/ Sınıf Mücadelesi / 6 Mayıs’ın Düşündürdükleri: Devrimci Simgeler Neden Önemli? – Emre Güntekin

6 Mayıs’ın Düşündürdükleri: Devrimci Simgeler Neden Önemli? – Emre Güntekin

on 6 Mayıs 2014 - 00:50 Kategori: Sınıf Mücadelesi, Tarih
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail
6 Mayıs, 2014

Lenin “Devlet ve Devrim” eserinin girişinde tarihte bütün büyük devrimcilerin başına gelenleri şöyle özetler:

“Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları “teselli etmek” ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir.” 

Bu satırların ithaf edildiği kişi Karl Marks’tı. Marks yaşamı boyunca sürgünlerle, açlık ve sefaletle mücadele etmek durumunda kaldı. Entelektüel yeteneği ve dehasıyla, istese yeni gelişen kapitalist sistemin aydınlanma ideologlarının “peygamberi” haline gelebilir; mutlu huzurlu, çocuklarının açlıktan ölümünü görmek zorunda kalmayacağı bir hayat yaşayabilirdi. Aynı şekilde Engels de… Fabrikatör olmak onun bir adım uzağındaydı.

Yukarıdaki satırların yazarı Lenin, yani işçi sınıfının uluslararası davasının bu büyük savunucusu, elindeki hukuk diplomasıyla harika bir avukat olarak ünlenebilirdi. Tercihini böyle yapsa yıllar boyu sürgünlerle, sinir harpleriyle yoğrulmuş yaşantısını gayet ferah bir yaşamla değişebilirdi.

Troçki… Okyanus derinliğindeki entelektüel yeteneği ve edebi kişiliğiyle; Sibirya’da geçen soğuk sürgünler, bu gezegenin vizesiz bir yerlisi olarak oradan oraya sürülmek, Stalinist devlet aygıtının kırbacının tehditi altında mücadele yürütmek, en sevdiklerinin bu kırbaçla ortadan kaldırılmasını izlemek yerine modern zamanlara başka şekillerde damga vurabilirdi.

Che Guevara… Başarılı bir devrimin mimarlarından biri olarak sahibi olamayacağı herhangi bir makam ya da mevki yok gibiydi. Ama koltuk yerine Kongo bataklıklarında özgürlük için savaşmak, Bolivya Dağları’nda Latin Amerika devriminin kıvılcımı olabilmek onun için tartışmasız erdemin en üst noktalarıydı.

Daha birçok örnek devrimci burada anılabilir. Bütün bu önderleri tek bir noktada birleştiren şey sarsılmaz bir devrimci irade ortaya koymaları ve ellerine geçen bütün fırsatlara, kendilerine uzatılan her türlü payeye rağmen kendilerini insanlığın kurtuluşunun birer anahtarı olarak görmekten bir an olsun vazgeçmemeleriydi. Bu nedenle baskı ve cefa dolu, ama aynı zamanda onur ve mücadele ruhunun bir an olsun bedenlerini terk etmediği bir yaşam yaşadılar. Egemenlerin en dizginsiz baskıları hem kendi hem de en yakın yoldaşları üzerinden bir an olsun eksik olmadı. Lenin İç Savaş’ta 6 milyon kızıl işçinin, Troçki 1936-38 arasında 2 milyona yakın komünistin ölümünü canlı gözlerle izledi.

Ölümlerinin ardından olmadık iftiralarla, çarpıtmalarla bıraktıkları devrimci miras sulandırılmaya, değersizleştirilmeye çalışıldı. Ancak bugün milyonlarca genç, emekçi onların bıraktığı mirastan etkilenmeye, bu mirası yeniden devrimci bir dönüşümün itici gücü haline dönüştürmeye devam ediyor.

Türkiye’ye gelirsek… Bugün 6 Mayıs Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın katledilişlerinin 42. yıldönümü.

Denizler yaşamın onlara vadettikleriyle, onların geleceğe vadedebilecekleri arasında tıpkı ilham aldıkları devrimci önderler gibi bir tercih yaptılar. Uzun ve sabır gerektiren bir mücadelenin vadettiği geleceğin genç havarileri oldular. Devrimci Marksistler olarak özellikle Denizler söz konusu olduğunda paradoks karşısında kalmamak elde değil. Eleştiri ile devrimci sahipleniş arasında adil bir terazi kurmak gerekiyor. Ne politika ve devrimci mücadelenin gerçekliği doğrultusunda Denizleri, Mahirleri eleştirmek onları sahiplenmeyi anlamsız kılar; ne de sahiplenmek onları eleştirmenin devrimci sorumluluğunu üzerimizden atar.

Ama bugün 6 Mayıs’ta özellikle çubuğu sahipleniş üzerine bükmekte bu toprakların devrimcileri olarak fayda var. Tıpkı Marks, Engels, Lenin, Troçki ve Che için bahsettiklerimiz üç fidan için de geçerlidir. Deniz Gezmiş’le aynı sıralarda okuyanlar bugün burjuva düzenin koltuk savaşçıları oldular; hatta cumhurbaşkanı bile oldular. Yol arkadaşları arasından burjuva medyada iktidarın silahşörü haline gelenlerinin sayısı belirsiz. Değil 42 yıl, devir değiştiğinde adlarının müsvedde kâğıtlarda bile yer bulabileceği meçhul.

İnsanların, özellikle gençlerin devrimci mücadele ile bağ kurmalarında birçok kanal bulunabilir. En güçlü kanal ise geçmişin devrimci simgeleridir. Daha çocukluk çağlarında eline Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitabını alarak okuyan bir kişinin bedeninde bu masalsı yaşam öyküsünün etki edemeyeceği hücre bulmak imkânsızdır. İnsan ister istemez doğru ile yanlış arasında bir ikilemde kalarak, tercihini belirlemek zorunda kalacaktır. Denizlerin asıl etkisi budur.

Onlar Türkiye devrimci geleneğinin darağacına çekilmesine veya tatlı bir nostalji olarak sulandırılmasına geçilmez bir set çektiler. 6 Mayıs’ta belki üç genç devrimci asıldı; ancak her 6 Mayıs’ta binlerce genç devrimcinin yüreklerinde yeniden yeşeriyorlar.

Bugün devrimcilerin Denizlere bir sözü olmalı: Denizler için bu topraklarda sosyalizm kazanmalı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!