yapısı ve gücü karşısında bir yargıcın Başbakan aleyhine karar verebilmesi için kelleyi koltuğa almış olması gerekir.”  (Faruk Özsu, İşler Değişti, 23 Ocak 2011, Radikal İki)
Adamcağız daha ne kadar açık konuşsun! Halbuki liberal solun AKP’den beklentisi yargıyı kontrol altına alması değil, toplumsal özgürlükler alanını genişletmesi ve daha fazla demokratikleşmesi değil miydi? Hepimizi özgürlüklerin genişlemesi için hep bir ağızdan AKP’yi itelemeye çağırmıyorlar mıydı? Maalesef AKP’nin özgürlük dünyası daha başında kendi kabuğuna dayandı; bu sınırların da, emekçi sınıflar gerçek anlamda ipleri eline almadan aşılamayacağı görüldü.
İşçi Sınıfı ile Ayrılan Dünyalar
Ancak sol liberaller, tarihsel olarak işçi ve emekçi sınıfların yükselteceği mücadelenin, tarihin devindirici gücü olduğunu unutalı çok uzun zaman oluyor:
“… İşçiler ve dar anlamda işçi sınıfı geleceğin toplumunun tohumlarını içinde barındıran, umut dolu bir geleceğin kendisine içkin olduğu kurtarıcı sınıf statüsünü yitirdi. 1970’lerde hala gerçek hayattaki işçilere benzemeyen, yağız, iri pazulu, atletik vücutlu işçi resimleri birçok sol hareketin dergilerini, pankartlarını süslemeye devam etse de, bu üstün insan figürleri geçmişten kalan bir simgenin zaman içinde gerçekliğinden özerkleşerek mitoslaşmasını ele veriyordu. Bir zaman sonra onlar da kayboldu.” (Ahmet İnsel, Üç Tarihsel Şok ve Solun Geleceği, Birikim 249, s.11, Ocak 2010)
Tarihin ironisi belki de burada. Aynı Ahmet İnseller, aynı sol liberaller bugün Tunus ve Mısır işçi sınıfının zorba diktatörleri devirmesini “gönül”den alkışlıyorlar. Devam edelim. Aynı yazıda Ahmet İnsel işçi sınıfını rafa kaldırmakla da yetinmiyor ve onun rolünü tam da karşıtı olan sınıfın temsilcilerine bırakıyor:
“Sola özgü politikaların liberal sağ hareketler tarafından hayata geçirilmesine, liberal sağın soldan anlamlı biçimde insan kaynağı devşirmesine şahit olabiliyoruz.”(agy, s.13)
Burada bir noktaya parantez açmak gerekiyor. Ahmet İnsel bugün sol liberallerin izlediği siyaseti anlayabilmek için bir püf noktası veriyor. Sol liberaller özellikle toplumun temel sorunu olarak kabul ettikleri askeri vesayetin çözülmesinde İslami hareketlere büyük anlamlar atfetmektedirler. AKP ile başını TSK, CHP ve devlet bürokrasisinin çektiği Kemalist blok arasındaki savaşımda bu çelişkiyi çözebilmenin en kolay yolu olarak AKP ile işbirliğini seçmektedirler. AKP ile işbirliği şimdilik sandıklarda ve kalemlerde gerçekleşmiş durumda. Şimdilik, Roni Margulies’in 2007 seçimlerinde bağımsız sol adaylar olmasaydı AKP’ye oy verebileceğini açıklamasını, AKP Gençlik Kolları’nın seminerlerine konuşmacı olarak çağrılmasını, referandum sürecinde “Yetmez ama evet” kampanyası afişlerinin AKP’nin kampanya çalışmasından sorumlu şirket tarafından asılmasını ve karşıt noktadan hareketle Recep Tayyip Erdoğan’ın referandumun sonuçlandığı gece yaptığı teşekkür konuşmasında “Devrimci Solcu İşçi Parti”li kardeşlerine teşekkür etmesini bir kenara bırakırsak elimizde somut işbirliğine dair “açık bir kanıt” bulunmuyor. Meselenin bir diğer boyutu İslamcılarla açık işbirliğinin sokaklarda karşılığını bulmuş olması. Sol liberaller ve özellikle burada DSİP çevresinin hakkını teslim etmek gerek; darbelere karşı Vakit gazetesiyle, Nazlı Ilıcak’larla, Hak-İş, Memur Sen gibi sahte sendikalarla, Mazlum-derlilerle, Genç Sivillerle bir an olsun sokakları terk etmediler. Topluma sürekli TSK içerisindeki General Kornilovlarla* nasıl mücadele edile(meye)ceğini gösterip durdular. Kısacası, Bolşevik bir politika olarak yüz yıla yakın süredir işçi sınıfının mücadele haznesinde saklanan “Birleşik İşçi Cephesi” taktiğini bir çırpıda sınıf işbirliğine dönüştürmeyi başardılar. Lenin ve Troçki eminiz bu “Marksistler” yüzünden mezarlarında ters dönüyorlardır. Lenin diyor ki:
Benim inancım şu ki, ilkesizliğe düşenler (Volodarski gibi) hükümeti savunma fikrine, ya da (diğer Bolşevikler gibi) sosyalist devrimcilerle birlikte Geçici Hükümeti destekleyen bir blok fikrine kayan insanlardır. Bunların tutumu tamamen yanlış ve ilkesiz bir tutum. Biz ancak iktidar proletaryaya devredildikten sonra, bir barış önerisinde bulunulduktan sonra, bankalarla yapılan gizli anlaşmalara ve bunlarla kurulan bağlara bir son verildikten sonra –ancak bunlardan sonra- savunmacı bir tutumu benimseyeceğiz… O günler gelinceye kadar biz proletarya devrimini savunuyoruz; biz hükümetin destekçisi değiliz.” (Aktaran Tony Cliff, Lenin 1)
Teslimiyetçi Kölenin Solla Alıp Veremediği
Liberallerimiz ar damarlarını sonuna kadar çatlatmıştır. Bir itirazda bulunduğunuzda tıpkı Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesine verdiği röportajdaki gibi “Türkiye solunun bütünü halkı koyun olarak görüyor.” demekten kendilerini alamayacaklardır. Ayrıca kendi zayıflıklarını veya devrimci hareketin dönemsel güçsüzlüğünü AKP’yi desteklemenin bir aracı haline dönüştürmeye çalışacaklardır. Mesela Doğan Tarkan Zaman’daki röportajına solun bütününü yaftaladıktan sonra tıpkı sahibine her şeyini satmış bir kölenin acizliğiyle şöyle diyor:
“Solun bütünü koyun gibidir. Bütünü bu ruh halinde. Şimdi bakın ilginç bir şey yaşıyoruz şu günlerde. İşte bu Hanefi Avcı’nın arkasında Devrimci Karargâh örgütü var iddiası. Bu operasyon üzerine fazla bilgim yok ama bir kısım solcu gözaltına alındı. Bunları pek tanımam ama benim eski örgütümden gelen insanlar. Bize anlattıkları şu: Solun yükselişini önlemek için AKP bu operasyonu yapıyor! Bu o kadar kendini beğenmiş ve dünyadan bihaber bir iddia ki. Toplam yüz kişisin. Yüz kişi, iktidar bizi yok etmek için bu operasyonu yapıyor diyor. İktidar üf dese yok olacağız zaten. O kadar zayıfız.” (Asıl Mücadele Şimdi Başlıyor, 14 Eylül 2010, Zaman)
Bu ifadelerin, kendisine “devrimci” diyen birisi açısından vermesi gereken utancı bir kenara bırakarak, karşımızdaki anlayışın kökenlerini bulmak amacıyla tarihten yararlanabiliriz. 1904 yılında o dönem Menşeviklerin gazetesi olan Iskra şöyle yazıyor:
“Rusya’daki mücadele sahnesine baktığımızda ne görüyoruz: Çarlık otokrasisi ve liberal burjuvazi. Bunlardan ikincisi örgütlü ve muazzam bir özgün ağırlığı var. Emekçi kitleler bölünmüş ve yapabilecekleri hiçbir şey yok; bağımsız bir güç olarak yokuz; öyleyse görevimiz bu ikinci güce liberal burjuvaziye destek olmaktır; ona cesaret vermeliyiz ve hiçbir şekilde proletaryanın bağımsız taleplerini öne sürerek onu korkutmamalıyız.” (Aktaran Tony Cliff, Lenin 1-Partinin İnşası, s.159)
Görüldüğü üzere o dönem Menşeviklerin yapmaya çalıştığı şey neyse, bugün DSİP çevresi ve Doğan Tarkan da tam olarak sınıf işbirlikçiliğinin gereklerini yerine getiriyorlar. Taraf sayfalarında 1968 gençlik hareketinin katledilmiş önderlerine olmadık hakaretler, İslamcılarla kol kola yapılan mitingler, Doğan Tarkan’ın Zaman gazetesindeki röportajında ifade ettiği gibi partinin ambleminde yer alan kızıl yumruğun insanları ürkütebileceğini, daha şirin semboller bulmak gerektiğini söylemesi, referandumda AKP’ye verilen “yetmez ama evet” aşısı, cemaat gazetesine güçsüzlük gösterisi ve daha pek çok örnek… Karşılığında da en fazla, isimlerini bile doğru düzgün söyleyemeyen başbakandan alacakları bir teşekkürdür. Doğan Tarkan, Zaman gazetesinde bu teşekkürü aynı yalaka üslupla başbakanın inceliği olarak niteledi. Bu, liberallerin artık soldan ne kadar kendilerini sıyırdıklarının bir göstergesidir, umarız başbakanlarının gözüne yeterince girebilmişlerdir.
28 Şubat’ın ardından Doğu Perinçek’in İşçi Partisi, TKP gibi ulusalcı-şoven akımların egemenler arasındaki çatışmada belirli bir safa yedeklenerek düzen saflarına sızma girişiminin dik alasını bugün sol liberaller yerine getirmektedir. Nasıl İşçi Partisi, faşistlerle Kızıl Elma ittifakı çerçevesinde sol harekete karşı fiziki saldırıya başvurduysa ve TKP hızla sol hareketle ideolojik olarak ciddi bir açı farkı ortaya koyarak sosyal şoven bir hatta yöneldiyse; bugün aynı şekilde sol liberaller de kendilerini sol hareketin mirasından temizlemeye, aradaki bağlantıyı koparmaya ve resmen bir küfür edebiyatıyla karalamaya çalışmaktadır. Liberal solun dışında, burjuva medya da bu ayrışmaya müdahale ederek, Radikal örneğinde olduğu gibi yazarların yazılarını kesip birbirlerine karşı vurucu noktalarını ön plana çıkararak, başlıkları kafalarına göre değiştirerek (Ömer Laçiner’in bir yazısının başlığına “Sosyalistler Gericilik Odağı” başlığı atmaları ve bu ayrışmanın gerçek ideologu Laçiner’in bundan rahatsız olması bir örnektir.) liberallerle diğer sol grupları resmen keskin bir ayrışma içerisine sokmaktadır. (Radikal, “Sosyalist Solda Derin Yarılma”, 1 Ocak 2011)
On yıllardır kendisini Türkiye solunun entelektüel hamiliği pozisyonuna oturtan Ömer Laçiner ve Ahmet İnsel öncülüğündeki Birikim Dergisi de ayrışmayı derinleştirmeye ve liberallerin önlerinde kapısı aralanan yeni dünyayı nasıl algılamaları gerektiğini tasarlama konusunda oldukça istekliler:
“Sosyalist sıfatlı bu mikrokozmoz, böylesi bir eğik düzlemde gidişini sürdürürken, bu yol ve gidişten kurtulabilmek için hepsi de başarısızlıkla sonuçlanan aynı birleşme formülünün değişik varyantları içinde uğraşmaktan başka bir yol da bulamamıştır.
Birikim’de bu durum ve gidişin önlenemez olduğu; çünkü söz konusu odakların tümünün içinde yer aldığı geleneksel, harcıalem tanımlı sosyalizm anlayışının, perspektifinin bu kaderi kaçınılmaz kıldığı başlangıçtan beri vurgulanarak anlatıldı. Sosyalizmin gerçek bir düzen ve insanlık durumu alternatifi olabilmesinin mutlak önkoşulu, sosyalizmin yeni baştan tanımlanmasıdır denildi.
Birikim, bu yeni baştan tanımlamanın “ortak bir eser” olması için anlayışı gereği özel bir çaba gösterdi. Her ne kadar artık apayrı zihniyet dünyalarında olduğumuzu daha bir açıklıkla gördüğümüz bu mikro-dünyanın bileşenleri ile giderek uzlaşma noktalarımızın yok olduğunu fark etmekle birlikte, ortak tarihimiz ve mirasımız hatırına diyalog kanallarını daima açık tutmaya gayret eden bir dil ve tavır içinde olduk bugüne değin.
Ama iki sayı önce de belirttiğimiz gibi bunun, bu yolun sonuna geldiğimizi kabul etmek zorundayız. Bu, yalnızca bir zorunluluk değil ayrıca ahlaki bir yükümlülük, görevdir artık.
Önümüzdeki sayı bu görev başlayacaktır.”(Ömer Laçiner, Yeni Bir Dönemin Eşiğinde, Birikim 258)
Hafızalarımız aslında bunun ilk girişim olmadığını da söylüyor. Her birisi, bir öncekinden aldığı rüzgârla daha fazla sağa savrulmaktadır. Bunun sonucu olarak şimdiye dek sol liberalizmin üzerinde yükseldiği hiçbir platformun temelinde işçi ve emekçi sınıfların harcını da görebilmiş değiliz. Baskın Oran’ın bağımsız adaylığı üzerinden yürütülen kampanyanın, Ufuk Uras’ın 4 yıllık milletvekilliğinin, Birikim tayfasının da dümeninin bir yerinden tuttuğu ama sonra koyverdiği EDP projesinin, şimdiye kadar düzen siyasetinin sınırlarının dışına çıktığını, sistemin kanayan yaralarına çomak soktuğunu duyan varsa beri gelsin. Birikim’in önderleri gelecek adına nasıl bir oluşum öngörüyordur şimdilik bilemiyoruz; ancak kendilerinden, yeni YÖK Başkanının paralı üniversite planına balıklama atlayan Baskın Oran’ın, meclise büyük umutlarla giren ama tam bir fiyasko olan Ufuk Uras’ın veya şimdiye dek bu kadarına da pes dedirten DSİP çevresinin performansını beklemiyor değiliz.
Bu ayrışma sürecinin en hararetli yaşandığı yerlerden birisi de ÖDP olmuştur. Zoraki bir ittifaka dayanan Ufuk Uras önderliğindeki Özgürlükçü Sol çevresiyle, Oğuzhan Müftüoğlu’nun başını çektiği Devrimci Yol kökeninden gelenlerin ağırlıkta olduğu kanat gürültülü bir ayrışma süreciyle partiyi böldüler. Elbette herkesin kendine ait bir sosyalizm tahayyülü var ve bunların eleştirisini bir yana bırakıyoruz. Ancak Ufuk Uras’ın fırsatını bulduğu her anda Zaman gibi gazetelere canhıraş bir şekilde karşı tarafı suçlamasına ne demeli? Büyük gayretkeşlikle, en kokuşmuş sağ basında Türkiye soluna bel altı saldırılarda bulunmak tam da sol liberallere göre bir davranış doğrusu.
Sol Liberaller AKP’ye Verdikleri Dikkatli Destekten Vazgeçebilirler mi?
Şimdiye kadar yazdıklarımızla, umarım sol liberallerin zaman zaman üstü örtülü, zaman zaman açıktan var olan AKP karşısındaki teslimiyetçiliğini, onları bu noktaya getiren tahrifatçılığı, sapmaları teşhir edebilmişizdir. Aldıkları her tavır, söyledikleri her söz eteklerine sığındıkları büyük güce kırpılmış bir göz gibidir ve karşılığını almayı bekleyen bir sadakatle aynı teslimiyetçiliğe devam etmektedirler.
Bu dengeyi alt üst edebilecek tek gelişme ise sınıf mücadelesinin yükselmesidir. Azgın işçi emekçi düşmanı saldırıların yöneticisi olan AKP’nin de, yalakalığını yapan sol liberallerin de maskesini düşürecek olan emekçilerin ve gençliğin mücadelesidir. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran Tekel direnişinde demokrasi ve özgürlük şampiyonlarının ne kadar zorlandığını hatırlıyoruz. Türkiye’de henüz uzun bir zaman dilimini kapsayacak sosyal bir mücadele alanına dönüşmese de, son dönemde özellikle öğrenci gençliğin mücadelesinin ve torba yasaya karşı sokaklara dökülen emekçilerin yarattığı gündem, AKP’nin imajından ciddi bir haleyi koparmıştır. Peki, sol liberaller bu ayrışmanın neresinde duruyor? AKP’nin özellikle polis eliyle yürüttüğü saldırılara karşı belki de en sert(!) tepki Baskın Oran’dan geldi:
AKP’nin gençleri ezmesine karşı duracağız. Reform yaptığı için bugüne kadar zaman zaman verdiğimiz dikkatli desteği ânında bitiriveririz. (Baskın Oran, Yumurta, Radikal İki, 19 Aralık 2010)
Baskın Oran kelimeleri akademisyen titizliğiyle nasıl da dikkatli kullandığını bizlere burada gösteriyor. Daha üç yıl öncesine kadar paralı eğitimi savunan, paralı eğitime karşı sokağa çıkan gençlere yapmadığını bırakmayan AKP’ye ve polise karşı Bakın Oran’ın dikkati nerelerdeydi acaba? Ancak, yumurta AKP’lilerin kurduğu barikatları devirip Roni Margulies gibi liberallerin de tepesine yağmaya başlayınca Baskın Oran eteğindeki taşları döküveriyor:
“…İkincisi, yumurta atıp aferin alanlar yarın boya, yarından sonra taş atabilir: “İHD paneline saldırı. Kendilerini ÖDP ve Halkevi ‘öğrenci kolektifi’ üyesi olarak tanıtan bir grup, paneldeki konuşmacılara yumurtalı ve yağlı boyalı saldırı düzenledi”. Yapanların açıklaması: “Marguiles’in (Margulies) Türkiye devrimci değerlerine yapmış olduğu saldırılardan dolayı bugün bir insan hakları savunucusu olarak karşımıza çıkmasını protesto etmek istedik ve linç girişimiyle karşılaştık.” Utanmadan bir de mazlumluk iddiası. Özrü de kabahatinden büyük. Böyle “devrimci, antiemperyalist gençler” varken faşistlere ne gerek var?” (Baskın Oran, Yumurta, Radikal İki, 19 Aralık 2010)
Hatırlanacağı üzere o dönem bütün liberal camia yumurta atan gençlere karşı “faşist, Yahudi düşmanı, ırkçı” gibi nitelemeler üzerinden saldırıya geçmiş, hedef tahtasına oturtmuştu. Biz de www.bolsevik.org adresinde yayınladığımız bir eleştiri yazısıyla Roni Margulies’e yönelik yumurtalı ve boyalı saldırıyı gerçekleştirenlerin, kendileriyle aynı görüşleri paylaşmasak da, hedef tahtasına oturtulmasına, bilhassa da bugüne kadar emekçilerin hak arama mücadelelerine sırça saraylarından çıkıp bir kez bile dönüp bakmayanların, aksine ona karşı küçümsemeyle yaklaşanların, gençlik talepleri için sokağa çıktığında arkasında bityeniği arayanların egemenlerin lügatından aşırdıkları bir üslupla saldırmalarına karşı durmuştuk. Kimse Baskın Oran AKP iktidarına “dikkatli destek verirken” (ki bu dikkati şimdiye kadar harekete geçirdiğine tanık olmuş değiliz) sokakta hakkını arayan gençliğin taleplerini, düşüncelerini dile getirmesine sırt çevirmemizi beklemesin!
En azından, sol liberallerden AKP’ye destek veriyorlarsa bile şunu anlamalarını bekliyoruz: AKP’nin kendilerine hürmeti gelip geçicidir. Belki de sütten ağzı ilk yanan Ahmet Altan’a başbakan tarafından açılan davayı ibret almalılar. Bununla da yetinmeyen başbakanın sözlerine kulak vermeliler:
“Hükümet ile liberaller arasındaki ittifak çatırdadı’ deniliyor. Ben çatırtı falan duymuyorum. Oluşturulmuş bir senaryo kuruyorlar. Biraz bizim senaryomuza takılın. Her hafta sonu Anadolu’dayız. Gelin meydanları görün. Sandığı entelektüelin dili değil, milletin dili belirliyor. Entelektüelin diliyle, milletin dili uyumlu değil. Söylediğini karşıdaki anlamıyorsa, o zaman çıkmaz var demektir. Ama halk anlıyorsa, o zaman alırsın arkana, sürükler götürürsün.”
Görüldüğü gibi liberallerin AKP’ye destek vermekte kullandığı temel savlardan biri olan sandığın dili, bir sopa olarak onlara doğrultuluyor. Bizce bu uyarıyı dikkate almalılar. Sırrı Süreyya Önder’in Roni Margulies’i eleştirdiği yazısında kullandığı bir atasözü sol liberallere cuk diye oturdu doğrusu: “Beylerle bostan ekenin bir yerinde hıyar biter.”
Sonuç Olarak
Yavaş yavaş genel seçim atmosferine girmek üzereyiz. Merak ettiğimiz konulardan birisi de sol liberallerin seçimlerde alacağı tavır. Şimdilik açıklamış oldukları bir proje yok. Bekleyip göreceğiz. Üstelik, normal olarak bizlerden AKP’ye destek vermemiz için kullandıkları korku kaynaklarından birisi olan askeri darbe tehlikesi ve bunu gerçekleştirecek paşalar da huzura erdiğine göre tavırlarında bir değişiklik beklememiz gerek. Burada yaptıkları yapacaklarının teminatıdır demekle yetiniyoruz ve bu konuyu tartışmayı ilerleyen dönemlere bırakıyoruz.
Anlattıklarımız, sol liberalizmin çizdiği zikzakları, burjuva siyasetini bize meşrulaştırırken attıkları taklaların izahını içeriyor. Kapitalist siyasetin alabildiğine tutarsız, ilkesiz tartışmaları neyse ki sol liberallerin de ilkesizliklerini, teslimiyetlerini ortaya seriyor.
“Sol liberalizm” başlığı altında tartışırken atladığımız birçok isim elbet var. Cengiz Çandarlara, Oral Çalışlarlara, Nabi Yağcılara, reklamını yapmak için Deniz Dezmiş’e bile dil uzatan Rasim Ozan Kütahyalılara, Altan biraderlere çok fazla yer veremedik. Bu daha çok, artık sol liberalizmin de ötesinde soldan, katıksız burjuva liberalizmine doğru sıçramalarını tamamlamış olmalarından kaynaklanmamaktadır ve farklı açılardan ele alınmayı hak etmektedirler. Ancak kendilerini ısrarla Türkiye solundan ayrıştırmak isteyenler bundan sonraki süreçte bizden de bekledikleri yardımları göreceklerdir. Onlara soldan uzaklaşmak istedikleri her dönemeçte eleştirilerimizle ve teşhirimizle tekme atmaktan imtina etmeyeceğiz.
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sosyalizm Kazanacak!