/ Devrimci Perspektif / Taşeron Çağı – Emre Güntekin

Taşeron Çağı – Emre Güntekin

on 9 Haziran 2014 - 19:18 Kategori: Devrimci Perspektif, Emre Güntekin, Sınıf Mücadelesi
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

9 Haziran, 2014

Geçtiğimiz ay içerisinde Türkiye tarihinin en derin acılarından birisini yaşadık. Tam sayısını hala öğrenemediğimiz ve muhtemelen öğrenemeyeceğimiz sayıda madenci göz göre göre gelen bir katliamla aramızdan alındılar ve geleceğe işçi sınıfı adına derin bir trajedi bıraktılar.

Bugüne hükmedenlerin vicdansızlığını Soma’ya bakıp görmemek elde değil. Soma esasında geliyorum diyen bir faciaydı. Sorumluluğu gayet ortada olan patronların ve iktidarın gözlerinde ne bir hüzün ne bir acı… Yüzlerindeki utanmazlık ve vicdansızlık, neoliberal kapitalizmin yüzlere yansımış hali.

Türkiye’de neoliberal ekonomi politikalarının kıskacına girildiği günden bu yana işçi sınıfının yaşam koşullarında, sosyal haklarında, çalışma şartlarında her şey daha da kötürümleşmeye; piyasanın demir yumruğuna terk edilmeye başlandı. 12 Eylül’den bu yana sermaye devletin elindeki bütün imkânlarla, uluslararası gelişimle paralel olarak Türkiye’de de neoliberal köleliğe geçiş sürecini yaşama geçirdi. Gelinen noktada sermaye ve iktidar-devlet mekanizmaları arasındaki işbirliğinin, birbirlerine muhtaçlığın Soma’dakinden saf bir hali olamaz. Böylesine ağır bir kaybın ortaya çıktığı bir ortamda bile iktidarın tavrı ilk elden patronları korumaktan öteye gitmedi. Kitleler sokaklara dökülüp, katledilen yüzlerce madencinin hesabını sorana kadar madencinin fıtratıyla Türkiye’yi oyalamaya çalıştılar. Utanmazca, 1800’ler İngiltere’sinde yaşanan madenci kazaları örnek gösterilerek adeta maden şirketlerine ve işçileri benzeri koşullarda çalıştıran patronlara dilediğinizi yapın, kader der geçeriz mesajı verildi. Bunu reddedenlerin başı devletin kolluk güçleri eliyle ezilmeye çalışıldı.

Soma’yı Yaratan: Neoliberalizm ve Taşeronlaşma

İki yüzyıl öncesinde de emekçi sınıflar kölelik altında, madenlerin dibinde ömür çürüterek, sağlıksız ve oldukça sefil koşullarda gayriinsani bir şekilde yaşamaya mecbur tutuluyorlardı. Bugün de dünyanın hemen hemen her yerinde benzeri tabloları görebiliyoruz. Zengin ayrıcalıklılar her ne kadar kendilerine bu zenginliği tatmayı mümkün kılan kent yoksullarını şehirlerin dışına sürme gayretinde olsalar da, milyonlarca yoksul emekçiyi kapitalizmi ayakta tutan kentlerin merkezinden söküp atabilmenin bir sınırı mevcut. Bu kapitalizmin kent yoksulları ve emekçi sınıflar üzerinde yarattığı tahribatı görmeyi her daim mümkün kılıyor. Hemen hemen her yerde artık gökyüzüne doğru uzayan zenginliklerin yanında, yoksulluk bitiveriyor.

Ayrıca iki yüzyıllık sermaye birikiminin tadı egemen kapitalist sınıfları hemen hemen her konuda daha da vahşileşmeye zorunlu kılıyor. Kapitalizmin bu yeni vehçesine neoliberalizm diyoruz. Yani 1800’lerde ilk ifadesini bulan liberalizmin “modern” ve en saf hali. Eşitsizlikler, çatışma ve çelişki kaynakları daha fazla göz önünde. Adam Smith’e bile rahmet okutacak derecede bir vahşileşme her alanda kol geziyor. Liberalizmin doğduğu 19. Yüzyılda emekçi sınıflar, sınıf mücadelesine paralel olarak 8 saatlik iş günü, sendikaların yasallaşması gibi temel sosyal hakları kazanabilmişlerdi. Bugün gelinen noktada ise sistem işçi sınıfının bu tarihsel haklarını budamanın yanı sıra, sınıfı geriye dönüşü imkânsızlaştıracak bir silahsızlanmaya mahkûm etme arayışını; modern köleliğin yeniden inşa edildiği taşeron düzeninde bulmuş durumda.

Soma’yla birlikte işçi sınıfı açısından hayat memat meselesi haline geldiği açıkça görünen taşeron düzeni aradan geçen yıllarda bu sistemin adeta kalbine dönüştü. Özelleştirmelerle birlikte hızlanan süreç, kamusal alana doğru yayılmış durumda ve kanserli bir hücre gibi işçi sınıfının bütün hayatına kendisini yaymayı temel amaç haline getiriyor.

Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren çok uluslu şirketler aracılığıyla sermaye, bir kelebek gibi, yarın ölecekmişçesine daha ucuz iş gücü ve maliyeti bulmak için oradan oraya uçuyor. Türkiye’de uluslararası kapitalist sermayenin bu konuda gözde duraklarından biri haline dönüşüyor ve dünyaya pazarlayabildiğimiz en iyi ürünümüz şimdilik bu gibi. Başbakanlığa bağlı Türkiye Yatırım ve Destek Ajansı uluslararası sermayeye Türkiye’nin neden yatırım yapılabilir bir ülke olduğunu on temel maddeyle özetlerken şöyle bir ifade dikkatimizi çekiyor: “Nitelikli ve rekabetçi işgücü”. Bu tanımlamanın altı kazındığında Türkiye’nin emekçi sınıflar açısından nasıl bir cehenneme dönüştüğünü görebiliriz.

Karl Marks Kapital’in birinci cildinde sermayeyi tanımlarken şunu vurgular: “Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.” Soyut ifadelerle kurulan bu cümle, herhalde bir ülkede ancak Türkiye’de olduğu kadar somutlaşabilir. Kendi başına değer üretme yetisi bulunmayan sermayeye temel amacı olan sermaye birikimini yaratma imkânı veren işçinin ortaya koyduğu emektir. Makinelerin yağlı dişlileri arasında sıkışan sermaye ancak işçinin alın teriyle büyüyüp gelişebilir ve bir ahtapot gibi bütün toplumu sararak kendi davranış kalıplarını yerleştirebilir. Ancak Soma’daki madenden yansıyan sistem manzaraları işçinin yaşamaya bile hakkının olmadığı bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor.

Kapitalizmde bilindiği çelişkinin temel kaynağı yaratılan zenginliğin bölüşümü meselesidir. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasında her dakika, her saniye bu zenginliğin bölüşümü doğrultusunda kavga vermek zorundadır. İşçi sınıfı mücadeleden geri çekildiği anda ortaya koyduğu emek ile edindiği zenginlik birbirine ters orantılı olarak değişecektir. Örneğin asgari ücret mevzusu. Geçmişi biraz eşelediğimizde köle emeğinin kullanımını hatırlatan bir olgu. İngiliz sömürgelerinde çalıştırılan kölelerin edindiği düşük ücretler nedeniyle açlıktan düşüp ölmeye başlamaları üzerine, en azından açlıktan ölmesinler denilerek konulmuş bir sınırdı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de “Çalışan herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sağlayan ve gerektiğinde her türlü sosyal koruma yolları ile de desteklenen adil ve elverişli bir ücret hakkı vardır.” denilerek bir insan hakkı olduğu hatırlatıldı.Ancak bu insanlık dışı tutum İngiliz sömürgelerinde nasıl uygulandıysa, bugünkü anlamında da değişen bir şey yok. Bugünde asgari ücret gündeme gelirken, çay simit hesabı yapılır ve insanların bu ücretle açlıktan ölmeyeceği varsayılır.

Marks Ücret, Fiyat, Kar adlı eserinde aslında asgari ücretle çalıştırılmanın maddi temelini şöyle özetliyor: “Kapitalist ile işçinin paylaşacakları değer, …, yani işçinin toplam emeği ile ölçülen değer olduğundan, bunlardan biri fazla aldığı zaman öteki eksik alacaktır, biri eksik aldığı zaman da, öteki fazla alacaktır. Bir nicelik sınırlı ise, bunun bir parçası, ötekinin azalmasına ters orantılı olarak artacaktır. Eğer ücretler değişirse, karlar da ters doğrultuda değişecektir. Ücretler düşünce karlar yükselecektir, ücretler yükselince de karlar düşecektir.”

Ancak elbette bu durum günümüzdeki çelişkilerin bir yönüne işaret ediyor. Sermayenin karlarını artırabilmek adına kullandığı kaynaklar arasında işçinin canını, güvenliğini doğrudan ilgilendiren işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin yer aldığı Soma’da bütün kamuoyunun gözlerinde unutulmaz bir yer etti. Çalışma koşullarının 19. yüzyıl şartlarını aratamayacak koşullarda olduğu ve bu sürecin kaçınılmaz olarak işçilerin katledilmesine yol açtığı artık herkesin hemfikir olduğu bir konu.

Öncelikle işçi sağlığı ve güvenliği neyi kapsar buna bir odaklanmak gerekiyor. İSG süreci işyeri ortamında var olan ve hâlihazırda tespit edilebilmiş, işçilerin güvenliğini daha önceden tehlikeye düşürmüş, sağlıklarına etki etmiş koşulların yanında; sistemli bir çalışma ile gelecekte ortaya çıkması muhtemel riskleri de bertaraf etmeyi gerektiren bilimsel bir çalışma olarak ele alınmalıdır. Tıptan fiziğe, kimyadan biyolojiye, istatistikten bütün mühendislik dallarına, sosyolojiden ergonomiye neredeyse bütün modern bilim alanları İSG sürecinin ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Diğer taraftan meselenin özünde önemli ve insani olan şey meslek hastalıkları ortaya çıktıktan sonra değil çıkmadan önce; iş kazası gerçekleştikten sonra değil gerçekleşmeden önce gerekli önlemlerin alınmasıdır. Yani Soma’da göze çarptığı gibi göçük ihtimalini düşünerek yaşam odası oluşturmak, zehirli gazlara karşı etkili olamayacağı aşikâr olan 1993 model gaz maskelerinin yerine daha güvenilir olanını vermektir. Böyle bir yöntemle yaklaşıldığında iş kazalarının % 98’inin (% 2’lik kısım doğal afetler gibi engellenemez olaylardan kaynaklanmaktadır) önüne geçilebileceğini ortaya koymuştur. Böylece her yıl 2000’e yakın, her 6 dakikada bir bir işçiyi kaybetmemiş oluruz.

Ancak bu yaklaşım oldukça mantıklı olmasına rağmen; kapitalizmin mantığı buna düpedüz ters işliyor. Her şey birer maliyet olarak ele alındığı için -hatta insan canı bile- karlılığı ön plana koyan sistemin mantığına bir türlü sığamıyor. Özellikle taşeron çalışma ile bir araya geldiğinde ölümcül bir bileşimin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Marks’a göre “… işçi emek-gücünü, yok etmek için değil, sürdürmek için satar.” (Ücret Fiyat Kar); ancak kapitalizm işçi sınıfına böyle bir hakkı bile reva görmüyor.

Meseleyi şimdiye kadar ekonomik boyutuyla ele aldık, ancak üzerinden atlanmaması gereken bir diğer gerçek meselenin politik yansımalarında ortaya çıkıyor. Ekonomik hakları budanmış, siyasal olarak silahsızlandırılmış, geleceğe dair bütün umutları köreltilmiş bir işçi sınıfı kapitalistlere yaşamlarımız üzerinde istedikleri gibi tepinme olanağı sağlıyor. Taşeronlaşma aracılığıyla işçi sınıfının atomize edilebilmesi mümkün hale geliyor. Güvencesizlik batağına saplanan işçi için işten atılma korkusu, karşılığında elinin kolunun bağlı kalacağı düşüncesi ve en önemlisi sınıf mücadelesinin besleyici gücü dayanışmadan yoksunluk mücadele fikri önüne kalın bir set örüyor.

Artık taşeronlaşmanın ortaya çıkış alanlarından biri olan temizlik, güvenlik gibi asıl iş dışında kalan alanların da ötesinde bütün iş kollarına sıçramaya başladığı bir döneme girdik. Özellikle geçmişte belirli bir cazibesi olan avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi meslekler de yavaş yavaş bu kıskaca girmeye başladı. Örneğin son 10 yılda AKP’nin piyasanın talanına sonuna kadar açtığı sağlık alanında taşeron uygulamalarının boyutları Sağlık Bakanlığı’nın “kiralık doktor” arayışına kadar ulaştı (Radikal, 22 Mayıs). Kütahya Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi 6 aylığına “taşeron diş hekimi” ihalesine girerken; eğitim alanında sözleşmeli, ücretli öğretmenlik uygulamalarıyla sistem zaten oturmuş durumda.

Kapitalistler yıllardır ücretlerin belli belirsiz ödendiği, işçi sınıfının bütün haklarının budandığı, geleceksizliğe mahkûm edildiği bir düzenin keyfini sürdüler. Taşeronlar eliyle işçi sınıfının birer birer değil, yüzer yüzer ölüm çukurlarına gönderdiler. Ancak bir yere kadar… Çalışma hayatının geneline yansıyan taşeron uygulamaları kaçınılmaz bir şekilde önümüzdeki sürecin çetin mücadele alanlarından birisi haline gelişecek. Taşeron uygulamalarıyla semiren, ancak işçinin öfkesi karşısına kendi dublörü olan taşeron şirketleri koyan kapitalistler günün birinde işçi sınıfının öfkesini karşısında bulacak.

Bugüne kadar “fizik olarak ezilmiş, kafaca alıklaşmış, başkası için servet üreten bir makine” olarak sistemin sömürdüğü işçi sınıfı bu duruma karşı kesin ve kararlı bir mücadele vermek zorundadır. Gelecek ya kölece bir yaşam ya da huzur ve refah dolu, eşit ve adil bir yaşam ikilemini bütün emekçilere dayatacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı

Sosyalizm Kazanacak!